15. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer
Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi...
15. Bölüm
Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi... Hayatımıza bir şekilde dahil olanlar, ya ömrümüz boyunca saklayacağımız o çok güzel anılar bırakmak için gelirler ya da sırtımızda taşıyacağımız o ağır, kötü hatıralarla bizi sınamak için... Gidenler ise geride sadece tek bir şey bırakırlar: Hayata karşı bizi daha dirençli kılan, olgunlaştıran derin bir tebessüm, iyi bir tecrübe.
Eylül ve Sarp, Kapalıçarşı’nın o tarihi kokusunu üzerlerinde taşıyarak, avuçlarında dükkana adını veren o efsanevi nişan yüzükleriyle heyecan içinde evin yolunu tuttular. Merdivenleri bir solukta çıkıp kapıyı araladıklarında ise karşılaştıkları o büyüleyici manzara karşısında adeta dilleri tutuldu, şaşkınlıktan donakaldılar. Daha evden çıkıp çarşıya gideli henüz bir saat bile olmamıştı; fakat döndüklerinde o tanıdık ev, dört bir yanına asılmış zarif süslerle, ışıl ışıl parıldayan çiçeklerle baştan aşağı donatılmıştı.
Belli ki Nigar Hanım ve Melike, onlar evden çıkar çıkmaz gizli bir operasyon başlatmış, koca evi bir saat içinde tam anlamıyla görkemli bir nişan töreni alanına çevirmişti.
Herkes salondaki yerini aldığında, Cemil Bey bıyık altından gülerek o her zamanki vakur sesiyle sofradaki neşeyi harladı:
"Ee... Madem yüzükler geldi, ev de hazırlandı... Bu iş bildiğin nişan törenine döndü bir saat içinde. Pekâlâ, usulü yerine geçirelim geçirmesine de, bu koca reislerin dünyasında bizim bu güzel kızı damat tarafı adına kim isteyecek bakalım?"
Salonda tatlı bir sessizlik oldu. Tam o sırada Özlem Teyze, gözlerindeki o asil ve şefkatli parıltıyla oturduğu koltukta dikleşti. Cemil Bey’in gözlerinin içine bakarak meydan okurcasına gülümsedi:
"Sarp’ın arkasında dağ gibi duracak kimsesi yoksa ben varım Cemil Bey... Bu hayırlı iş için, kızımızı damat tarafı adına bizzat ben isteyeceğim!"
Cemil Bey, eşinin bu asil ve yürekli duruşu karşısında gururla başını salladı; gözleri neşeyle parıldayarak elini masaya vurdu:
"Eyvallah hanım, sana da bu yakışır! Buyurun öyleyse genç hanımlar, mutfağa geçip o bol köpüklü kahveleri hemen yapsınlar da... Hayırlısıyla isteyin bakalım kızımızı, görelim!"
Sesi gibi elleri de lezzetli, her işi sanat gibi ince olan hamarat Eylül, mutfakta özenle hazırladığı, köpükleri fincanlardan taşacak kıvamdaki o mis kokulu kahveleri tepsiye dizip salona getirdi. Tepsi Sarp’ın önüne uzandığında, damat adayı başına geleceklerden habersizce fincanı kavradı.
Sarp'ın kahveden derin bir yudum almasıyla birlikte, o esmer çehresi aniden değişti; yüzü saniyeler içinde utancından ve kahvenin içindeki o gizli baharatlardan ötürü kıpkırmızı oluverdi. Eylül, sevgilisinin bu ani değişimine ve yutkunmakta zorlanışına bir türlü anlam veremezken; gözü hemen salonun kenarında duran Melike’ye kaydı. Melike, elini ağzına kapatmış, kenarda kıkır kıkır gülüyordu. Onun bu sinsi neşesi, damat kahvesine atılan o bolca tuzda parmağının, gizli bir dahlinin olduğunun en net kanıtıydı. Sarp ise aşkın hatırına tek bir kelime bile etmeden, o acı kahveyi yiğitçe sonuna kadar yudumladı.
Kahve fincanları usulca sehpalara bırakıldığında, salondaki o neşeli uğultu yerini resmi, heyecanlı bir sessizliğe bıraktı. Özlem Teyze, boğazını kibarca temizleyerek oturduğu koltukta dikleşti; Cemil Bey'in gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:
"Evet... Kahveler de afiyetle içildiğine göre, bu gece burada toplanmamızın, bu güzel yuvada buluşmamızın asıl amacı her birimizin malumudur Cemil Bey..." Yaşlı kadın, Eylül ve Sarp’a şefkat dolu bir bakış fırlattıktan sonra sesindeki o vakur ve asil tonla devam etti: "Bizim dünyamızda kızımız kızınız, oğlunuz da oğlumuzdur artık. Ömürlerinin baharındaki bu iki güzel genci, bu yaralı yürekleri birbiriyle kavuşturarak; size dağ gibi bir oğlan, bize de dünyalar güzeli bir kız evlat kazandırmanın o eşsiz mutluluğunu hep birlikte yaşayalım istiyoruz. Uzun lafın kısası Cemil Bey... Allah'ın emri, Peygamberimizin o kutsal kavliyle; kızımız Eylül'ü, oğlumuz Sarp'a istiyorum."
Cemil Bey, bıyıklarını hafifçe burarak yüzüne muzip ve ağırbaşlı bir ifade takındı. Odadaki herkes nefesini tutmuş ondan çıkacak o son sözü beklerken, eski toprak çınar o meşhur adetimizi hatırlatarak gülümsedi:
"Ee... Her şey usulünce güzel tabii. Biz yine de hemen evet demeyelim, biraz düşünelim bakalım... Ne de olsa eskinin adetidir; kız evi, naz evidir."
Sarp, Cemil Amca'nın o eski toprak naz yapma hamlesine karşı muzip bir gülümsemeyle öne eğildi:
"Vermezseniz kaçırırız bak, ona göre Cemil Bey!"
Cemil Amca, delikanlının bu cesur ve neşeli çıkışı karşısında kahkahayı bastı; ellerini havaya kaldırarak teslim olur gibi yaptı:
"Aman aman! Bu yaştan sonra uğraştırmayın bizi o dağ başı kaçma kaçırma işleriyle. Madem niyetler ciddi, madem kalpler bir... İstediğiniz o eski âdetler üzere biz de kızı verdik gitti! Hayırlı, uğurlu olsun inşallah. Rabbim iki dünyada da mutlu etsin sizi çocuklar. Ama bak, şimdiden söyleyeyim; arayı çok açmadan, fazla uzatmadan düğünü de hemen yapıverelim. Malum, bizim yaşlar artık iyice kemale erdi. Şurada göçüp gitmeden evvel torun sevelim biraz, torun..."
"Torun" kelimesi salonda yankılanır yankılanmaz, Eylül'ün o zaten al al olmuş elma yanakları büsbütün alev aldı; utancından başını öne eğdi. Salondakiler onun bu halini hayranlıkla izlerken, herkesin içinden aynı cümle geçiyordu: "Bir insana utanmak, bir kadına mahcubiyet bu kadar mı yakışır, bu kadar mı asil durur?"
Melike, dertdaşının bu tatlı çaresizliğini görür görmez gene o her zamanki sadık kurtarıcı rolünü üstlendi. Eylül'ün daha fazla kızarıp utanmasını önlemek ve konuyu hemen dağıtmak adına, gözleri heyecanla parlayarak Nigar Hanım'a doğru döndü. Konuyu dertdaşının o tatlı mahcubiyetinden tamamen uzaklaştıracak o harika projeyi anlatmaya başladı:
"Nigar Anne, aslında bizim ajans yakında çok anlamlı bir sergiye hazırlanıyor. 'Toplumun güçlü kadınları, güçlü yarınları beraberinde getirir,' başlığı altında özel bir resim ve çizim çalışması gerçekleştireceğiz. Ajans yöneticileri bu proje için benden fikir almak istediklerinde, aklıma ilk olarak bizim o zor günlerde sığındığımız o sıcak yuva geldi. Bizim ilk evimiz olan Kadın Huzurevi'nde, oradaki metanetli kadınlarla birlikte bu çalışmayı yürütmek istiyoruz. Eğer müsaade ederseniz, ajans ekibini bu sanatsal çalışma için orada bir hafta kadar ağırlayabilir misiniz diye bizzat benden sormamı istediler."
Nigar Hanım, duyduğu bu asil proje karşısında duygulandı. Yüzünde gurur dolu bir tebessümle, "Demek 'Toplumun Güçlü Kadınları, Güçlü Yarınları Beraberinde Getirir'..." diye mırıldandı. Kelimelerin altını çizer gibi başını sallayarak devam etti:
"Bu kadar muazzam, bu kadar kıymetli bir sözden sonra, o güzel yürekli insanları değil bir hafta, isterlerse bir ömür boyu başımızın üstünde ağırlarız, misafirimiz olabilirler. Ayrıca o koca kalpli yöneticilerine şunu da mutlaka iletmeni istiyorum kızım: Bu anlamlı çalışmada sadece kapılarımızı açmakla kalmayız; ben de şahsen her konuda, her alanda seve seve görev almaya hazırım. Elimizden ne geliyorsa sonuna kadar yaparız."
Melike, aldığı bu içten destekle rahat bir nefes aldı ve minnetle gülümsedi:
"Çek teşekkür ederim Nigar Hanım, bu harika sözlerinizi ve güzel enerjinizi ajanstakilere seve seve, büyük bir mutlulukla ileteceğim."
Gece yarısını epey geçmiş, salondaki o tatlı heyecan ve neşeli sohbetler yerini yavaş yavaş yorgun bir huzura bırakmıştı. Eylül, Sarp’a kaçamak bir bakış attıktan sonra oturduğu koltuktan usulca doğruldu ve büyüklerine dönerek izin istedi:
"Biz artık müsaadenizi isteyebilir miyiz Nigar Anne, Cemil Amca? Malum, Sarp’ın sabah erkenden spor salonunu açması, antrenmanlar için dükkanın başında olması gerekiyor [sports]. Benim de sabahın ilk ışıklarıyla Güleryüz Gazinosu’na geçmem şart; kulisin o eksik kalan tadilat işleri için ustalar gelecek, onları bizzat karşılamam gerek."
Nigar Hanım, yüzündeki o anaç ve gitmelerini hiç istemeyen tebessümle gençleri süzdü:
"Tabii güzel kızım, müsaade sizin... Sorumluluklarınızın farkında olmanız ne güzel. Ama bundan sonra buraya öyle tek tek gelmek yok, her daim ikinizi yine birlikte bekleriz. Ne de olsa artık parmaklarınızda o tılsımlı halkaları taşıyorsunuz, resmen nişanlısınız. Umuyoruz ki en yakın zamanda düğününüzü de yapar, evlenirsiniz. Sonrasında ise..." Nigar Hanım, Cemil Bey'e muzip bir bakış fırlatarak sözlerini tamamladı: "Sonrasında buraya kucağınızda o hayalini kurduğumuz minik canlarla, çok daha kalabalık, çok daha neşeli bir aile olarak gelirsiniz inşallah."
Eylül, bu torun ve bebek imaları karşısında yine hafifçe kızararak başını öne eğdi. Sarp’ın elini sımsıkı tutarken minnettar bir sesle fısıldadı:
"Nasip kısmet diyelim Nigar Anne, her şeyın hayırlısı... Bugün ve bu unutulmaz gece boyunca bizim için yaptığınız, o sevgiyle hazırladığınız her şey için hepinize tüm kalbimizle teşekkür ederiz. İyi geceler dileriz."
Cemil Bey ve Özlem Hanım da ayağa kalkıp gençleri kapıya kadar uğurlarken dualarını eksik etmediler:
"İyi geceler güzel çocuklarımız... Yolunuz, bahtınız, kalbinizin ritmi her daim açık olsun."
Apartmanın ağır dış kapısını arkalarından kapatıp sokağa adım attıklarında, gökyüzünün rengi tamamen değişmişti. Eylül, yüzüne düşen ilk soğuk damlayla birlikte irkilerek göğe baktı ve yanındaki sevgilisinin kolunu tuttu:
"Aaa... Sarp, baksana yağmur başladı. Gel istersen apartmanın girişinde biraz kalıp dinmesini bekleyelim, fena bastıracak gibi."
Sarp, gecenin loş ışıkları altında Eylül’ün gözlerinin içine bakarak sıcacık gülümsedi; ses tonu huzur vericiydi:
"Yok, eğer sen de seviyorsan hiç beklemeyelim, yağmurun altında yürüyebiliriz sevgilim. Çünkü ben bu hayatta en çok iki şeyi bilirim: Bir seni ve bu güzel yağmuru, bir de o damlalar düştükten sonra toprağın etrafa yaydığı o muazzam, o huzur dolu kokuyu çok seviyorum."
Eylül, bu şairane sözler karşısında mest olmuştu; başını Sarp’ın omzuna yaslayarak fısıldadı:
"Olur... Yürüyelim o zaman, koklayalım o toprağı."
Genç aşıklar, önlerinde uzanan o ıslak kaldırımlarda sessizce adımlamaya başladılar. Ne yazık ki büyük bir gafletin, yaklaşan bir tehlikenin farkında değildiler. Hayatın acımasız bir kuralı vardı: Bazen insanın kendini en iyi, en mutlu ve en güvende hissettiği o masum eylemler; arkasından hiç beklenmeyen, dünyayı başa yıkacak feci olayları da beraberinde getirebiliyordu.
El ele, adeta zamanı durdurmuşçasına yürüyorlardı. Gökyüzünden süzülüp yanaklarına vuran o serin yağmur damlalarını yüzlerindeki huzurlu tebessümle karşıladıkları o en büyüleyici anda, sokağın yukarısından kulak tırmalayıcı bir ses yükseldi. Gecenin sessizliğini yırtan asıl kâbus; freni patlamış bir halde, kontrolsüzce yokuş aşağı kayan o demir yığınıydı.
Arabanın büyük bir hızla doğrudan üzerlerine doğru geldiğini ölümcül bir gecikmeyle, son anda fark eden Sarp oldu. Damarlarındaki o sporcu refleksleri saniyeler içinde devreye girdi [sports]. Kendi canını bir an bile düşünmeden, tek bir ani ve güçlü hamleyle Eylül’ü sertçe kenara, kaldırımın güvenli boşluğuna doğru ittirdi. Ancak kendisinin o hızla gelen arabanın ona çarpmasını son anda engellemesi mümkün olmadı. Eylül, savrulduğu kaldırımda yara almadan kurtulmuştu; fakat Sarp, o hızla gelen demir yığınının amansız darbesinden kaçamadı. Genç adam, saniyeler önce huzurla soluduğu o ıslak sokağın ortasında, şimdi kanlar içerisinde, hareketsizce yerde yatıyordu. Yağmur damlaları, sokağa sızan o sıcak kanı usul usul yıkıyordu.
Eylül, düştüğü yerden fırlayıp sevgilisinin başucuna çöktü. Elleri titreyerek onun yüzünü kavradı, çaresizliğin en sivri ucu yüreğine saplanmıştı. Sokağın sessizliğini yırtan o feryadı yükseldi gecenin koynuna:
"Ambulans! Ambulans... Ne olur, Allah rızası için bir ambulans çağırın!"
O vahim gürültüyü, fren sesini duyup evlerinden dışarı fırlayan, kazayı görüp dört bir yandan koşup gelen mahallelinin yardımı sayesinde zaman kaybetmeden acil servis arabasına ulaştılar. Sirenin o kulak tırmalayan, ölümcül çığlıkları eşliğinde hastanenin yolunu tuttular. Ne acı bir tecelliyi yaşıyorlardı böyle... Hayatlarının en mutlu, en pürüzsüz anını kucakladıkları o büyülü gecenin sonu, böyle loş ve soğuk bir hastane koridorunda mı noktalanacaktı?
Ama hayat işte... Biz geleceğe dair pembe planlar yaparken, kaderin arkamızdan gizlice fısıldayıp başımıza getirdiği o amansız sürprizlerden ibaretti her şey. Eylül ve Sarp’ın hikâyesi de tam olarak bu acı kuralın pençesine düşmüştü.
O esnada evde neşeyle projelerinden bahseden Melike’nin masadaki telefonu acı acı çalmaya başladı. Arayan Eylül’dü. Melike telefonu açar açmaz, dertdaşının hıçkırıklar arasındaki o dehşet dolu cümlesi odada yankılandı:
"Melike... Sarp’a araba çarptı!"
Bu tek bir cümle, evdeki tüm huzuru saniyeler içinde paramparça etmeye yetti. Nigar Hanım, Cemil Amca ve Özlem Teyze derin bir şokla sarsıldılar. Haberin alınmasıyla, kıyafetlerini bile doğru dürüst düzeltemeden evden fırlayıp hastanenin kapısına ulaşmaları arasında geçen o süre, akrep ile yelkovanın hesabına göre belki birkaç dakikadan ibaretti. Ancak koridorun o ağır dezenfektan kokusunu soluyan, ameliyathane kapısının önünde çaresizce bekleşen o aile bireyleri için bu kısacık zaman, adeta bir koca ömür gibi geçmek bilmiyor, uzadıkça uzuyordu.
Ameliyathanenin üzerindeki o soğuk kırmızı ışık, tam altı saati geride bıraktıktan sonra nihayet söndü. Kapı ağır yavaş aralandığında, yorgunluğu yüzünden okunan doktor, koridorda nefeslerini tutmuş bekleyen ailenin yanına doğru adımladı. Maskesini usulca indirip derin bir nefes aldı:
"Elimizden gelen her şeyi yaptık," dedi, sesindeki o mesafeli ama merhametli tonla. "Fakat ne yazık ki önümüzde oldukça uzun, çetin ve yorucu bir süreç var. Hayati tehlikesi şu an için ciddiyetini koruyor. Vücudunun aldığı o ağır darbeleri, derin hasarları kendi kendine daha kolay tamir edebilmesi ve direnç kazanması için onu tıbbi olarak bir süre uyutacağız. Sizden bu süreçte tek istediğimiz sarsılmaz bir sabır ve Sarp Bey'in o güçlü sporcu bünyesiyle bir an önce kendini toparlaması için dua etmenizdir [sports]."
Zaman, hastane koridorlarında adeta donmuş, sinsi bir sessizlikle akıp gitmişti. Bu kahredici konuşmanın üzerinden tam tamına altı koca ay geçmişti; fakat Sarp, o derin, karanlık uykusundan hâlâ uyanmamıştı.
Tıbbi olarak her şey yoluna girmiş gibi görünüyordu. Yapılan son tetkiklerin ardından doktorlar şaşkınlık içinde Eylül’ün gözlerinin içine bakarak şu gerçeği itiraf ettiler: "Biyolojik olarak vücudu kendini tamamen tamir etti, yaraları kapandı. Ancak zihni... Sanki kendisi bu dünyaya yeniden uyanmak istemiyor, hayata dönmemek için inatla direniyor gibi."
Yaşlı başhekim, Eylül'ün çökmüş omuzlarına şefkatle dokunarak sözlerini şöyle tamamladı: "Bilirsiniz kızım, bazen tıpta bilimen ve bizim yapabileceğimiz her şey tükendiğinde, sınır burası dediğimizde maneviyat, ruhun gücü devreye girer. Onu o karanlık dehlizden çekip çıkaracak, bu dünyaya yeniden uyandıracak o gizli tılsımı... Ancak siz, ona olan sevginizle bulabilirsiniz."
Aksi halde, zihni bu dünyadan tamamen kopacak ve sonsuza kadar o dipsiz uyku halinde kalacaktı.
Eylül, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle silip doktora doğru bir adım attı. Sesindeki o çaresiz ama kararlı tını odayı doldurdu:
"Onu görebilir miyim ne olur? Ama o soğuk yoğun bakım camının arkasından izlemek istemiyorum artık onu. Yanına girmek, tenine dokunmak istiyorum. Sadece... Sadece beş dakika, yalvarırım."
Doktor, genç kızın bu yürek burkan feryadına daha fazla kayıtsız kalamadı. Derin bir iç çekerek başını sallayarak onayladı:
"Tamam... Yalnızca beş dakika. Kendini güçlü tutmaya çalış kızım."
Eylül, üzerine giydiği steril önlükle yoğun bakım odasının o buz gibi kapısından içeri adım attı. Cihazların o ritmik, can sıkıcı bip sesleri arasında yatakta hareketsizce yatan Sarp’a doğru yaklaştı. Yatağın kenarına çöküp sevgilisinin o soğuk elini kavradı. Parmaklarında hâlâ, o gece Kapalıçarşı'dan aldıkları o tılsımlı yüzük parıldıyordu. Gözyaşları Sarp'ın elinin üzerine damlarken usulca fısıldadı:
"Sarp... Herkes, dışarıda bıraktığın o koca aile seni bekliyor sevgilim. Bak, unuttun mu? Cemil Amca ile Özlem Teyze'ye verilmiş bir torun sözümüz var bizim. Ayağa kalkacaksın ki daha Melike ile uğraşacaksın, onun o tatlı deliliklerini çekeceksin... Spor salonundaki o minik öğrencilerin, seni örnek alan o gençler yolunu gözlüyor.Ve en çok da... Ben bekliyorum seni Sarp, ben..."
Boğazındaki düğüm canını yakarken, hayatı boyunca biriktirdiği tüm o feci yalnızlık hissi dudaklarından dökülüverdi:
"Ben bu hayatta ne zaman bir yol ayrımına gelsem, hep canımdan bir parçayı, birini kaybettim Sarp... Dünyaya gözlerimi açtığım, doğduğum o ilk anda annem bırakıp gitti beni. Yıllar sonra, babamın beni gerçekten deliler gibi sevdiğini anladığım, o sevgiyi ilk kez hissettiğim gün babam gitti... Şimdi de sen mi bırakacaksın beni? Olmaz Sarp, sen gidemezsin! Beni, senin o güzel varlığınla bu adaletsiz dünyanın aslında anlamlı bir yer olabileceğine sen inandırdın. Şimdi beni bu koca dünyada anlamsız ve yarım bırakma. Gitme sevgilim... Ne olur bana bir işaret ver. Kalbimizin sesini duyduğuna dair bize küçük bir işaret ver..."
Eylül’ün dudaklarından dökülen bu son feryat, yoğun bakım odasının o buz gibi duvarlarında yankılandı. Genç kız, umutsuzca başını Sarp’ın göğsüne yaslayıp hıçkırıklara boğulduğu o anda, odadaki o mekanik cihazların ritmini değiştiren mucizevi bir şey gerçekleşti.
Aylardır hiçbir dış uyarana tepki vermeyen, bu dünyaya dönmemek için inatla direnen Sarp’ın sımsıkı kapalı göz kapaklarının arasından, usulca bir damla yaş süzüldü; saniyeler sonra ise Eylül’ün avuçları arasında duran o tılsımlı nişan yüzüğünün takılı olduğu parmağı yavaşça kıpırdadı.
Bu küçük hareket, saniyeler içinde koca bir uyanışın habercisi oldu. Sarp, o derin ve karanlık uykusundan sıyrılarak gözlerini yavaşça bu dünyaya, karşısında ağlayan kadının gözlerine açtı. Sarp'ın yeniden nefes aldığını, ona baktığını gören Eylül; sanki o feci kaza gecesinde kendisi de ölmüş ve şimdi sevgilisinin o tek bir bakışıyla yeniden doğmuş gibi tarifsiz bir mutlulukla sarsıldı. İçindeki koca kış, yerini bir daha hiç kapanmayacak olan o muazzam bahara bırakmıştı artık.
Bu koca hikâye boyunca kader ondan çok şey çalmıştı; annesini, babasını, çocukluğunu... Ama bu kez tarih tekerrür etmeyecek, o karanlık senaryo sahnelenmeyecekti. Bu sefer kaybetmek yoktu Eylül Zade... Bu sefer o gaddar ve acımasız hayat; ilk kez adil davranıyor ve "hayatım" dediğin o biricik insanı, sonsuza dek kollarının arasına, sana geri veriyordu...!
