4. bölüm · ISSIZ CİNAYET
4.BÖLÜM-BEDENSEL TRAVMA
Mert’in vücudu her şeyi zihninden önce öğrendi; çünkü bazı gerçekler kelimelerle değil, kaslara yerleşerek, nefesin ritmini bozarak ve insan farkına varmadan davranışa dönüşerek öğretilirdi.
Omuzları hep kasılıydı; çocukken fark etmedi bunu, çünkü ona göre herkes böyle duruyordu, ama yıllar geçtikçe anlaşıldı ki bu gerginlik bir duruş değil, sürekli tetikte olmanın bedensel karşılığıydı ve uyurken bile gevşemeyen kaslar, tehlikenin hiçbir zaman tamamen geçmediğine inanıyordu.
Uykusu derindi belki ama bedeni uyumuyordu; gecenin en sessiz anında bile en küçük seste irkilmesi, kalbinin bir anda hızlanması ve nefesinin boğazında kilitlenmesi, geçmişte öğrenilmiş bir alarmın hâlâ çalıştığını gösteriyordu.
Kapı sert kapandığında kalbi hızlanırdı; sesin kime ait olduğunu, neden çıktığını ya da gerçekten bir tehdit içerip içermediğini düşünmeye vakti olmazdı, çünkü beden çoktan kararını vermiş olurdu.
Bu bir refleks hâline gelmişti.
Mert bunu uzun süre kişiliğinin bir parçası sandı; hassas olmak, dikkatli olmak, çevresini iyi kollamak gibi yorumladı ama aslında olan şey, bedeninin dünyayı sürekli tehlikeli bir yer olarak algılamasıydı.
Zamanla bu refleksler görünmezleşti; irkilmek sıradanlaştı, kasılmak fark edilmez oldu, kalbin ani hızlanmaları günlük hayatın doğal bir parçası gibi yaşandı ve Mert, bu hâlin ona ne kadar yük bindirdiğini anlamadan yaşamaya devam etti.
Ta ki yıllar sonra, sokakta bir silah gördüğünde düşünmeden hareket ettiğini fark edene kadar.
O an ne mantık devreye girdi ne de olasılıklar tartıldı; beden, daha önce defalarca yaptığı gibi kontrolü ele aldı ve Mert’in zihni olup biteni anlamaya çalışırken, kaslar çoktan harekete geçmişti.
Bu düşüncesizlik değildi.
Bu cesaret hiç değildi.
Bu, bedensel hafızanın sonucuydu.
Çünkü beden, geçmişte öğrendiği tek şeyi uygulamıştı:
Tehdit varsa, bekleme.
Mert sonradan bunu düşündüğünde şaşırmadı; aksine, her şey yerli yerine oturdu çünkü çocukken öğrenilen o sürekli hazır olma hâli, yıllar boyunca şekil değiştirerek onunla birlikte büyümüştü.
Beden, zihnin önüne geçmişti.
Refleks, düşünceden hızlıydı.
Hayatta kalma, anlamlandırmanın önündeydi.
İşte bedensel travma buydu: geçmişin bitmesine rağmen, bedenin hâlâ oradaymış gibi davranması; artık olmayan tehlikeleri gerçek sanması ve insanı istemeden de olsa o eski düzenin içine çekmesi.
Mert için bu, bir zayıflık değildi.
Ama ağır bir yüktü.
Çünkü böyle bir beden, dinlenmeyi bilmezdi.
Güvende olduğunu kolay kolay kabul etmezdi.
Ve her an, en ufak seste bile, yeniden başlamaya hazırdı.
