10. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer
Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi.
10. Bölüm
Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi.
Ketenci ailesinin kanatları altında geçen yoğun, disiplinli ve inanç dolu ayların meyvesi nihayet toplanıyordu. Melike, o parmaklarının ucundaki mucizevi dünyayı tuvale dökerek girdiği çetin yetenek sınavlarını birer birer altüst etmişti. İstanbul’un köklü tarihiyle ve sanat eğitimiyle en iyi okullarından biri olan Galatasaray’a, jürinin hayranlık dolu bakışları arasında birincilikle kabul görmüştü. Hayalleri artık o tarihi binanın duvarlarında yankılanıyordu.
Aynı esnada Eylül de boş durmamıştı. Sahne tozuyla büyüyen o asil genleri ve ruhu titreten duru sesi sayesinde, Türkiye’nin en saygın sanat yuvalarından biri olan Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin kapılarını ardına kadar aralamıştı. Artık kaderin o asık çehresi değişiyor, hayat onlara unuttukları o güzel ve güneşli günlere kocaman bir "merhaba" demeleri için yeniden doğuyordu.
Kendilerini eğitimin, sanatın ve üretmenin o büyüleyici ritmine öyle bir kaptırmışlardı ki koca yıllar akıp gitmiş, mezuniyet günü gelip çatmıştı. Bu süreç, iki dertdaş için sanki göz açıp kapayıncaya kadar kısa, rüya gibi bir zaman dilimi olmuştu. Dünün ürkek, korkmuş ve sığınma evinin duvarları arasına sıkışmış kızları; şimdi geleceğe güvenle bakan iki güçlü kadındı artık. Okul sıralarını başarıyla geride bırakmış, diplomalarını ellerine alarak iş hayatının o çetin basamaklarına ilk adımlarını atmışlardı.
Tabii tüm bu zaman zarfında arka planda işleyen başka çarklar da vardı. Kanatları altına aldıkları bu iki genç kızın geçmişini, başlarına gelen felaketleri inceden inceye araştıran Cemil Bey ve Özlem Hanım, nihayet Eylül’ün o yürek burkan hayat hikâyesini tüm detaylarıyla öğrenmişlerdi.
Eylül, kendisine sunulan bu ikinci şansı, okulunu birincilikle bitirip mezuniyetini muazzam bir başarıyla taçlandırarak ödemişti. Şimdi sıra, Ketenci ailesinin ona yapacağı o büyük, asıl sürprize gelmişti. Cemil Bey, Eylül'ün bu gurur tablosu karşısında harekete geçti. Genç kızın hakkı olan, babasından ve dedesinden kalan o şanlı aile yadigârı mekânı, tamamen yasal prosedürler çerçevesinde Haluk Ekşici ve Pınar Çukurhisar belasından söküp kurtarmanın o hukuki yolunu nihayet bulmuştu. Ve o kutsal emaneti yasal yollarla onların ellerinden adeta söküp almıştı.
İşin en garip yanı, o güne kadar etrafa dehşet saçan, acımasızlıklarıyla nam salmış bu iki kötülük abidesi üvey kardeşin, gazinoyu geri almak adına en ufak bir karşı girişimde bile bulunmaya cesaret edememesiydi. Çünkü çok sert bir kayaya çarpmışlardı. Karşılarındaki Cemil Ketenci, aslında sıradan bir iş adamı değil; geçmişte İstanbul’u İstanbul yapan, yeraltı ve yer üstü dünyasına racon kesen, onu tanımayanların bu şehirde asla barınamayacağını sert bir şekilde belleten eski, efsanevi demirbaşlardan biriydi. Tabii bu gizemli gerçeği, bunca yıldır sığınma evini yöneten Nigar Hanım dahil olmak üzere etraflarındaki hiç kimse bilmiyordu. Cemil Bey, sessiz gücünü bu kez adalet için kullanmıştı.
Sonunda; arkasında koca bir dram, gözyaşı, çile ve meşakkat dolu karanlık yollar bırakan Eylül Zade, o çok özlediği, anne ve babasının ruhunu taşıyan aile yadigârına yeniden kavuşmuş oldu. Artık o ışıl ışıl parıldayan tabelada yepyeni bir isim yazıyordu: Güleryüz Gazinosu'nun hem mutlak sahibi hem de o büyüleyici sahnesinin Assolisti Eylül Zade... Tıpkı geçmiş zamanlarda, güzeller güzeli annesi Cansu'nun da o kutsal sahneye çıkıp birbirinden dokunaklı, birbirinden güzel şarkılar fısıldayarak dinleyenlerin kalbinde silinmez tahtlar kurduğu gibi; şimdi Eylül de o asil sesiyle milyonların gönlünde taht kurmaya geliyordu.
