11. bölüm · Kaçış yok
10. Bölüm 2.Enkaz
Kayıp Kendim
---
Okulun kapısından içeri adım attığım anda hissettim.
Hani böyle, sebebini bilmeden boğazın düğümlenir ya…
İşte öyle.
Arven yanımdaydı. Omuz omuza yürüyorduk ama aramızda hâlâ o geceden kalan görünmez bir mesafe vardı. Ne yakındık, ne uzak. Sadece… temkinli.
Tam merdivenlere yönelmiştik ki gözüm koridorun öbür ucuna takıldı.
Ve dünya bir saniyeliğine durdu.
Neva.
Kanım çekildi.
Aynı yüz. Aynı bakış. Aynı ben.
Ama benden olmayan her şey onda duruyordu.
Arven fark etmedi. Fark etmesini istemedim.
Ayağım bir an ileri gitti, sonra durdu.
Yanına gidemem.
Çünkü Arven yanımdaydı.
Ve Neva’nın bakışı… bunu fark etmişti.
Göz göze geldik.
Bir saniye.
İki saniye.
Dudakları çok hafif kıvrıldı.
Bu bir gülümseme değildi.
Bu, “buradayım” demenin sessiz haliydi.
Sınıfa girdik.
Arven yerine geçti. Ben de. Ama beynim hâlâ koridordaydı. Kalbim, iki farklı yerde atıyordu sanki. Tahtaya bakıyordum ama hiçbir şey görmüyordum.
Dayanamadım.
“Elimi kaldırıyorum,” dedim öğretmene bakmadan.
“Lavaboya gidebilir miyim?”
Cevabı beklemeden çıktım.
Koridor sessizdi.
Ve o… oradaydı.
Neva pencerenin önünde duruyordu. Sanki beni bekliyormuş gibi.
Yanına yaklaştım. Sesim çıkmadı önce.
Sonra sordum.
“Sen burada ne arıyorsun?”
Neva bana döndü.
Yüzü sakindi. Fazla sakindi.
“Ailemin,” dedi duraksamadan,
“beni kabul etmesi için geldim.”
Cümle düştü aramıza.
Sert.
Soğuk.
“Ne demek bu?” dedim fısıltıyla.
Neva omuz silkti.
“Ne anlıyorsan o.”
“Beni mi kullanıyorsun?” dedim. Sesim titredi. Bundan nefret ediyordum.
Neva yaklaştı. Aynı ben gibi yürüyordu. Aynı adımlar. Ama niyeti farklıydı.
“Hayır,” dedi. “Ben seni izliyorum, Nera.”
Yutkundum.
“Neva—”
“Seni seçtiler,” diye kesti sözümü. “Beni değil.”
İşte o an sustum.
“Sen onların canısın,” dedi. “Ben hatırlatmayım.”
Gözlerimi kaçırdım.
“Burada olman doğru değil.”
“Doğru mu?” diye güldü. “Sen Arven’le otururken doğruydu da, ben burada olunca mı yanlış oldu?”
Kalbime biri bastı sanki.
“Onu bu işin içine katma,” dedim. “Lütfen.”
Neva başını eğdi.
Sesini alçalttı.
“Merak etme,” dedi. “Henüz.”
Bu kelime… Henüz.
Bir tehdit gibi.
Zil çaldı.
“Git,” dedi. “Yoksa şüphelenirler.”
Arkamı döndüm.
Yürüdüm.
Ama her adımda biraz daha ağırlaştım.
Sınıfa geri girdiğimde Arven başını kaldırdı.
Bana baktı.
“İyi misin?” diye sordu.
Başımı salladım. “İyiyim.”
Yalandı.
Yerime oturdum. Ellerim titriyordu.
Arven fark etmesin diye defterimi açtım.
Ama içimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Neva burada.
Ve bu sadece başlangıç.
Zil sustu ama içimdeki uğultu susmadı.
Tahtaya bakan herkes başka bir dersteydi. Ben ise iki hayat arasında sıkışmıştım.
Defterin çizgileri gözümün önünde kayıyordu. Kalem elimdeydi ama tek bir kelime yazamadım. Arven’in bakışını omzumda hissediyordum. Bakmıyordu belki ama… biliyordu. O her zaman, bir şeyleri söylemeden bilirdi.
“Gerçekten iyi misin?” dedi bu kez daha alçak sesle.
Başımı çevirmedim. “Biraz başım ağrıyor,” dedim. Bu da bir yalandı. Ama kabul edilebilir olanından.
Arven daha fazla zorlamadı. Bu, onun en tehlikeli huyuydu. Zorlamazdı. Ama unutmazdı.
Ders bittiğinde sınıf yavaş yavaş boşaldı. Sandalyelerin sürtünme sesi, fısıldaşmalar, kahkahalar… Hepsi bana çok uzaktı.
Arven çantasını aldı. “Birlikte çıkalım mı?” diye sordu.
Bir an duraksadım. Sonra başımı salladım. “Sonra,” dedim. “Bir şey konuşmam lazım biriyle.”
Kiminle olduğunu sormadı. Ama cevabı sevmediğini yüzünden anladım.
“Tamam,” dedi. “Ben bahçedeyim.”
Gitti.
Ve işte o an… Nefesim serbest kaldı.
Koridora çıktım. Gözlerim otomatik olarak onu aradı.
Nevâ, merdiven başındaydı. Duvara yaslanmıştı. Yalnız değildi.
İki kızla konuşuyordu. Gülüyordu.
Benim gülüşümle.
İçimde bir şey koptu. Sessizce. Ama geri dönülmez şekilde.
Yanlarına gitmedim. Sadece baktım.
Nevâ göz ucuyla beni gördü. Gülüşü yarım saniye durdu. Sonra daha da genişledi.
O an şunu anladım:
O buraya barışmaya gelmemişti. O buraya yerimi denemeye gelmişti.
Ve ben… İlk kez gerçekten korktum.
Bahçeye çıktım. Arven bankta oturuyordu. Başını kaldırdığında yüzümdeki ifadeyi gördü.
Ayağa kalktı. “Ne oldu?” dedi.
“Hiç,” dedim. Bu sefer sesim bile inandırıcı değildi.
Arven bana yaklaştı. “Bak,” dedi. “Bugün garipsin. Dün geceden beri. Ve ben—”
“Arven,” dedim. İlk kez sözünü kestim. “Lütfen. Bugün sorma.”
Bir an durdu. Sonra geri çekildi. Ama gözlerini benden ayırmadı.
“Tamam,” dedi. “Ama şunu bil: Bir gün anlatmak zorunda kalacaksın. Ve ben… o gün de burada olacağım.”
Bu cümle… İçimde bir yerleri yaktı.
Başımı eğdim. “Biliyorum,” dedim.
Ama içimden geçen şuydu:
Ya anlattığımda çok geç olursa?
Zil tekrar çaldı. Herkes sınıfa döndü.
Nevâ merdivenlerden çıkıyordu. Yanımdan geçti. Yavaşladı. Ve fısıldadı:
“Daha yeni başladık, Nera.”
Donup kaldım.
Arven arkamdaydı. Nevâ’yı görmedi. Ama omuzlarımdaki gerilimi hissetti.
Ben yürüdüm. Sınıfa girdim. Yerime oturdum.
Ve o an şunu kabul ettim:
Bu okul artık sadece derslerin geçtiği bir yer değildi. Burası… Benim iç savaşımın başladığı yerdi.
Ve Nevâ… Bu savaşta kural tanımıyordu.
