16. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer

Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı

Mustafa Ergenç

Bölümler
1 İki Kalbin Tek Attığı Yer 2 Hayat denilen şey kurulan hayallerin değil, yaşanılan olayların toplamıdır. 3 Zaman kum saati gibi öyle güzel geçiyor ki; insan yaş aldıkça, yaşlandığının farkına bile varamıyor. 4 Asıl büyüklük, imtihanın ne kadar zorlu olduğunda değil; ona karşı nasıl bir duruş sergilediğimizde saklıdır. Çünkü aciz insanlar isyan eder, cesur insanlar ise sonuna kadar mücadele eder. 5 Birinin mucizesi, bir diğerinin felaketi olabilir bu hayatta. Tıpkı o gece doğumhane kapısında olduğu gibi... 6 Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır. 7 "Bazen tek bir konuşma, bir ömrün bütün çocukluğunu birkaç dakikada elinden alır; geriye yalnızca fedakârlığın sessizliği kalır." 8 Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar. 9 Hayatta ikinci bir şans yakalayanlar; bu sefer o çetrefilli yola sıfırdan, en baştan başlamazlar. Geçmişin açtığı yaralarla, yani büyük bir tecrübeyle adımlarlar geleceği. 10 Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi. 11 İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı... 12 Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun... 13 Zihnin labirentlerinde kaybolup mantığın o soğuk kurallarına teslim olmak yerine; kalbinin fısıltılarına kulak verip onun sesini dinleyenler, er ya da geç, bir gün mutlaka o hak ettikleri mutlak mutluluğu yakalayacaklardır. 14 İnsanın evi; yalnızca dört duvar üzerine oturtulmuş, tepesinde çatısı olan alelade bir yapıdan ibaret değildir. İnsan, kalbinde o saf sevgiyi nerede hissediyorsa, kimin yanında kendini gerçekten mutlu ve güvende buluyorsa, orası onun asıl evidir. 15 Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi... 16 Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı

Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı. Sarp’ın o hastane odasında hayata gözlerini yeniden açmasının üzerinden tam bir yıl geçmişti. O çetin ve yorucu tedavi süreci, arkalarında kenetlenen koca bir ailenin sevgisiyle aşılmış; Sarp o güçlü sporcu bünyesiyle eski sağlığına tamamen kavuşmuştu [sports].
Baharın en güzel akşamlarından biri, Güleryüz Gazinosu’nun önünü parıltılı ışıklarla aydınlatıyordu. Kapıdaki büyük tabelada bu kez sadece Eylül Zade’nin adı değil, yan yana asılmış iki büyük afiş duruyordu. Bir yanda Melike’nin kadın huzurevinde tamamladığı, tüm İstanbul’un dilindeki "Toplumun Güçlü Kadınları" sergisinin görkemli açılış ilanı; diğer yanda ise o gece gazinoda gerçekleşecek olan büyük kutlamanın haberi...
İçerisi, dünün yaralı, bugünün ise küllerinden doğmuş mağrur insanlarıyla doluydu. Nigar Hanım, masanın başköşesinde Özlem Hanım’la el ele oturmuş, gözlerinde bir annenin duyabileceği en büyük gururla etrafı izliyordu. Cemil Bey ise bıyıklarını keyifle burarak, hemen yanında oturan ve nihayet aralarındaki buzları eritip yüzüğü parmağına takan Melike ile Kaan’a takılıyordu.
Derken, gazinonun o tarihi sahnesindeki ışıklar yavaşça karardı. Saz heyeti usulca yerini aldı ve salona derin, saygılı bir sessizlik çöktü. Sahne perdesi aralandığında, spot ışıklarının altında beyazlar içinde, adeta bir melek kadar asil ve büyüleyici duran Eylül Zade belirdi. Gözleri, en ön masada, o ilk günkü gibi jilet gibi duran beyaz takım elbisesiyle oturan sevgilisine, kocasına kilitlenmişti.
Eylül mikrofonu kavradı. Dudaklarından Sezen Aksu’nun değil, bu kez annesi Cansu’nun babası Zahit’e ilk kez söylediği o efsanevi şarkı dökülmeye başladı: "Karadır kaşların ferman yazdırır..."
Şarkının tam ortasında Eylül, sol elini yavaşça karnına doğru götürdü. Yüzünde, tarihin en güzel, en asil tebessümü belirdi. En ön masada oturan Sarp, karısının bu zarif hamlesiyle ve gözlerindeki o gizli müjdeyle yerinden fırlayacak gibi oldu. Cemil Amca’nın sofrada fısıldadığı, Nigar Anne’nin hayalini kurduğu o kutsal vasiyet nihayet gerçek oluyordu. Bu kez bir can gitmiyor, bir can feda edilmiyordu; aksine, iki kalbin tek attığı bu topraklara, yepyeni bir veliaht, sevgiyle örülmüş zincirin en güçlü halkası geliyordu.
Eylül, şarkısını bitirirken sahneden indi ve doğrudan Sarp’ın karşısına gelip durdu. Kapalıçarşı’nın loş dehlizlerinde Atıf Usta’nın önlerine bıraktığı o tılsımlı yüzükler, birbirine kenetlenen ellerinde parıldadı. Sarp, karısının alnına sıcak ve uzun bir öpücük kondururken, salonu yıkan alkış seslerinin arasında ikisinin de dudaklarından aynı fısıltı döküldü:
"İki kalbin tek attığı yerde... Evimize hoş geldik sevgilim."
Karanlık kış sonsuza dek geride kalmış, yaralı ruhların hikâyesi, İstanbul’un şahitliğinde muazzam bir baharla mühürlenmişti.
SON.