10. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer

Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi.

Mustafa Ergenç

Bölümler
1 İki Kalbin Tek Attığı Yer 2 Hayat denilen şey kurulan hayallerin değil, yaşanılan olayların toplamıdır. 3 Zaman kum saati gibi öyle güzel geçiyor ki; insan yaş aldıkça, yaşlandığının farkına bile varamıyor. 4 Asıl büyüklük, imtihanın ne kadar zorlu olduğunda değil; ona karşı nasıl bir duruş sergilediğimizde saklıdır. Çünkü aciz insanlar isyan eder, cesur insanlar ise sonuna kadar mücadele eder. 5 Birinin mucizesi, bir diğerinin felaketi olabilir bu hayatta. Tıpkı o gece doğumhane kapısında olduğu gibi... 6 Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır. 7 "Bazen tek bir konuşma, bir ömrün bütün çocukluğunu birkaç dakikada elinden alır; geriye yalnızca fedakârlığın sessizliği kalır." 8 Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar. 9 Hayatta ikinci bir şans yakalayanlar; bu sefer o çetrefilli yola sıfırdan, en baştan başlamazlar. Geçmişin açtığı yaralarla, yani büyük bir tecrübeyle adımlarlar geleceği. 10 Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi. 11 İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı... 12 Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun... 13 Zihnin labirentlerinde kaybolup mantığın o soğuk kurallarına teslim olmak yerine; kalbinin fısıltılarına kulak verip onun sesini dinleyenler, er ya da geç, bir gün mutlaka o hak ettikleri mutlak mutluluğu yakalayacaklardır. 14 İnsanın evi; yalnızca dört duvar üzerine oturtulmuş, tepesinde çatısı olan alelade bir yapıdan ibaret değildir. İnsan, kalbinde o saf sevgiyi nerede hissediyorsa, kimin yanında kendini gerçekten mutlu ve güvende buluyorsa, orası onun asıl evidir. 15 Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi... 16 Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı

10. Bölüm
Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi.
Ketenci ailesinin kanatları altında geçen yoğun, disiplinli ve inanç dolu ayların meyvesi nihayet toplanıyordu. Melike, o parmaklarının ucundaki mucizevi dünyayı tuvale dökerek girdiği çetin yetenek sınavlarını birer birer altüst etmişti. İstanbul’un köklü tarihiyle ve sanat eğitimiyle en iyi okullarından biri olan Galatasaray’a, jürinin hayranlık dolu bakışları arasında birincilikle kabul görmüştü. Hayalleri artık o tarihi binanın duvarlarında yankılanıyordu.
Aynı esnada Eylül de boş durmamıştı. Sahne tozuyla büyüyen o asil genleri ve ruhu titreten duru sesi sayesinde, Türkiye’nin en saygın sanat yuvalarından biri olan Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin kapılarını ardına kadar aralamıştı. Artık kaderin o asık çehresi değişiyor, hayat onlara unuttukları o güzel ve güneşli günlere kocaman bir "merhaba" demeleri için yeniden doğuyordu.
Kendilerini eğitimin, sanatın ve üretmenin o büyüleyici ritmine öyle bir kaptırmışlardı ki koca yıllar akıp gitmiş, mezuniyet günü gelip çatmıştı. Bu süreç, iki dertdaş için sanki göz açıp kapayıncaya kadar kısa, rüya gibi bir zaman dilimi olmuştu. Dünün ürkek, korkmuş ve sığınma evinin duvarları arasına sıkışmış kızları; şimdi geleceğe güvenle bakan iki güçlü kadındı artık. Okul sıralarını başarıyla geride bırakmış, diplomalarını ellerine alarak iş hayatının o çetin basamaklarına ilk adımlarını atmışlardı.
Tabii tüm bu zaman zarfında arka planda işleyen başka çarklar da vardı. Kanatları altına aldıkları bu iki genç kızın geçmişini, başlarına gelen felaketleri inceden inceye araştıran Cemil Bey ve Özlem Hanım, nihayet Eylül’ün o yürek burkan hayat hikâyesini tüm detaylarıyla öğrenmişlerdi.
Eylül, kendisine sunulan bu ikinci şansı, okulunu birincilikle bitirip mezuniyetini muazzam bir başarıyla taçlandırarak ödemişti. Şimdi sıra, Ketenci ailesinin ona yapacağı o büyük, asıl sürprize gelmişti. Cemil Bey, Eylül'ün bu gurur tablosu karşısında harekete geçti. Genç kızın hakkı olan, babasından ve dedesinden kalan o şanlı aile yadigârı mekânı, tamamen yasal prosedürler çerçevesinde Haluk Ekşici ve Pınar Çukurhisar belasından söküp kurtarmanın o hukuki yolunu nihayet bulmuştu. Ve o kutsal emaneti yasal yollarla onların ellerinden adeta söküp almıştı.
İşin en garip yanı, o güne kadar etrafa dehşet saçan, acımasızlıklarıyla nam salmış bu iki kötülük abidesi üvey kardeşin, gazinoyu geri almak adına en ufak bir karşı girişimde bile bulunmaya cesaret edememesiydi. Çünkü çok sert bir kayaya çarpmışlardı. Karşılarındaki Cemil Ketenci, aslında sıradan bir iş adamı değil; geçmişte İstanbul’u İstanbul yapan, yeraltı ve yer üstü dünyasına racon kesen, onu tanımayanların bu şehirde asla barınamayacağını sert bir şekilde belleten eski, efsanevi demirbaşlardan biriydi. Tabii bu gizemli gerçeği, bunca yıldır sığınma evini yöneten Nigar Hanım dahil olmak üzere etraflarındaki hiç kimse bilmiyordu. Cemil Bey, sessiz gücünü bu kez adalet için kullanmıştı.
Sonunda; arkasında koca bir dram, gözyaşı, çile ve meşakkat dolu karanlık yollar bırakan Eylül Zade, o çok özlediği, anne ve babasının ruhunu taşıyan aile yadigârına yeniden kavuşmuş oldu. Artık o ışıl ışıl parıldayan tabelada yepyeni bir isim yazıyordu: Güleryüz Gazinosu'nun hem mutlak sahibi hem de o büyüleyici sahnesinin Assolisti Eylül Zade... Tıpkı geçmiş zamanlarda, güzeller güzeli annesi Cansu'nun da o kutsal sahneye çıkıp birbirinden dokunaklı, birbirinden güzel şarkılar fısıldayarak dinleyenlerin kalbinde silinmez tahtlar kurduğu gibi; şimdi Eylül de o asil sesiyle milyonların gönlünde taht kurmaya geliyordu.