12. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer
Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun...
12. Bölüm
Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun...
Eylül Zade, o gece Galata'nın gölgesinde duruşuyla ve cesaretiyle tam anlamıyla annesinin kızı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Sarp ile o büyülü İstanbul akşamında yaptıkları dürüst konuşmanın ardından, yüreklerini birbirine mühürleyerek çok güzel, huzurlu bir birlikteliğe adım attılar.
Madalyonun diğer yüzünde ise işler pek umulduğu gibi gitmiyordu. Melike'nin büyük bir heyecanla başlayan Kaan macerası, ne yazık ki araya giren aşırı ve yıpratıcı kıskançlık krizleri yüzünden daha doğru dürüst başlar başlamaz trajik bir şekilde noktalanmıştı. Yaşadığı bu ani hayal kırıklığının ardından Melike, kalbinin kapılarını sıkı sıkıya kilitlemiş ve gönül defterini şimdilik açılmamak üzere rafa kaldırmıştı. Kendini tamamen tuvaline ve resimlerine adamıştı.
Zaman su gibi akıp geçmiş, Eylül ve Sarp'ın ilişkisinde üçüncü ay geride kalmıştı. Bir akşam baş başa oturdukları sırada Eylül, içini kemiren o sessizliği bozarak Sarp'ın gözlerinin içine baktı. Sesindeki ciddi ama sevgi dolu tonla sordu:
"Sarp... Yaklaşık üç aydır, hayatın tüm koşturmacasına rağmen çok güzel bir şekilde birlikteyiz. Fakat fark ettim ki bugüne kadar geçmişimiz ya da ailelerimiz konusunda bana tek bir kelime bile etmedin. Neden saklanıyorsun, neden bu konuyu hiç açmıyorsun?"
Sarp, derin bir iç çekerek bakışlarını masaya indirdi. Sesindeki o her zamanki dik duruş, yerini derin bir burukluğa bırakmıştı:
"İşte benim hikâyem de kısa ve net olarak bu, sevgili Eylül... Sana bugüne kadar bir şeylerden bahsetmeyişim, senden bir şeyler saklamak ya da anlatmak istemediğimden değil; inan bana, anlatmaya değer bir hikâyem olmadığı için... Tam da bu yüzden, o çetin geçmişi deşmemek adına üç aydır sana ailene dair ne bir soru sordum ne de senin bana soru sormanı sağlayacak bir ortam oluşturdum. Eğer bugün sen doğrudan bu soruyu karşıma dikip yöneltmeseydin, belki de ömrümüzün sonuna kadar bu konu hakkında tek bir kelime bile konuşmadan öylece geçip gidebilirdik."
O an Eylül, karşısındaki adamın ruhuna çöken gölgeyi çok daha net anlamıştı. "Aile" kelimesi dudaklarından döküldüğü anda Sarp'ın gözlerinde beliren o ani karanlığın ve saklamaya çalıştığı kırgınlığın, aslında ne kadar derin ve can yakıcı bir yara olduğunu hissetti.
Bu, dünyadaki en ağır yalnızlıktı belki de... Var olduğunu, bir yerlerde nefes aldığını bildiğin; fakat hayatın boyunca şefkatini, varlığını ve sıcaklığını bir an bile hissetmediğin bir aile... Sarp için bu kavram, sadece dilde dolaşan içi boş bir söylemden, resmi bir kelimeden ibaretti artık.
Eylül de aslında geçmişin yaraları söz konusu olduğunda Sarp'tan pek farksız sayılmazdı. Yine de onun hikâyesinde, içini biraz olsun ısıtan küçük bir teselli vardı: Kendi ailesi, her ne olursa olsun onu hiçbir zaman tamamen bir başına, ıssızlığın ortasında bırakıp gitmemişti. Gerçi annesinin yüzünü bir kez olsun görememiş, kokusunu içine çekememişti... Dahası, ömrünün ilk yıllarında babasının, annesinin feci ölümünden ötürü onu gizliden gizliye sorumlu tutmasını ve uzun süre bağrına basıp kabullenmeyişini de unutamıyordu.
Fakat tüm bu acı hatıralar bir kenara bırakılacak olursa, babası yolun sonuna doğru, yani o trajik şekilde hayatına son vermeden hemen önce biricik kızı için amansızca mücadele etmişti. Onu koruyabilmek, kurtarabilmek için çabalamıştı. Belki o karanlık çarkların arasında kalıp başaramamış, trajik bir sona kurban gitmişti; ama hiç olmazsa o çaresizliğin içinde denemiş, bir baba olduğunu son nefesinde kanıtlamıştı. İşte bu düşünce, Eylül'ün kalbindeki sızıyı bir nebze olsun hafifletiyordu.
