8. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer

Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar.

Mustafa Ergenç

Bölümler
1 İki Kalbin Tek Attığı Yer 2 Hayat denilen şey kurulan hayallerin değil, yaşanılan olayların toplamıdır. 3 Zaman kum saati gibi öyle güzel geçiyor ki; insan yaş aldıkça, yaşlandığının farkına bile varamıyor. 4 Asıl büyüklük, imtihanın ne kadar zorlu olduğunda değil; ona karşı nasıl bir duruş sergilediğimizde saklıdır. Çünkü aciz insanlar isyan eder, cesur insanlar ise sonuna kadar mücadele eder. 5 Birinin mucizesi, bir diğerinin felaketi olabilir bu hayatta. Tıpkı o gece doğumhane kapısında olduğu gibi... 6 Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır. 7 "Bazen tek bir konuşma, bir ömrün bütün çocukluğunu birkaç dakikada elinden alır; geriye yalnızca fedakârlığın sessizliği kalır." 8 Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar. 9 Hayatta ikinci bir şans yakalayanlar; bu sefer o çetrefilli yola sıfırdan, en baştan başlamazlar. Geçmişin açtığı yaralarla, yani büyük bir tecrübeyle adımlarlar geleceği. 10 Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi. 11 İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı... 12 Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun... 13 Zihnin labirentlerinde kaybolup mantığın o soğuk kurallarına teslim olmak yerine; kalbinin fısıltılarına kulak verip onun sesini dinleyenler, er ya da geç, bir gün mutlaka o hak ettikleri mutlak mutluluğu yakalayacaklardır. 14 İnsanın evi; yalnızca dört duvar üzerine oturtulmuş, tepesinde çatısı olan alelade bir yapıdan ibaret değildir. İnsan, kalbinde o saf sevgiyi nerede hissediyorsa, kimin yanında kendini gerçekten mutlu ve güvende buluyorsa, orası onun asıl evidir. 15 Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi... 16 Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı

8. Bölüm
Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar.
Sığınma evinin o soğuk koridorlarında, tıpkı onun gibi hayalleri çalınmış nice Eylüller vardı. Buradaki her kadının, her genç kızın hikâyesi apayrı bir tecrübe, yürek yakan bambaşka bir acıydı. Eylül, etrafındaki bu hüzünlü kalabalığı izlerken içinden sordu: "Eğer yeryüzünde bu kadar çok mutsuz insan varsa, dışarıdaki o şanslı azınlık sokaklarda nasıl bu kadar güler yüzle dolaşabiliyor?"
Onun bu derin düşüncelerini, odanın kapısını çalan sevecen bir ses böldü. İçeri giren orta yaşlı kadın, Eylül’ün gözlerinin içine şefkatle bakarak konuştu:
"Merhaba kızım... Öncelikle bilmeni isterim ki, artık burada tamamen güvendesin. Ben bu sığınma evinin müdürü Nigar Kalemci."
Nigar Hanım konuşurken "kadın sığınma evi" ifadesini kullanmamış, orayı nezaketle bir "huzurevi" olarak nitelendirmişti. Genç kız, kadının bu ince ve zarif düşüncesi karşısında derin bir minnettarlık duydu. Karşısında bir müdüreden ziyade, yaralarını sarmak isteyen şefkatli bir el vardı. Nigar Hanım, Eylül'ün ürkek gözlerine bakarak sesini iyice yumuşattı:
"Bak kızım, hayat zordur. Burada, bu çatı altında olan herkesin hikâyesi birbirinden zorlu, birbirinden çetin... Ama inan bana, birbirinizin elini tutup destek olduğunuz müddetçe bu dünyada aşamayacağınız hiçbir zorluk yoktur. Şimdi usulca odana yerleş, güzelce bir dinlen. Kendini toparla, sonra seninle yine uzun uzun konuşuruz."
Eylül’ün gözleri doldu, dudakları titreyerek fısıldadı:
"Teşekkür ederim, iyi ki varsınız..."
Nigar Hanım, genç kızın saçlarını okşayarak güven veren bir tebessümle karşılık verdi:
"Hep birlikte güzel kızım, hep birlikte iyi ki varız... Ve ne olursa olsun, el ele var olmaya devam edeceğiz."
Eylül, doğduğu o lanetli gecede annesini kaybettiği için onun yüzünü bir kez olsun görememiş, kokusunu içine çekememişti. Dolayısıyla bu hayatta "anne sevgisi" denen o kutsal duygunun ne anlama geldiğini, nasıl bir his olduğunu hiç bilememişti. Fakat Nigar Hanım’ın ona sıcacık bir sesle "kızım" deyişi, içindeki buzları eritmeye yetti. Genç kız, o an kalbine yayılan bu tanıdık ama hiç tatmadığı sıcaklığı bir anne şefkatine benzetti. Belki de ömründe ilk kez hissettiği bu tarifsiz duyguya, çocuksu bir saflıkla "anne sevgisi" adını vermişti.
Tanıştıkları o ilk günden itibaren Eylül, Nigar Hanım’ın sığınma evinde üzerine titrediği, adeta kanatları altına aldığı özel iki genç kızdan biri haline gelmişti. Müdür hanımın gözettiği, acısını yüreğinde hissettiği diğer isim ise Eylül ile tamamen aynı yaşta ve aynı kaderi paylaşan Melike Gülce’ydi.
Melike, parmaklarının ucunda büyüleyici bir dünya taşıyan, muazzam bir resim yeteneğine sahip genç bir kızdı. Okuldaki öğretmenleri, onun tuvale yansıttığı çizgilere hayran kalır; onu daha şimdiden "geleceğin büyük ressamı" olarak görecek kadar yetenekli bulurlardı. Ne var ki kader, Melike'nin bu parlak yeteneğinin önüne simsiyah bir perde çekmişti. Genç kızın, ömrünü şişelerin dibinde tüketen alkolik bir babası vardı. "Okumak boş iş, okul sana para kazandırmaz!" diyerek Melike’yi zorla okuldan almış, eve para getirmesi için işe koşmuştu.
Öğretmenleri bu feryadı duymuş, babanın karşısına dikilip, "Yeter ki okusun, biz onun tüm eğitim masraflarını kendi cebimizden karşılarız," diye yalvarmışlardı. Fakat vicdanı körelmiş babanın asıl derdi kızının geleceği ya da masrafları değildi; onun tek derdi, her akşam masasına koyacağı alkolün parasını getirecek köle bir elin varlığıydı. Bu yüzden kızının ne kadar harika resimler yaptığı, ne kadar büyük bir yetenek olduğu adamın umurunda bile değildi.
İçindeki okuma aşkı hiçbir zaman sönmeyen Melike, her sabah sanki işe gidiyormuş gibi evden çıkıyor, gizlice okulun yolunu tutuyordu. Ne var ki, zalim babasının onu adım adım takip ettiğinden tamamen habersizdi. Kızının okula girdiğini kendi gözleriyle gören adam, bir hışımla içeri daldı. Melike'yi arkadaşlarının ve öğretmenlerinin gözü önünde yakasından tutarak dışarı sürükledi; ona reva gördüğü o korkunç şiddetle genç kızın gururunu ve dünyasını paramparça etti. Maruz kaldığı bu son zulme daha fazla dayanamayan Melike, o gün arkasına bile bakmadan kaçmış ve canını bu sığınma evine, kendi deyimiyle kadın huzurevine dar atmıştı. Yaklaşık üç aydır da bu güvenli çatının altında, yaralarını sarmaya çalışarak yaşıyordu.
Eylül, Nigar Hanım'dan dinlediği bu hüzünlü hikâyenin ardından derin bir iç çekti. Gözlerini pencereye dikerek mırıldandı:
"Desenize... Başarıya giden yolda bazen engelleri, o engelleri kaldırması gereken en yakınlarımız koyuyor. Hayatlarımız, acılarımız farklı olsa da hikâyelerimizde ne çok ortak yön varmış meğer."
Melike, yanına kadar gelen bu yeni kızın sözlerini tam olarak kavrayamayarak şaşkınlıkla yüzüne baktı:
"Anlamadım?"
Eylül, yüzüne çöken o hüzünlü bulutu hafif bir tebessümle dağıtmaya çalıştı ve elini uzattı:
"Bağışla, lafa öyle aniden girince kendimi tanıtmayı tamamen unuttum. Ben Eylül... Eylül Zade."
Melike, Eylül’ün uzattığı eli dostça sıktı ve yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi:
"Geçen gün sen bahçede otururken Nigar Hanım’la olan konuşmanıza istemeden de olsa kulak misafiri olmuştum. İnanır mısın, benim hikâyem de seninkine o kadar çok benziyor ki... Nigar Hanım da hep der ya zaten; 'Birbirinize destek olursanız, el ele verirseniz hayatta her şeyin üstesinden gelirsiniz,' diye. Ne dersin Eylül, seninle dertdaş olabilir miyiz?"
Eylül’ün gözleri parıldadı, bu yalnızlık ve çaresizlik hissinin ortasında ilk kez kalbinin ısındığını hissetti:
"Bundan ancak büyük bir mutluluk duyarım Melike."
"Ben de artık yeniden mutluluk duyabilirim dertdaşım Eylül..." dedi Melike tebessüm ederek. "Aslına bakarsan, ben de senin hikâyen hakkında az çok bilgi sahibiyim. Nigar Hanım bana senden bahsederken, 'Tıpkı senin gibi yaralı bir güvercin daha geliyor buraya, gidin ve birbirinize iyi bakın, birbirinizin yaralarını sarın,' demişti. Fakat hemen arkasından sıkı sıkı tembihlemişti; 'O sana kendiliğinden gelip içini dökmeden, sakın sen ona bir şey sorma, yaralarını deşme,' diye eklemişti. Ama sen... Sen kalbi o kadar güzel, o kadar temiz birisin ki, benim hikâyemi duyar duymaz hiçbir şey beklemeden bana geldin."