1. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer

İki Kalbin Tek Attığı Yer

Mustafa Ergenç

Bölümler
1 İki Kalbin Tek Attığı Yer 2 Hayat denilen şey kurulan hayallerin değil, yaşanılan olayların toplamıdır. 3 Zaman kum saati gibi öyle güzel geçiyor ki; insan yaş aldıkça, yaşlandığının farkına bile varamıyor. 4 Asıl büyüklük, imtihanın ne kadar zorlu olduğunda değil; ona karşı nasıl bir duruş sergilediğimizde saklıdır. Çünkü aciz insanlar isyan eder, cesur insanlar ise sonuna kadar mücadele eder. 5 Birinin mucizesi, bir diğerinin felaketi olabilir bu hayatta. Tıpkı o gece doğumhane kapısında olduğu gibi... 6 Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır. 7 "Bazen tek bir konuşma, bir ömrün bütün çocukluğunu birkaç dakikada elinden alır; geriye yalnızca fedakârlığın sessizliği kalır." 8 Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar. 9 Hayatta ikinci bir şans yakalayanlar; bu sefer o çetrefilli yola sıfırdan, en baştan başlamazlar. Geçmişin açtığı yaralarla, yani büyük bir tecrübeyle adımlarlar geleceği. 10 Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi. 11 İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı... 12 Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun... 13 Zihnin labirentlerinde kaybolup mantığın o soğuk kurallarına teslim olmak yerine; kalbinin fısıltılarına kulak verip onun sesini dinleyenler, er ya da geç, bir gün mutlaka o hak ettikleri mutlak mutluluğu yakalayacaklardır. 14 İnsanın evi; yalnızca dört duvar üzerine oturtulmuş, tepesinde çatısı olan alelade bir yapıdan ibaret değildir. İnsan, kalbinde o saf sevgiyi nerede hissediyorsa, kimin yanında kendini gerçekten mutlu ve güvende buluyorsa, orası onun asıl evidir. 15 Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi... 16 Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı

İKİ KALBİN TEK ATTIĞI YER
Her hikâye bir hayattır.
Hayal kırıklıkları, hayat kırıklıklarından daha az can yakmaz.
1. Bölüm
Kaybedecek bir şeyi olmayanlar, kazanmak için her şeyi yaparlar.
Köyde boşa geçen on sekiz yılın ardından elinde hiçbir şey kalmayınca radikal bir karar verdi. "Büyük şehrin denizi de büyük olur," diyerek İstanbul’un yolunu tuttu. Henüz şehre ayak basmadan önce, kolay yoldan para kazanmanın yöntemlerine dair uzun uzun araştırmalar yapmıştı. Nitekim İstanbul’da yükselmenin altın kuralını uygulamaya koyulacaktı; fakat tek bir farkla... Normalde bu alemde racon, en büyük babaların karşısına geçip masaya bir mermi, bir de altıpatlar koymaktı. Rus ruleti denilen bu ölümcül oyunda şansı yaver giden meydan okur, hayatta kalırsa da büyüklerin arasına dahil olurdu.
Lakin Zahit Zade, bu kalıplaşmış yöntemin aksine kendine has, zekice bir plan belirledi. İstanbul’un en gözde mekanlarından olan Güleryüz Gazinosu’nun kapısına dayandı. İçeri girmeyip dışarıda bekledi. Gitmeden önce, İstanbul’un serseri dolu arka sokaklarından üç kuruşa iki tetikçi tutmuştu. Planına göre; mekan sahibi Cavit Güleryüz eğlenmek amacıyla gazinoya gireceği esnada bu tetikçiler ona doğru hamle yapacak, Zahit de tam o an araya girip Cavit’in hayatını kurtaracaktı. Böylece aralarında kopmaz bir dostluk bağı kurulacak, Cavit ona bir can borçlanacaktı.
Her şey tam da hedeflediği gibi saat gibi işledi. Fakat kurduğu kusursuz plana dahil olmayan, hesaba katamadığı bir şey vardı: Zahit, Cavit’i kurtardıktan hemen sonra sahneye şarkı söylemek için çıkan kız, Cavit’in biricik kızı Cansu Güleryüz’den başkası değildi.
Zahit, ilk görüşte Cansu’ya gönlünü kaptırdı. Genç adam, ilk planını istemeden de olsa aşkı uğruna tamamen değiştirmek zorunda kaldı. Önceleri hedefi Cavit’in hayatını kurtarıp en yakın adamı olmak, ardından en savunmasız anında her şeyini elinden alıp onu ortadan kaldırmaktı. Şimdiyse, kızına aşık olduğu bu adamı İstanbul’un karanlık dehlizlerine yem etmemek ve Cansu’ya baba acısı yaşatmamak için var gücüyle çalışıyordu.
Zahit’teki bu cansiperane değişim ve sadakat, Cavit Bey’in gözünden kaçmamıştı. Bir gün Cavit Bey, Zahit’i özel odasına çağırarak karşısına oturttu:
"Bak delikanlı," dedi, sesindeki babacan tonla. "Sen gördüğüm ve tanıdığım kadarıyla özü sözü bir, mert bir adamsın. Güleryüz Gazinosu’nda yaşanan o uğursuz olayın üzerinden tam tamına bir yıl geçti. Bence bu süre, bir insanı anlamak ve tanımak için gayet yeterlidir. Gördüğün gibi benim yaşım artık hayli ilerledi. Hani Cahit Sıtkı, 'Yaş otuz beş! yolun yarısı eder,' diyor ya; biz ömrün ikinci yarısını da yarıladık neredeyse. Benim bu hayattaki en büyük hayalim bir oğlumun olmasıydı. Onu kendi ellerimle yetiştireyim, babamdan yadigâr kalan bu gazinoyu ona devredeyim isterdim. Ama nasip olmadı... Cansu’nun annesi Nermin Hanım, kızımızı dünyaya getirirken bu dünyadan göçüp gitti. Ben her ne kadar kızımı bu ortamlarda büyütmüş olsam da o aslında bizim dünyamıza ait değil. Belki 'Ait olmayan biri burada nasıl şarkı söyleyebilir?' diye düşünebilirsin. Söylüyor, çünkü arkasında dağ gibi ben varım. Bu alemin dünyasında eğer sağlam durmazsan, hayatın ilk darbesinde yere kapaklanırsın. Sen doğrultana kadar da kimse sana el uzatıp kaldırmaya çalışmaz."
Cavit Bey, elindeki tespihi masaya bırakıp Zahit’in gözlerinin içine baktı:
"Sana bunları neden anlattığımı merak ediyorsundur. Hemen merakını gidereyim. Dün akşam kızımla konuştum. Bana seni sordu, seninle ilgili görüşümü almak istedi. Babasının kızı nihayetinde; adımını kendi atar, karşısındakinden beklemez. Lakin senin de gönlün varsa, kızımla izdivacınıza benim rızam vardır, bilesin."
Zahit, duydukları karşısında heyecanını gizleyemedi:
"Sizin müsaadeniz varsa, ben de kızınıza talibim Cavit Bey."
Cavit Bey keyifle güldü:
"Cavit Bey ne demek? Bundan sonra baba diyeceksin. Zaman kaybetmeye gerek yok, hemen nikah tarihini alın, yıldırım nikahıyla evlenin."
Zahit mahcup bir tavırla araya girdi:
"Hemen mi? Benim henüz bir düğün yapacak kadar birikimim yok baba... Biraz bekleyelim, olmaz mı?"
"Sen bana demin 'baba' dedin mi?" diye sordu Cavit Bey, kaşlarını hafifçe kaldırarak.
"Evet, dedim."
"O zaman bir baba olarak her şey bana ait. İtiraz da kabul etmiyorum, bu konu kapanmıştır. Ama senden tek bir dileğim var."
"Tabii, buyur baba."
"Öncelikle sağlıklı olması tek temennim; ama hayırlısıyla bir erkek torun verirseniz, veliahtımız olsun isterim."
Zahit gülümsedi:
"Hayırlısı olsun baba. Bakarsın sen bir veliaht istersin, biz sana birden fazla veririz."
2. Bölüm
Hayat denilen şey kurulan hayallerin değil, yaşanılan olayların toplamıdır.
"Benim İstanbul’a gelirken düşüncelerim, niyetlerim çok başkaydı Cansu..." dedi Zahit, karısının ellerini sıkıca tutarak. "Ta ki seni görene kadar. Biliyor musun, ben hayatımda ilk defa sevmenin ve sevilmenin ne demek olduğunu seni görünce, seninle aynı yola çıkınca tattım. Kendi kendime hep şunu söyledim: İyi ki varsın... Köyünden kalkıp İstanbul’a gelen herkes 'Boğulacaksak büyük denizde boğulalım' der. Benim boğulduğum ve hayat bulduğum o büyük deniz ise senin bir çift kahverengi gözün oldu. Bu şehre iyi ki gelmişim."
Cansu, başını Zahit’in göğsüne yasladı:
"Zahit, seni korkutan şey bu şehrin kalabalığı ya da büyüklüğü olmamalı hiçbir zaman. Babamın çok güzel bir lafı vardır: 'Senin asıl korkman gereken şey, etrafın kalabalıklarla doluyken bile içinde yalnızlık hisseden insandır.' Bu tarz insanlar genelde ne sevmeyi bilirler ne de sevilmeyi. Bilmedikleri gibi, hak etmezler de..."
Cansu iç çekerek devam etti:
"Biliyor musun, babama seninle ilgili düşüncelerini sorarken cevabının 'evet' olacağını zaten biliyordum. Çünkü senin bu dik başlı, mert hallerin babamın gençliğiymiş. Bana, 'O çocukta kendimi görüyorum. Biraz olsun bana benziyorsa, benim anneni sevdiğim gibi seni sever, sayar ve kollar. Ben bu dünyadan göçüp gidecek olursam şayet, seni gönül rahatlığıyla emanet edebileceğim tek kişi odur,' demişti."
Ancak kader, Cavit Bey’in bu güzel sözleri evlatlarının düğününde gururla tekrarlamasına izin vermedi. Cavit Bey, bu konuşmanın üzerinden çok geçmeden, talihsiz bir sokak kavgasının tam ortasında kaldı. Kahpece sıkılan kör bir kurşun ve ardından kalbine saplanan bir bıçak darbesiyle oracıkta nefesini verdi.
Cansu, babasının ani ve zamansız gidişiyle derinden sarsıldı. Cavit Bey’in vasiyet niteliğindeki o son arzusu üzerine, ölümünün üzerinden altı ay geçtikten sonra, Cansu ve Zahit Güleryüz Gazinosu’nda buruk, sade bir törenle dünyaevine girdiler. Doğduğu gün annesini kaybeden Cansu için babasının ölümü ağır bir yıkım olmuştu; ancak tek dayanağı olan Zahit sayesinde hayata tutunabiliyordu.
Cansu’nun dünyadaki her şeyi Zahit olmuştu. Bu durum, evliliklerinin birinci yılında Cansu’nun hamile olduğunu müjdelediği güne kadar sürdü. Artık Cansu’nun yaşama sebebi birden ikiye çıkmıştı.
Zahit, eşinin hamilelik haberine sevinirken, bir yandan da rahmetli kayınpederine verdiği o sözü anımsadı. Babasından miras kalan Güleryüz Gazinosu, acaba bir erkek veliahta mı devredilecekti, yoksa bir kızı olup ileride bir damat sahibi mi olacaktı? İçinden, "Önce sağlıklı olsun, sonrasında Mevla nasip ederse bir erkek çocuk olsun," diye dua etti.
3. Bölüm
Zaman kum saati gibi öyle güzel geçiyor ki; insan yaş aldıkça, yaşlandığının farkına bile varamıyor.
Hamileliğin ikinci ayına girilmişti. Cansu, rutin kontrol için hastaneye gittiğinde müjdeli bir haberle birlikte büyük bir yıkım yaşadı. Bir kızı olacağını öğrenmişti; fakat doktorun yüzündeki ciddi ifade hayra alamet değildi. Bebeğin gelişimi, Cansu’nun vücudunda ağır tahribatlara yol açıyordu. Doktorun açıklamasına göre bu, kronik ve kalıtsal bir hastalıktan kaynaklanıyordu.
Aslında geçmişteki gizemli mesele şimdi daha iyi anlaşılıyordu. Yıllar önce Cavit Bey ve Nermin Hanım da kızları Cansu’ya hamileyken tam olarak aynı durum meydana gelmişti. Dönemin doktoru, bebeğin derhal alınması gerektiğini, aksi takdirde annenin öleceğini ve bir daha asla çocuk sahibi olamayacaklarını Cavit Bey’den gizleyerek Nermin Hanım’a söylemişti. Nermin Hanım ise Cavit Bey’in çocuk sevgisini ve merhametini çok iyi bildiğinden, sevdiği adama kendinden bir parça bırakmak adına kendi canından feda etmişti. Bu trajik gerçeği de eşine arkasında bıraktığı bir mektupla açıklamıştı. Cavit Bey, karısının ölümünün ardından kızı Cansu’nun üzerine bu yüzden deliler gibi titremiş, onu her şeyden koruyarak büyütmüştü.
Peki şimdi ne olacaktı? Aynı makus talih, yıllar sonra bir kez daha kapıyı çalmıştı. Tek fark, bu durumun daha önce yaşandığına dair o eski mektubun henüz Zahit ve Cansu’nun eline geçmemiş olmasıydı.
Eğer bir hikâyede yitip giden bir can varsa, o hikâyede kazanan olmaz.
Cansu gözyaşları içinde doktora yalvardı:
"Zahit’e bu durumu söyleyemem doktor bey! Bu çocuk bizi tam anlamıyla aile yapan yegâne şey... Eğer duyarsa bebeği aldırmak isteyecektir. Bunun yaşatmak için başka bir yolu yok mu?"
Doktor içini çekerek kağıtları düzenledi:
"Aslında tek bir yolu var: Mümkün olduğunca sıkıntısız, stressiz ve yorucu olmayan bir hayat sürmek. Öyle ki, bu kararı alırsanız eğilip yerden bir bardak su bile alamazsınız. İkiniz de kendinize çok ama çok dikkat etmelisiniz. Aksi takdirde, bu sefer her ikinizin de hayatı ölümcül bir riske girer."
4. Bölüm
Asıl büyüklük, imtihanın ne kadar zorlu olduğunda değil; ona karşı nasıl bir duruş sergilediğimizde saklıdır. Çünkü aciz insanlar isyan eder, cesur insanlar ise sonuna kadar mücadele eder.
Cansu da karşı karşıya kaldığı bu devasa imtihanın bilincindeydi. Teslim olmak yerine, cesurca savaşmayı seçmişti. Tabii o, evinde kendi sessiz mücadelesini verirken; Zahit de dışarıda bambaşka bir cehennemle baş ediyordu. Karısına hiçbir şey belli etmemeye çalışıyor, bir yandan da rahmetli kayınpederi Cavit Güleryüz’den kalan otoriteyi koruyabilmek için o kurtlar arenasında tek başına var olma savaşı veriyordu. Cansu ne zaman evdeki sessizliği bozup dışarıdaki durumu sorsa, Zahit hep aynı güven veren gülümsemeyle karşılık veriyordu:
"Her şey yolunda güzelim, sen hiç merak etme."
Cansu, bir akşam pencereden dışarıyı, İstanbul'un parıltılı ışıklarını izlerken içini çekti:
"Umarım gerçekten her şey yolundadır Zahit. Çünkü ben kızımıza çok güzel, tertemiz bir gelecek vermek istiyorum."
Zahit usulca arkasından yaklaştı. Kollarını karısının beline dolayıp sarıldı, kokusunu derin bir nefesle içine çekti:
"Sen hiç merak etme güzeller güzeli karım... Kızımıza, annesiyle beraber harika bir dünya kuracağız. Hem düşünsene, 'Bay ve Bayan Zade Ailesi' kulağa çok hoş geliyor, değil mi?"
Cansu tebessüm etti:
"Bayağı hoş geliyor hem de..."
"O zaman bu akşam şanımıza yakışır bir kutlama yapalım," dedi Zahit, gözleri parlayarak. "Şık bir restoranda yer ayırttım. Hem baş başa güzel bir yemek yeriz hem de tanışmamızın ikinci yılını kutlarız. Zaten bundan sonrası malum; kızımızın doğmasına şurada ne kaldı ki? Bu geceden sonra böyle baş başa kaçamakları çok ararız, benden söylemesi."
Cansu, sahte bir alınganlıkla kocasının göğsüne hafifçe vurdu:
"Aşk olsun Zahit! Sen şimdi çocuğumuzun doğuşunu bizim aramıza bir engel olarak mı görüyorsun yani?"
"Şaka yapıyorum sevgilim, şaka..." Zahit karısının alnına sıcak bir öpücük kondurdu. "Ben sen ve kızımız için bir ömür, gece gündüz uykusuz kalmaya dünden razıyım."
"Seni seviyorum adamım."
"Seni seviyorum kadınım... Hadi bakalım, hemen hazırlan. Eğer böyle romantik konuşmaya devam edersek yemeğe feci geç kalacağız."
"Tamamdır, hazırlanıyorum. On dakikaya kapıdayım!"
O akşam restoranın kapısından içeri adım attıklarında, mekanın solisti onları hemen fark etti. Önündeki mikrofona eğilerek tüm salona seslendi:
"Hoş geldiniz Zahit Bey ve kıymetli eşi Cansu Hanım! Gecenin ilk şarkısı, sizlerin şerefine geliyor efendim."
Saz heyeti usulca çalmaya başladı. Mekanın duvarlarında o çok tanıdık, eski melodi yankılandı: "Kader kaşlarına ferman yazdırır..."
Zahit, karısının elini masanın üzerinden tutup sıkıca sıktı:
"Bu şarkı... Seni o gazino sahnesinde ilk gördüğümde, senin dudaklarından dökülen şarkıydı."
"Evet sevgilim," dedi Cansu, gözleri buğulanarak. "Çok doğru hatırlıyorsun..."
Gözlerin içine bakarak, sevgiyle ve umutla başlayan o akşam yemeği; ne yazık ki gecenin ilerleyen saatlerinde ansızın başlayan sancılarla, bir hastanenin soğuk doğumhanesinde noktalanacaktı.
5. Bölüm
Birinin mucizesi, bir diğerinin felaketi olabilir bu hayatta. Tıpkı o gece doğumhane kapısında olduğu gibi...
Doğumhane kapısından aynı anda hem mutlu hem de dünyayı başa yıkan iki farklı haber geldi. Zahit için hayatının en büyük acısı ve en büyük sevinci aynı saniyede harmanlanmıştı.
Doktorun kapıdan çıkıp, "Maalesef..." diye başlayan o kahredici cümlesinin devamında genç adamın dünyası altüst oldu. Sevdiği kadını, canından çok sevdiği eşini kaybetmişti; ancak kızı sağ salim dünyaya gözlerini açmıştı.
Zahit, hastanenin beyaz, steril koridorunda dizlerinin üzerine çökmüş durumdayken içinden sadece şu kelimeler geçiyordu: "Ölümle kalım arasında bir yerlerdeyim şimdi. Bunun adı Araf mı? Eğer öyleyse, ben artık sonsuza kadar Araftayım."
Dünyadaki tek anlamı, hayatının tek neşesi olarak gördüğü kadını, bir çocuğun doğumu uğruna kaybetmişti. Bu ani ve feci kaybın verdiği derin hüzün yüzünden Zahit artık sağlıklı düşünemez, doğru kararlar veremez hale gelmişti. İçten içe, Cansu’sunun ölümünden yeni doğan o masum kızı sorumlu tutuyordu. Onu görmeye, kucağına almaya bile dayanamıyordu. Her ne kadar ilk başlarda kabullenmek istemese de çocuğun adını, eşinin bu dünyadan göçüp gittiği o uğursuz sonbahar ayının anısına Eylül koydu.
Eylül Zade... Dünyaya gözlerini açan, her şeyden habersiz, ay parçası kadar masum, minik bir bebek...
Zahit için hayat artık her geçen gün daha da çekilmez ve gri bir hal alıyordu. İstanbul’a gelişinin üzerinden henüz beş yıl bile geçmemişti ama bu koca şehirde kazanabileceği en büyük zaferi de, tadabileceği en büyük acıyı da aynı anda tatmıştı. Şimdi önünde upuzun, kimsesiz ve karanlık bir hayat vardı.
Kızı Eylül’ü ne kadar kendinden uzak tutmak istese de onun bakıma ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu yüzden ona bakacak bir bakıcı aramaya koyuldu. Fakat Eylül, ay parçası kadar güzel bir bebek olmasının yanı sıra, adeta annesinin yokluğunun acısını dünyadan çıkarırcasına çok hırçın ve yaramaz bir çocuk olarak büyüyordu. Eve gelen tüm bakıcıları canından bezdiriyor, onlara illallah ettiriyordu. Gelen hiçbir bakıcı onun bu hırçınlıklarına dayanamıyor, en fazla bir hafta kalıp arkasına bakmadan kaçıyordu.
Yine bakıcılardan birinin evi terk ettiği, Zahit’in artık tüm ümidini kaybetmek üzere olduğu kapkara bir akşamdı. Kendini ait hissettiği yegâne yere, Güleryüz Gazinosu’na gelmişti. Köşedeki boş bir masaya oturmuş, önüne açtırdığı yüzlük rakıdan derin yudumlar alarak efkâr dağıtıyordu. Tam o esnada, hayatının durgun sularında yeni bir fırtına koparacak olan o gizemli kadın masasının başında belirdi.
Kadın, Zahit’in kan çanağına dönmüş gözlerinin içine bakarak sordu:
"Merhabalar beyefendi. Müsaadenizle masanıza oturabilir miyim?"
Zahit hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki o donuk, ruhsuz ve bezgin ifadeyle sadece eliyle boş sandalyeyi işaret etti. Kadın usulca sandalyeyi çekip oturdu. Bakışlarındaki kendinden emin, gizemli tavırla doğrudan konuya girdi:
"Ben sizi tanıyorum Zahit Bey. Hikâyenizi, başınızdan geçenleri ve yaşadığınız o büyük acıyı çok iyi biliyorum. Çünkü hemen hemen aynı şeyleri geçmişte ben de yaşadım. Eğer müsaade ederseniz, bu zorlu ve yıpratıcı süreçte size ve kızınıza destek olmak isterim. Tabii siz de bana, kendimi yeniden toparlamam için böyle bir iyilik yapmak isterseniz..."
6. Bölüm
Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır.
Zahit, o akşam masasında oturan kadının karşısında yarı sarhoş, yarı ayık bir haldeydi. Yaşadığı derin acının ve ağır alkolün etkisiyle artık aklıselim düşünemez bir noktaya gelmişti. Belki de sırf kızı Eylül'e bir sığınak, bir bakıcı bulma çaresizliğiyle hareket ediyordu. Öyle ki, bu gizemli kadınla ertesi gün apar topar evlenmek üzere nikâh dairesine gittiğinde, henüz kadının adını dahi tam olarak bilmiyordu. İmzalar atılacağı sırada resmi formda gördü o ismi:
"Pınar Çukurhisar..." Zahit'in henüz farkında olmadığı, onun sonunu adım adım getirecek olan kadın...
Pınar, eve adım attığı günden itibaren Eylül'e karşı o kadar şefkatli, o kadar merhametli davrandı ki; dışarıdan görenler, "Öz annesi olsa ancak bu kadar sevebilirdi," demekten kendini alamazdı. Pınar Hanım, Eylül'ün bebekliğinden ilkokul sıralarına adım attığı güne kadar onun her şeyiyle bizzat, titizlikle ilgilendi. Küçücük çocuk ne zaman hastalanıp yatağa düşse, bir an bile gözünü kırpmadan sabahlara kadar başucunda nöbet tuttu.
Dışarıdan bakıldığında adeta bir iyilik meleği gibi görünen bu kadının, tüm bu fedakârlıkları hangi sinsi amaçla yaptığı ise ancak sonraları, iş işten geçtikten sonra acı bir şekilde ortaya çıkacaktı. Zahit’e o ilk akşam gazino masasında fısıldadığı, arkasında büyük bir tuzak barındıran o süslü sözlerin asıl yüzü belirecekti. Aslında tüm bu yaşananların, canından çok sevdiği Güleryüz Gazinosu yüzünden tezgâhlandığını, Zahit kendi hayatına trajik bir şekilde son vereceği o uğursuz esnada çok acı bir biçimde öğrenecekti.
İlk zamanlar sadece Eylül'e değil, Zahit'e karşı da kusursuz bir eş gibi davranan Pınar, yüzündeki maskeyi indirmek için doğru anı kolluyordu. Nitekim gazinoda işlerin tepe taklak gitmeye başladığı o dar boğazı büyük bir fırsat bildi. Zahit’in çaresizliğinden sinsice yararlanarak onu, "finansör bir arkadaşım" diyerek tanıttığı Haluk Ekşici isimli karanlık bir adamla bir araya getirdi.
Zahit, hayatında ilk kez karşılaştığı bu adamdan, düştüğü bu ekonomik krizde ihtiyaç duyduğu her türlü maddi yardımı alabileceğine dair büyük teminatlar işitti. Aslında içine bir kurt düşmüştü; bu kadar kolay uzatılan bir yardım elinden, durumun garipliğinden şüphe duymuştu. Fakat ne kadar kuşkulanırsa kuşkulansın, meseleyi fazla kurcalamadı, sorgulamaktan kaçındı. Çünkü ne pahasına olursa olsun Güleryüz Gazinosu’nu ayakta tutmak, rahmetli kayınpederine ve Cansu'nun anılarına karşı verilmiş bir namus sözüydü. Oysa kötü günleri geride bırakabilmek ümidiyle, Pınar'ın o sinsi aracılığıyla attığı her adım, Zahit’i kurtuluşa değil, çok daha karanlık ve felaket dolu günlerin kucağına sürüklüyordu.
Nitekim artık geri dönüşü olmayan o kaçınılmaz sona doğru hızla yaklaşılıyordu. Zahit, batan işleri toparlayabilmek adına Haluk'tan beş yıl içinde parça parça, toplamda astronomik, hayal bile edilemeyecek devasa bir borcun altına girmişti. Faizleriyle birlikte katlanarak büyüyen bu karabasanı ödemek gerçeğiyle tek başına karşı karşıya kalmıştı.
İşte şimdi, sinsice ilmek ilmek örülen o büyük intikam planının nihai darbeyi vurması için her şey hazırdı. Sahi, tüm bu acımasızlığın arkasındaki intikam neyin nesiydi? Zahit’i bir gölge gibi kuşatan Pınar Çukurhisar ve her dara düştüğünde ona para uzatan Haluk Ekşici aslında kimdiler?
Haluk Ekşici, İstanbul’un o karanlık ve tekinsiz yeraltı dünyasının, yasa dışı kumarhanelerin mutlak patronuydu. Pınar Çukurhisar ise onun bu kirli işlerdeki en büyük ortağı, yani üvey kız kardeşiydi. Haluk’un geçmişten söküp getirdiği amansız bir Güleryüz Gazinosu takıntısı vardı. Bu öyle hastalıklı bir tutkuydu ki, adamı tamamen raydan çıkarmış, gözünü karartmıştı. Sırf o gazinoyu ne pahasına olursa olsun ele geçirebilmek için şeytani bir plan yapmıştı: Üvey kız kardeşini bir kurtarıcı gibi Zahit Zade’nin karşısına çıkaracak, canından bezmiş adama sinsice yakınlaştırıp ailenin kalbine sokacaktı. Sonrasında ise zamanı geldiğinde, o uygun zemin kendi elleriyle hazırlandığında; hem deliler gibi takıntılı olduğu o efsanevi mekânı elde edecek hem de kendisiyle o arzuladığı güç arasındaki tüm pürüzleri sonsuza dek ortadan kaldırmış olacaktı.
Evin salonunda uğursuz bir sessizlik hüküm sürerken, Pınar adeta bir yılan gibi tıslayarak Zahit’e yaklaştı ve o buz gibi teklifin ilk sinyalini verdi:
"Zahit, sana bir iyi, bir de kötü haberim var."
Zahit, başını ellerinin arasına almış, bitkin bir halde iç çekti:
"Hayatımız zaten yeterince kötü Pınar... Sen önce iyi olanı söyle lütfen."
Pınar, yüzündeki o sinsi tebessümü gizleme gereği bile duymadan doğrudan konuya girdi:
"Eylül'e talip var."
Zahit, duyduğu kelimelerle irkilerek oturduğu yerden fırladı. Kulaklarına inanamıyordu, damarlarındaki kanın donduğunu hissetti:
"Ne talibi? Ne saçmalıyorsun sen Pınar! Daha on yedi yaşında bir çocuk o! Bu lafı ne sen söylemiş ol ne de ben duymuş olayım, kapat bu konuyu!"
Pınar hiç istifini bozmadı, sesindeki soğukkanlılık tüyler ürperticiydi:
"Bir dinler misin Zahit... Talip olan kişi, Haluk Ekşici."
Zahit’in gözleri öfkeden çakmak çakmak oldu. Yumruklarını sıkarak karısının üzerine yürüdü:
"Kızı olacak yaştaki bir sübyana mı göz dikmiş o ahlaksız adam? Bir de utanmadan talip mi oluyor? Eğer senin 'iyi' dediğin haber buyursa, Tanrı aşkına kötüsü nedir acaba?"
Pınar, Zahit’in bu öfkesi karşısında gayet sakin bir şekilde bir adım geri attı. Ses tonunu yapay bir şefkatle yumuşatarak zehrini akıtmaya devam etti:
"Bak, hemen parlama, sinirlenme... Eğer onunla bir aile bağı kurarsak şayet, Haluk o devasa borcu hemen istemez. Aile arasında böyle paranın, borcun lafı mı olur? Ama eğer bu teklifi reddedersen... İşte kötü haber bu: Bir ay içinde bütün borcunu kapatmanı istiyor."
Duyduğu tehditle Zahit’in başı döndü, dizlerinin bağı çözüldü. O an zihninin karanlık dehlizlerinden acı bir hatıra koptu; yıllar önce rahmetli kayınpederi Cavit Bey’e göğsünü gere gere verdiği o söz kulaklarında yankılandı: "Veliaht..." demişti yaşlı adam, "bize bir veliaht bırak..." Zahit acıyla gülümsedi. Demek bahsettikleri o şanlı veliaht, böyle sinsi bir tuzağın ortasında, bu şekilde mi harcanacaktı?
Genç adam odanın içinde deli gibi dolanırken kendi kendine fısıldadı: "Nasıl bir çıkmazın içine düştüm ben böyle?"
Önündeki yol iki ucu keskin bir bıçaktı. Eğer kızının bu yaşta evlenmesine rıza göstermezse, gözü gibi baktığı, canı pahasına korumaya yemin ettiği Güleryüz Gazinosu icra yoluyla ellerinin arasından kayıp gidecekti. Babasının hatırasına, Cansu’sunun emanetine kara leke sürülecekti. Buna asla müsaade edemezdi. Zaten bu şehre, İstanbul’a ilk ayak bastığında kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, avucunda koca bir hiçle yola çıkan o fukara adamdı. Aradan geçen yılların, bunca çabanın ardından yeniden aynı noktaya dönmek, o eski zavallı durumla karşı karşıya kalmak fikri gururunu paramparça ediyordu. Kumarı bir kez daha oynamalıydı.
Gözlerini kararttı, Pınar’a dönerek dişlerinin arasından o ölümcül kararı fısıldadı:
"Pınar... Haluk Bey'e haber ver. Gelsin, istesin... Kızımı ona vereceğim."
Bu karar, masum bir ruhun üzerine çöken en karanlık gölgeydi. Henüz on yedi yaşındaki Eylül, hayatının en güzel, en masum dönemlerini, o pembe gençlik yıllarını daha doğru dürüst yaşayamadan; acımasız bir dünyanın ortasında, yetişkin bir insanın o ağır ve kirli sorumluluklarını omuzlamak zorunda kalıyordu.
Zahit, titreyen bir sesle koridora doğru seslendi:
"Eylül... Yanıma gel kızım."
İçeriden, henüz hayatın tüm bu kirli oyunlarından habersiz olan o masum ses yükseldi:
"Efendim baba, geliyorum."
Eylül odaya girip babasının karşısına oturduğunda, Zahit onun yüzüne bakmakta zorlanıyordu. Boğazındaki o sert düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı ve titreyen sesiyle konuşmaya başladı:
"Şimdi söyleyeceklerimi çok iyi dinle kızım... Bu gazino var ya, dedene kendi babasından yadigârmış. Ona da kendi babasından kalmış... Yani nesillerdir, uzun yıllardır bu Güleryüz Gazinosu her fırtınaya göğüs gerip varlığını sürdürüyor. Ben anneni ilk kez bu gazinoda gördüm, ona bu sahnede aşık oldum ve onunla yine burada evlendim. Dedenin son nefesini vermeden önceki yegâne vasiyeti, buraya ne pahasına olursa olsun sahip çıkmamız üzerineydi. Fakat... Şu an bu gazinoyu, geçmişimizi kaybetmenin eşiğindeyim. Önümüzde tek bir çıkış yolu var kızım... Borçlu olduğumuz adam, Haluk Ekşici... Seni bir yerde görüp beğenmiş. 'Eğer kızın benimle evlenirse, aile arasında borcun lafı olmaz, her şeyi silerim' diyor. Şimdi... Şimdi ne yapalım, sen söyle kızım?"
Zahit başını öne eğdi. Kelimeler odaya birer kurşun gibi dağılırken, şu acı gerçek bir kez daha duvarlara kazınıyordu: Bazen hayatta en ağır bedelleri, hiçbir günahı olmayan en masum olanlar öder.
Eylül, babasının çökmüş omuzlarına, çaresizlikten ağlamaklı olan gözlerine baktı. İçindeki o küçük çocuk saniyeler içinde büyüdü ve dudaklarından o asil kabulleniş döküldü:
"O yüzden... Sen ne karar verirsen ver baba, ben senin kararına saygı duyarım."
7. Bölüm
Bu yürek burkan baba-kız konuşmasının ve Eylül’ün hayatını feda ederek attığı o evlilik imzasının üzerinden daha bir ay bile geçmemişti. Akrep ile yelkovan sinsi bir planın tıkırtılarıyla dönmüş ve Haluk Ekşici, karanlık yüzünü saklama gereği bile duymadan sözünden dönmüştü. Hiç vakit kaybetmeden yasal süreci başlatmış, Zahit’in canından çok sevdiği Güleryüz Gazinosu’na acımasızca el koymuştu.
Fakat bu kâbuslar zinciri burada nihayete ermiyordu; asıl yıkıcı fırtına arkadan esmekteydi. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğu, evinin kadını sandığı Pınar Çukurhisar, nihayet yüzündeki maskeyi fırlatıp atarak o soğuk, gerçek kimliğini Zahit’in yüzüne bir tokat gibi çarptı. İkinci ve en ölümcül darbeyi de bizzat o vurmuştu genç adama.
Arka arkaya aldığı bu iki devasa darbenin ağırlığı altında ezilen, ruhu paramparça olan Zahit, artık yolun sonuna geldiğini hissediyordu. Ancak içindeki o son haysiyet kırıntısı ve babalık güdüsüyle ayağa kalktı. Ne pahasına olursa olsun kızını bu iki gaddar, bu iki vicdan yoksunu insanın elinden söküp almalıydı. Yıllar önce büyük umutlarla, pembe hayallerle geldiği bu koca İstanbul’un, onu ve biricik evladını tamamen yutmasına, boğmasına izin vermeyecekti.
Her şeyi gizlice planladı, tüm hazırlıkları inceden inceye ayarladı. Eylül’ü de yanına alıp bu lanetli şehirden arkasına bakmadan kaçacağı o kurtuluş anı gelip çatmıştı. Tam özgürlüğe doğru ilk adımı atacakları sırada, gecenin zifiri karanlığından sıyrılan Haluk Ekşici’nin eli kanlı adamları etraflarını sardı.
Zahit, çaresiz feryatları arasında yaka paça yakalandı. Hırpalanarak, amansız bir öfkeyle gözlerden uzak, şehrin ıssız dış çeperlerine kadar götürüldü. Tozun toprağın içine acımasızca fırlatılıp atıldığında, bilinci yarı açık bir haldeydi. Adamlar karanlıkta kaybolurken, ceketinin cebine iliştirilmiş, tüm hayatını kökünden değiştirecek o uğursuz nottan henüz habersizdi.
Titreyen parmaklarıyla ceketinin cebine uzandı, buruşturulup bırakılmış kâğıt parçasını açtı. Notta, ruhunu tamamen karanlığa gömecek şu zalim satırlar yazılıydı:
"Eğer kızının zaten kötü olan günlerinin daha da kötüye gitmesini istemiyorsan, Güleryüz Gazinosu'ndan vazgeçtiğin gibi kızından da vazgeçeceksin!"
Bu acımasız satırları okuduktan sonra Zahit için artık bu yeryüzünde yapacak, tutunacak hiçbir şey kalmamıştı. Çaresizlik boğazına bir ilmek gibi dolanmıştı. Kızı Eylül'ü koruyabilmesinin, onu bu gaddarların gazabından uzak tutabilmesinin tek yolunun kendi yokluğu olduğunu anladı. Genç adam için tek kurtuluş, İstanbul’un o karanlık, dibi görünmeyen soğuk sularına kendini bırakmaktı. Öyle de yaptı; hırçın dalgaların koynuna kendini bırakarak bu dünyadaki çilesine son verdi.
Ne büyük ve acı bir ironiydi bu... Doğduğu gün canından çok sevdiği karısının ölümünden sorumlu tuttuğu, yıllarca bağrına basıp kabullenemediği o küçücük kızı için; sırf o hayatta kalsın, yaşasın ve zarar görmesin diye kendi canını feda eden trajik bir baba...
Zahit Zade, belki de hayatı boyunca dışarıya belli edememiş olsa da kızı Eylül'ü her şeyden, kendi canından bile çok seviyordu. Zaten rahmetli eşi Cansu ile en büyük ortak noktaları da bu değil miydi? Onları gerçekten ebedî bir aile kılan yegâne şey; çocukları, yani o masum Eylül uğruna gözlerini kırpmadan kendi hayatlarını feda etmiş olmalarıydı.
Henüz on yedi yaşında, hayata tutunacağı ne bir annesi ne de arkasında dağ gibi duracak bir babası olan Eylül, o gaddar adamın boyunduruğu altında nefessiz kalmıştı. Bu acımasız eşin elinde esir bir hayat sürmeyi reddetti. İçindeki o son cesaret kırıntısını topladı ve bulduğu ilk fırsatta arkasına bile bakmadan evden kaçtı. Gecenin karanlığında kaybolup kendisine uzanacak bir dost eli arayarak bir kadın sığınma evinin kapısına sığındı.
8. Bölüm
Sevgiden mahrum bırakılarak bir başlarına büyümek zorunda kalanlar; günün birinde o hak ettikleri gerçek sevgiyi bulduklarında, ansızın bir çocuk gibi saflaşır ve çocuklaşırlar.
Sığınma evinin o soğuk koridorlarında, tıpkı onun gibi hayalleri çalınmış nice Eylüller vardı. Buradaki her kadının, her genç kızın hikâyesi apayrı bir tecrübe, yürek yakan bambaşka bir acıydı. Eylül, etrafındaki bu hüzünlü kalabalığı izlerken içinden sordu: "Eğer yeryüzünde bu kadar çok mutsuz insan varsa, dışarıdaki o şanslı azınlık sokaklarda nasıl bu kadar güler yüzle dolaşabiliyor?"
Onun bu derin düşüncelerini, odanın kapısını çalan sevecen bir ses böldü. İçeri giren orta yaşlı kadın, Eylül’ün gözlerinin içine şefkatle bakarak konuştu:
"Merhaba kızım... Öncelikle bilmeni isterim ki, artık burada tamamen güvendesin. Ben bu sığınma evinin müdürü Nigar Kalemci."
Nigar Hanım konuşurken "kadın sığınma evi" ifadesini kullanmamış, orayı nezaketle bir "huzurevi" olarak nitelendirmişti. Genç kız, kadının bu ince ve zarif düşüncesi karşısında derin bir minnettarlık duydu. Karşısında bir müdüreden ziyade, yaralarını sarmak isteyen şefkatli bir el vardı. Nigar Hanım, Eylül'ün ürkek gözlerine bakarak sesini iyice yumuşattı:
"Bak kızım, hayat zordur. Burada, bu çatı altında olan herkesin hikâyesi birbirinden zorlu, birbirinden çetin... Ama inan bana, birbirinizin elini tutup destek olduğunuz müddetçe bu dünyada aşamayacağınız hiçbir zorluk yoktur. Şimdi usulca odana yerleş, güzelce bir dinlen. Kendini toparla, sonra seninle yine uzun uzun konuşuruz."
Eylül’ün gözleri doldu, dudakları titreyerek fısıldadı:
"Teşekkür ederim, iyi ki varsınız..."
Nigar Hanım, genç kızın saçlarını okşayarak güven veren bir tebessümle karşılık verdi:
"Hep birlikte güzel kızım, hep birlikte iyi ki varız... Ve ne olursa olsun, el ele var olmaya devam edeceğiz."
Eylül, doğduğu o lanetli gecede annesini kaybettiği için onun yüzünü bir kez olsun görememiş, kokusunu içine çekememişti. Dolayısıyla bu hayatta "anne sevgisi" denen o kutsal duygunun ne anlama geldiğini, nasıl bir his olduğunu hiç bilememişti. Fakat Nigar Hanım’ın ona sıcacık bir sesle "kızım" deyişi, içindeki buzları eritmeye yetti. Genç kız, o an kalbine yayılan bu tanıdık ama hiç tatmadığı sıcaklığı bir anne şefkatine benzetti. Belki de ömründe ilk kez hissettiği bu tarifsiz duyguya, çocuksu bir saflıkla "anne sevgisi" adını vermişti.
Tanıştıkları o ilk günden itibaren Eylül, Nigar Hanım’ın sığınma evinde üzerine titrediği, adeta kanatları altına aldığı özel iki genç kızdan biri haline gelmişti. Müdür hanımın gözettiği, acısını yüreğinde hissettiği diğer isim ise Eylül ile tamamen aynı yaşta ve aynı kaderi paylaşan Melike Gülce’ydi.
Melike, parmaklarının ucunda büyüleyici bir dünya taşıyan, muazzam bir resim yeteneğine sahip genç bir kızdı. Okuldaki öğretmenleri, onun tuvale yansıttığı çizgilere hayran kalır; onu daha şimdiden "geleceğin büyük ressamı" olarak görecek kadar yetenekli bulurlardı. Ne var ki kader, Melike'nin bu parlak yeteneğinin önüne simsiyah bir perde çekmişti. Genç kızın, ömrünü şişelerin dibinde tüketen alkolik bir babası vardı. "Okumak boş iş, okul sana para kazandırmaz!" diyerek Melike’yi zorla okuldan almış, eve para getirmesi için işe koşmuştu.
Öğretmenleri bu feryadı duymuş, babanın karşısına dikilip, "Yeter ki okusun, biz onun tüm eğitim masraflarını kendi cebimizden karşılarız," diye yalvarmışlardı. Fakat vicdanı körelmiş babanın asıl derdi kızının geleceği ya da masrafları değildi; onun tek derdi, her akşam masasına koyacağı alkolün parasını getirecek köle bir elin varlığıydı. Bu yüzden kızının ne kadar harika resimler yaptığı, ne kadar büyük bir yetenek olduğu adamın umurunda bile değildi.
İçindeki okuma aşkı hiçbir zaman sönmeyen Melike, her sabah sanki işe gidiyormuş gibi evden çıkıyor, gizlice okulun yolunu tutuyordu. Ne var ki, zalim babasının onu adım adım takip ettiğinden tamamen habersizdi. Kızının okula girdiğini kendi gözleriyle gören adam, bir hışımla içeri daldı. Melike'yi arkadaşlarının ve öğretmenlerinin gözü önünde yakasından tutarak dışarı sürükledi; ona reva gördüğü o korkunç şiddetle genç kızın gururunu ve dünyasını paramparça etti. Maruz kaldığı bu son zulme daha fazla dayanamayan Melike, o gün arkasına bile bakmadan kaçmış ve canını bu sığınma evine, kendi deyimiyle kadın huzurevine dar atmıştı. Yaklaşık üç aydır da bu güvenli çatının altında, yaralarını sarmaya çalışarak yaşıyordu.
Eylül, Nigar Hanım'dan dinlediği bu hüzünlü hikâyenin ardından derin bir iç çekti. Gözlerini pencereye dikerek mırıldandı:
"Desenize... Başarıya giden yolda bazen engelleri, o engelleri kaldırması gereken en yakınlarımız koyuyor. Hayatlarımız, acılarımız farklı olsa da hikâyelerimizde ne çok ortak yön varmış meğer."
Melike, yanına kadar gelen bu yeni kızın sözlerini tam olarak kavrayamayarak şaşkınlıkla yüzüne baktı:
"Anlamadım?"
Eylül, yüzüne çöken o hüzünlü bulutu hafif bir tebessümle dağıtmaya çalıştı ve elini uzattı:
"Bağışla, lafa öyle aniden girince kendimi tanıtmayı tamamen unuttum. Ben Eylül... Eylül Zade."
Melike, Eylül’ün uzattığı eli dostça sıktı ve yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi:
"Geçen gün sen bahçede otururken Nigar Hanım’la olan konuşmanıza istemeden de olsa kulak misafiri olmuştum. İnanır mısın, benim hikâyem de seninkine o kadar çok benziyor ki... Nigar Hanım da hep der ya zaten; 'Birbirinize destek olursanız, el ele verirseniz hayatta her şeyin üstesinden gelirsiniz,' diye. Ne dersin Eylül, seninle dertdaş olabilir miyiz?"
Eylül’ün gözleri parıldadı, bu yalnızlık ve çaresizlik hissinin ortasında ilk kez kalbinin ısındığını hissetti:
"Bundan ancak büyük bir mutluluk duyarım Melike."
"Ben de artık yeniden mutluluk duyabilirim dertdaşım Eylül..." dedi Melike tebessüm ederek. "Aslına bakarsan, ben de senin hikâyen hakkında az çok bilgi sahibiyim. Nigar Hanım bana senden bahsederken, 'Tıpkı senin gibi yaralı bir güvercin daha geliyor buraya, gidin ve birbirinize iyi bakın, birbirinizin yaralarını sarın,' demişti. Fakat hemen arkasından sıkı sıkı tembihlemişti; 'O sana kendiliğinden gelip içini dökmeden, sakın sen ona bir şey sorma, yaralarını deşme,' diye eklemişti. Ama sen... Sen kalbi o kadar güzel, o kadar temiz birisin ki, benim hikâyemi duyar duymaz hiçbir şey beklemeden bana geldin."
9. Bölüm
Hayatta ikinci bir şans yakalayanlar; bu sefer o çetrefilli yola sıfırdan, en baştan başlamazlar. Geçmişin açtığı yaralarla, yani büyük bir tecrübeyle adımlarlar geleceği.
Odanın sessizliğini Melike'nin meraklı ve sevecen sesi böldü:
"Ee Eylül, anlat bakalım... Senin hayallerin, geleceğe dair hedeflerin neler?"
Eylül’ün gözleri, bir an için geçmişin o hüzünlü hatıralarıyla dalgalandı. Derin bir nefes alıp içini döktü:
"Benim hayalim... Günün birinde, o asıl ait olduğumuz yere, aile yadigarı olan Güleryüz Gazinosu'nun başına geçmek. Ve orada, o sahnede, tıpkı annemin zamanında babamın gözlerinin içine bakarak söylediği gibi şarkılar söylemek. O mirası hak ettiği yere taşımak..."
Melike, dertdaşının elini samimiyetle sıktı:
"Umarım bir gün bu büyük hayalin ve şanlı hedefin gerçeğe dönüşür Eylül. İnancım tam..."
"Peki, ya senin?" dedi Eylül. "Senin var mı böyle yüreğini çarptıran bir hayalin, kendine koyduğun bir hedefin?"
Melike’nin yüzünde, tuvalin başına geçmiş bir sanatçının o mağrur ve kendinden emin ifadesi belirdi:
"Olmaz olur mu hiç? Ben, Türkiye'nin görüp görebileceği en güzel, en büyüleyici resimleri yapan, o parmakla gösterilen ressam olacağım. Ama asıl büyük hedefim ne biliyor musun? Tıpkı bizim gibi; içinde o okuma aşkıyla fırtınalar koparan ama engeller yüzünden okuyamayan, çaresiz bırakılan kızların en büyük dayanağı, en güçlü destekçisi olmak... Onların ellerinden tutup bu hayatta hak ettikleri en iyi yerlere gelmelerini sağlamak."
Eylül, Melike’nin bu asil ve güçlü duruşuna hayran kalarak gülümsedi:
"Melike... Sen gerçekten de adına yaraşır, o ismin ruhuna yakışır bir şekilde düşünüyorsun."
Melike kaşlarını hafifçe kaldırarak şaşkınlıkla sordu:
"Nasıl yani? Anlamadım."
"Melike, 'kadın hükümdar' anlamına gelir," dedi Eylül, gözlerinde hayranlık uyandıran bir parıltıyla. "Yani senin gibi asla pes etmeyen, zorluklar karşısında yılmayan, aldığı kararların sonuna kadar arkasında duran ve o kararların getirdiği tüm sonuçlara cesurca katlanan hükümdar bir kadın..."
Melike’nin yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi; dertdaşının bu derin bilgisi onu şaşırtmıştı:
"İlahi Eylül... Sen nereden biliyorsun bunu?"
"Benim isimlerin anlamlarına karşı doğuştan gelen bir hassasiyetim, merakım var," dedi Eylül, gözleri parlayarak. "Hayatımda yer eden, sevdiğim insanların isimlerinin ne anlama geldiğine mutlaka bakarım."
"Değişik ama bir o kadar da zarif bir hobin varmış doğrusu..."
Kızların bu samimi ve sıcak sohbeti, odanın kapısının usulca açılmasıyla bölündü. İçeriye her zamanki sevecen ve anaç tavrıyla Nigar Hanım adım attı. Gözlerini iki genç kızın üzerinde gezdirerek neşeyle sordu:
"Evet, benim güzel kızlarım burada baş başa vermiş ne yapıyorlarmış bakalım?"
Eylül, yüzündeki hüzünlü burukluğu gizlemeyerek cevap verdi:
"Geleceğe dair hayallerimizden, gerçekleştirmek istediğimiz hedeflerimizden bahsediyorduk Nigar Anne... Tabii ileride bir gün imkânımız olur da yeniden okul sıralarına, ait olduğumuz yere dönebilirsek..."
Nigar Hanım’ın yüzüne muzip ve müjdeli bir gülümseme yayıldı. Kapının eşiğinden onlara doğru yaklaşarak ellerini iki yanına açtı:
"O zaman derhal hazırlıklar yapılsın genç hanımlar... Müjdemi isterim, okula geri dönüyorsunuz!"
Nigar Hanım, iki genç kızın şaşkınlıktan büyümüş gözlerine bakarak babacan bir tavırla ekledi:
"Hayallerinize kavuşmanız, o hedeflere doğru yürüyebilmeniz için bir yerden başlamanız lazım, öyle değil mi?"
Eylül, umutla çarpan kalbine rağmen gerçeklerin ağırlığıyla başını hafifçe öne eğdi:
"Haklısınız Nigar Anne... Fakat bizim durumumuz ortada. Şu an kendi başımıza okula gidebilecek ne yasal bir durumumuz ne de maddi bir imkânımız var."
Nigar Hanım gülümsedi; arkasındaki sürprizin verdiği güvenle kızların omuzlarına dokundu:
"Siz hele bir kalkın, benim odama gelin bakalım. Orada daha rahat konuşuruz. Bunları detaylıca ele alır, el birliğiyle bir hal çaresine bakarız."
Kızlar merak içinde Nigar Hanım'ı takip ederek müdür odasının kapısından içeri adım attılar. İçeride şık giyimli, vakur duruşlu bir çift onları bekliyordu. Nigar Hanım odaya girer girmez neşeyle seslendi:
"Oooo... Bay ve Bayan Ketenci, hoş geldiniz! Bu ne güzel, ne anlamlı bir sürpriz böyle..."
Yaşlı adam, yüzündeki babacan tebessümle oturduğu koltuktan hafifçe doğrularak cevap verdi:
"Aslına bakarsan pek de sürpriz sayılmaz güzel kızım. Sığınma evindeki yardımcın Melek kızımız bizi arayıp durumdan haberdar etti. Sana daha önce de söylemiştik gerçi, ama iş yoğunluğundan ötürü sanırım tamamen aklından çıkmış. Bu sene eğitim masraflarını gönüllü olarak üstleneceğimiz o genç arkadaşlarımızın listesini bize gönderecektin, unuttun."
Nigar Hanım mahcup bir tebessümle elini göğsüne koydu:
"Çok haklısınız Cemil Amca, ne olur kusura bakmayın... Son zamanlarda buradaki işlerin yoğunluğu o kadar arttı ki inanın tamamen aklımdan çıkmış."
Nigar Hanım, odadaki gergin havayı dağıtmak istercesine ellerini birbirine vurdu:
"Ben hemen Melek’e sesleneyim. O gerekli dosyaları hazırlarken ben de size bir şeyler ikram edeyim. Ne ikram edeyim size, ne içersiniz?"
Cemil Amca, oturduğu koltukta hafifçe dikleşerek, "Bana sade bir kahve kâfi kızım," dedi. Eşi Özlem Teyze de sevecen bir ses tonuyla ona katıldı:
"Şekerli bir kahve de ben alayım kızım, zahmet olmazsa."
Nigar Hanım, odanın ortasında çekingen bir tavırla bekleyen iki genç kıza döndü:
"Kızlarım, ya siz ne içersiniz?"
Melike ve Eylül, sanki kırk yıllık bir dostluğun getirdiği o görünmez bağla, hiç duraksamadan aynı anda haykırdılar:
"Kivi çayı!"
Bu eş zamanlı cevap odada hafif bir tebessüm dalgası yarattı. Özlem Teyze, kızların bu sevimli haline bakıp Nigar Hanım’am döndü:
"Nigar, ben bu güzel kızlarımızı ilk kez görüyorum burada. Bizleri tanıştırmayacak mısın?"
"Tabii, hemen tanıştırayım..." dedi Nigar Hanım, gözlerindeki gurur dolu parıltıyla. Önce sağ tarafta duran kızı işaret etti: "Şu başta duran; sarı saçlı, mavi gözlü, fındık burunlu güzel kızım Melike Gülce. Kendisi yaklaşık üç ay önce aramıza katıldı. Aynı zamanda parmaklarının ucunda büyüleyici bir dünya taşıyan, muazzam bir resim yeteneğine sahip olan kızımızdır."
Ardından bakışlarını Eylül’e çevirdi, sesindeki şefkat daha da derinleşti:
"Onun hemen yanında oturan; kömür gözlü, esmer tenli, elma yanaklı kızım da Eylül... Onun da öyle duru, öyle dokunaklı bir sesi var ki şarkı söylediğinde insanın ruhuna işliyor."
Özlem Hanım’ın gözleri merakla parıldadı; Eylül’e doğru şefkatle eğilerek sordu:
"Öyle mi? Bize küçük bir şarkı söyler misin peki güzel kızım?"
Eylül utangaçça gülümsedi. Kalbi heyecanla çarpsa da sahneye yabancı olmayan o genleri çoktan harekete geçmişti bile. Başını hafifçe sallayarak, "Elbette söylerim," dedi.
Derin bir nefes aldı ve odadaki sessizliği Sezen Aksu’nun o hüzünlü ve duru şarkısı, Küçüğüm doldurmaya başladı. Sesi, sığınma evinin o soğuk odasını anında ısıtmış, dinleyenlerin ruhuna usulca dokunmuştu. Şarkı bittiğinde odada derin bir hayranlık sessizliği hüküm sürerken, Cemil Amca gözlerindeki buğuyu saklamaya çalışarak içtenlikle konuştu:
"Sesine, o güzel yüreğine sağlık kızım... Sezen Aksu bizim gençlik şarkıcımızdır, biz onun o naif şarkılarıyla büyüdük. Bak, sen şimdi öyle içten söyleyince koca bir gençlik bir film şeridi gibi gözlerimin önünde canlandı yeniden."
Tam o sırada kapı çalındı ve yardımcı Melek elindeki klasörlerle içeri girdi:
"Nigar Hanım, istediğiniz o dosyaları getirdim."
Nigar Hanım dosyaları teslim alıp masanın üzerine yerleştirdi; Ketenci çiftine doğru uzatarak konuştu:
"Buyurun Cemil Amca, Özlem Hanım... Bahsettiğim bu iki güzel kızımızın tüm resmi evrakları ve bilgileri bu dosyanın içinde yer alıyor."
Cemil Amca gözlüğünü burnunun üzerine yerleştirip belgelere hızla göz gezdirdi. Ardından eşine dönerek kendinden emin bir sesle fısıldadı:
"Doğru görmüşüm Özlem... Bizim bu sene eğitim masraflarını üstleneceğimiz, o geleceği parlak, yetenekli iki genç zaten tam karşımızda duruyor. Dosyaya bakılırsa onların haricinde burada otuz yaşın altında başka kimse de yok. Bu çocuklar artık bize emanet."
Cemil Amca’nın bu kesin ve koruyucu sözleri odada yankılanırken, Eylül ve Melike birbirlerine bakıp gözlerindeki yaşları tebessümle sildiler. Gelecek, sığındıkları bu soğuk duvarların ardında ilk kez parlak ve davetkâr görünüyordu. Kader, onlardan çaldığı her şeyi sanki bu sıcak odada, bu güzel insanların eliyle geri vermeye hazırlanıyordu.
Karanlık kış geride kalıyor, yaralı iki genç kızın hayatında yeni bir dönem fısıldıyordu. Ne de olsa kadim bir bilgenin de dediği gibi; bir çiçekle bahar gelmezdi belki, yalnız baharın o ilk ve muazzam başlangıcı, her zaman tek bir çiçekle başlardı.
Cemil Amca, elindeki dosyayı masanın üzerine usulca bırakırken sesindeki o babacan kararlılık odaya huzur yaydı:
"Anladım kızım, hiç merak etme. Pazartesi günü ilk iş olarak bütün o resmi işlemler halledilmiş olur. Şimdiden hayırlı olsun çocuklar... Bilin ki artık bu hayatta Cemil ve Özlem Ketenci adında, arkanızda dağ gibi duracak iki koruyucu aileniz daha var."
Özlem Hanım da eşinin sözlerini desteklercesine Nigar Hanım’a dönerek sevgiyle gülümsedi:
"Nigar kızım, bundan sonrası tamamen bizde... Ne zaman ne gerekir, bu güzel kızlarımızın neye ihtiyacı olursa her daim biz karşılayacağız. Eğitimleriyle de durumlarıyla da bizzat, en yakından alakadar olacağız. Onları kendi evlatlarımızdan ayırmayacağız."
Eylül ve Melike, gözyaşları içinde bu asil çifte bakarken odadaki o ağır çaresizlik kokusu yerini taze umutlara bırakmıştı. Nigar Hanım elini göğsüne koyarak minnetle fısıldadı:
"Çek teşekkür ederiz efendim... Bu karanlık günlerde kızlarımızın, bizlerin hayatında böylesine güçlü bir umut ışığı olduğunuz için minnettarız."
10. Bölüm
Zaman, yaralı ruhların sabırla ördüğü o sessiz kozayı en nihayetinde muazzam bir başarı hikâyesine dönüştürmeyi severdi.
Ketenci ailesinin kanatları altında geçen yoğun, disiplinli ve inanç dolu ayların meyvesi nihayet toplanıyordu. Melike, o parmaklarının ucundaki mucizevi dünyayı tuvale dökerek girdiği çetin yetenek sınavlarını birer birer altüst etmişti. İstanbul’un köklü tarihiyle ve sanat eğitimiyle en iyi okullarından biri olan Galatasaray’a, jürinin hayranlık dolu bakışları arasında birincilikle kabul görmüştü. Hayalleri artık o tarihi binanın duvarlarında yankılanıyordu.
Aynı esnada Eylül de boş durmamıştı. Sahne tozuyla büyüyen o asil genleri ve ruhu titreten duru sesi sayesinde, Türkiye’nin en saygın sanat yuvalarından biri olan Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin kapılarını ardına kadar aralamıştı. Artık kaderin o asık çehresi değişiyor, hayat onlara unuttukları o güzel ve güneşli günlere kocaman bir "merhaba" demeleri için yeniden doğuyordu.
Kendilerini eğitimin, sanatın ve üretmenin o büyüleyici ritmine öyle bir kaptırmışlardı ki koca yıllar akıp gitmiş, mezuniyet günü gelip çatmıştı. Bu süreç, iki dertdaş için sanki göz açıp kapayıncaya kadar kısa, rüya gibi bir zaman dilimi olmuştu. Dünün ürkek, korkmuş ve sığınma evinin duvarları arasına sıkışmış kızları; şimdi geleceğe güvenle bakan iki güçlü kadındı artık. Okul sıralarını başarıyla geride bırakmış, diplomalarını ellerine alarak iş hayatının o çetin basamaklarına ilk adımlarını atmışlardı.
Tabii tüm bu zaman zarfında arka planda işleyen başka çarklar da vardı. Kanatları altına aldıkları bu iki genç kızın geçmişini, başlarına gelen felaketleri inceden inceye araştıran Cemil Bey ve Özlem Hanım, nihayet Eylül’ün o yürek burkan hayat hikâyesini tüm detaylarıyla öğrenmişlerdi.
Eylül, kendisine sunulan bu ikinci şansı, okulunu birincilikle bitirip mezuniyetini muazzam bir başarıyla taçlandırarak ödemişti. Şimdi sıra, Ketenci ailesinin ona yapacağı o büyük, asıl sürprize gelmişti. Cemil Bey, Eylül'ün bu gurur tablosu karşısında harekete geçti. Genç kızın hakkı olan, babasından ve dedesinden kalan o şanlı aile yadigârı mekânı, tamamen yasal prosedürler çerçevesinde Haluk Ekşici ve Pınar Çukurhisar belasından söküp kurtarmanın o hukuki yolunu nihayet bulmuştu. Ve o kutsal emaneti yasal yollarla onların ellerinden adeta söküp almıştı.
İşin en garip yanı, o güne kadar etrafa dehşet saçan, acımasızlıklarıyla nam salmış bu iki kötülük abidesi üvey kardeşin, gazinoyu geri almak adına en ufak bir karşı girişimde bile bulunmaya cesaret edememesiydi. Çünkü çok sert bir kayaya çarpmışlardı. Karşılarındaki Cemil Ketenci, aslında sıradan bir iş adamı değil; geçmişte İstanbul’u İstanbul yapan, yeraltı ve yer üstü dünyasına racon kesen, onu tanımayanların bu şehirde asla barınamayacağını sert bir şekilde belleten eski, efsanevi demirbaşlardan biriydi. Tabii bu gizemli gerçeği, bunca yıldır sığınma evini yöneten Nigar Hanım dahil olmak üzere etraflarındaki hiç kimse bilmiyordu. Cemil Bey, sessiz gücünü bu kez adalet için kullanmıştı.
Sonunda; arkasında koca bir dram, gözyaşı, çile ve meşakkat dolu karanlık yollar bırakan Eylül Zade, o çok özlediği, anne ve babasının ruhunu taşıyan aile yadigârına yeniden kavuşmuş oldu. Artık o ışıl ışıl parıldayan tabelada yepyeni bir isim yazıyordu: Güleryüz Gazinosu'nun hem mutlak sahibi hem de o büyüleyici sahnesinin Assolisti Eylül Zade... Tıpkı geçmiş zamanlarda, güzeller güzeli annesi Cansu'nun da o kutsal sahneye çıkıp birbirinden dokunaklı, birbirinden güzel şarkılar fısıldayarak dinleyenlerin kalbinde silinmez tahtlar kurduğu gibi; şimdi Eylül de o asil sesiyle milyonların gönlünde taht kurmaya geliyordu.
11. Bölüm
İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı...
Eylül, küllerinden doğarak aile yadigârı Güleryüz Gazinosu'nu nihayet devralmıştı. O şanlı mekânın kapılarını yeniden sanata ve hayata açtığı o ilk heyecan dolu gecede, sergileyecejği ilk ve en büyük vefa örneğini hazırlamıştı. O görkemli gecede yankılanacak tüm melodileri, tüm şarkıları, en özel şeref konukları olarak en önde ağırladığı misafirlerine; yani İstanbul Kadın Huzurevi'nin o metanetli sakinlerine armağan etmişti. Oraya "sığınma evi" demiyordu artık; çünkü kalbi güzel Nigar Hanım ona oranın bir sığınak değil, ruhların dinginliğe erdiği bir "huzurevi" olduğunu bizzat öğretmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, kuliste duygu dolu anlar yaşanıyordu. Nigar Hanım, gözlerindeki gurur yaşlarını silerek Eylül ve Melike’nin ellerini sıkıca tuttu. Sesi titreyerek konuşmaya başladı:
"Benim güzel kızlarım... İkinizi de o kapıdan içeri ürkek adımlarla ilk girdiğiniz, sizi ilk tanıdığım o andan itibaren çok sevmiş ve size tüm kalbimle inanmıştım. Şimdi durduğumuz bu muazzam noktada bir kez daha çok net görüyorum ki; birine inanmak, gerçekten de başarmanın yarısıymış. Siz ne kendinize olan inancınızı kaybettiniz ne de hayata küstünüz. Siz başardınız güzel kızlarım... Sizleri canı gönülden, tüm ruhumla kutluyorum."
Nigar Hanım başta olmak üzere, Cemil Bey ve Özlem Hanım’ın da kalplerini dolduran ortak duygu tam olarak buydu. İnanç, sabırla birleştiğinde en çetin duvarları bile yıkardı ve nitekim dedikleri gibi olmuştu; o ürkek kızlar en nihayetinde başarmıştı.
Başarı rüzgârı sadece Eylül için değil, Melike için de ardı ardına esiyordu. Yeteneği kulaktan kulağa yayılan Melike, ülkenin en ünlü ressamlık ajanslarından birinden reddedilemeyecek kadar iyi bir iş teklifi almış ve hayallerini tuvale dökeceği o profesyonel dünyada çalışmaya başlamıştı.
Ancak hayatları ne kadar parıldarsa parıldasın, önlerine ne kadar büyük fırsatlar çıkarsa çıksın, bu iki dertdaş birbirlerinden asla ayrılmadılar. Şehrin güzel bir semtinde bir araya gelip ev arkadaşı oldular ve tıpkı sığınma evinin o dar odasındaki gibi hayatın yükünü yine omuz omuza sırtlandılar. Gece yarılarına kadar süren sohbetlerinde, birbirlerine her daim en büyük sığınak ve en güçlü destek olmaya devam ettiler; zaten bu hikâyenin en güzel, en asil yanı da buydu.
O soğuk sığınma evinde, ilk tanıştıkları gün o kimsesizliğin ortasında birbirlerine nasıl kol kanat gerdilerse, şimdiki o parıltılı hayatlarında da hâlâ aynı samimiyetle birbirlerine sarılıyorlardı. Zaman akıyor, etraflarındaki koşullar ve hayatın sunduğu şartlar durmaksızın değişiyordu. Fakat bu amansız değişimin ortasında sabit kalan, zamana meydan okuyan tek bir şey vardı: Bu iki dertdaşın kalplerinde büyüttükleri, birbirlerine duydukları o sarsılmaz sevgi ve sonsuz saygı...
Hafta sonlarını o huzurlu evlerinde, sessizce dinlenerek geçirmek Eylül’ün en büyük hobisi, adeta sığınağı haline gelmişti. Yoğun iş temposunun ardından evde geçirilen o sakin saatlerin tadını çıkarıyordu; ta ki sıradan bir cumartesi günü, Melike’nin neşeyle kapıdan içeri dalışına kadar... Melike, adeta bulutların üzerinde uçuyor gibiydi. Ağzı kulaklarına varacak derecede büyük bir mutlulukla, gözleri parıldayarak salona girdiğinde evdeki o dingin hava ansızın değişiverdi.
Melike, heyecanından yerinde duramayarak çantasını bir kenara fırlattı ve nefes nefese haykırdı:
"Eylül! Çabuk gel buraya, sana çok ama çok önemli bir şey söyleyeceğim!"
Eylül, elindeki kahve kupasını masaya bırakıp dertdaşının bu hallerini şaşkın ve muzip bir tebessümle izlemeye başladı:
"Ne oldu, hayırdır bu ne hal?"
"Kaan..." dedi Melike, kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarparken. "Kaan bana az önce evlenme teklif etti!"
Eylül kaşlarını hafifçe çatarak duraksadı, zihninde isimleri taradı:
"Kaan mı? Kaan kim kızım?"
Melike utangaç bir tavırla saçlarını kulağının arkasına itti, yanakları al al olmuştu:
"Bizim Da Vinci Ressamlık Ajansı'nda yönetici asistanlığı yapıyor ya, hani bahsetmiştim. İşte o Kaan!"
Eylül heyecanla arkadaşının ellerini tuttu, gözleri parladı:
"İnanmıyorum! Ee, peki sen ne dedin? Kabul ettin mi?"
Melike mahcupça başını öne eğdi, dudaklarını ısırdı:
"Şey... Heyecandan ve şaşkınlıktan tek bir kelime bile edemedim ki... Yanından öylece koşarak ayrıldım ve soluğu doğrudan evde, senin yanında aldım."
Eylül, duydukları karşısında gözlerini hayretle açarak elini ağzına götürdü:
"Ne yaptın, ne yaptın sen?"
"Ne yapayım, işte öylece eve geldim."
"Kızım, çocuğa bir cevap vermedin mi yani? Koskoca evlenme teklifine?"
Melike, mahcup bir çocuk gibi omuzlarını silkti; gözleri hâlâ o anın büyüsüyle parıldıyordu:
"Yok... İnanır mısın, o an o kadar mutlu, o kadar şaşkın oldum ki ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü... Çünkü ben de bir süredir ondan gizliden gizliye hoşlanıyordum."
Eylül, arkadaşının bu çocuksu heyecanına dayanamayıp kahkahayı bastı; ardından sitemkâr ama sevecen bir sesle üsteledi:
"Demek çocuktan deli gibi hoşlanıyordun ve o sana hayatının teklifini sunduğunda bunu ona itiraf etmek yerine, arkana bakmadan oradan koşarak uzaklaşmayı seçtin, öyle mi Melike?"
"Evet, aynen öyle yaptım..."
"Aferin sana gerçekten!" dedi Eylül, Melike’nin omzuna hafifçe dokunarak. "Vakit kaybetmeden gidip bir an önce çocukla düzgünce konuşmalısın. Çünkü senin o panikle kaçıp gitmeni, onu reddettiğin şeklinde yorumlayıp yanlış anlamış olabilir. Zavallı çocuk kim bilir ne haldedir şimdi."
Melike, arkadaşının haklı uyarısıyla derin bir nefes aldı; zihnindeki taşlar yerine oturmuştu:
"Doğru söylüyorsun aslında, çok haklısın. Yarın sabah işe gidince ilk iş onunla baş başa konuşup durumu düzelteceğim."
Odanın içindeki o tatlı heyecan dalgası usulca durulurken, Melike muzip bir bakışla Eylül’e doğru eğildi. Gözlerini kısarak sordu:
"Eee... Hep beni konuşacak değiliz ya dertdaş? Sende var mı asıl bir şeyler? Yok mu bir gönül meselesi?"
Eylül’ün yüzünde, sahne ışıklarının bile gizleyemeyeceği türden, gizemli ve hafif utangaç bir tebessüm belirdi. Bakışlarını kaçırarak mırıldandı:
"Şey... Aslında iki, üç akşamdır Güleryüz Gazinosu'na gelen, hep en öndeki masada oturan beyaz takım elbiseli, uzun boylu biri var. Gerçekten çok hoş, etkileyici birisi ama kimdir, necidir inan hiç bilmiyorum. Üstelik sahnedeyken her defasında bana kırmızı bir gül gönderiyor. Eğer bir kez daha o masada boy gösterir ve gül yollarsa, bu sefer hiç çekinmeyeceğim; gidip karşısına doğrudan onunla konuşacağım."
Melike, arkadaşının bu ani cesareti karşısında gözlerini büyüterek hemen araya girdi:
"Saçmalama Eylül! İlk adımı hiçbir hanımefendi atmaz, bırak önce o centilmenlik edip sana gelsin."
Eylül, arkadaşının bu geleneksel tavrına muzipçe bir kahkaha patlattı:
"Öyle mi diyorsun çok bilmiş Melike Hanım? Sen benim annemle babamın nasıl evlendiğini, o büyük aşkta ilk kimin ilan-ı aşk ettiğini, kimin açıldığını biliyor musun sanki?"
Melike’nin merakı iyice uyanmıştı, şüpheyle gözlerini kıstı:
"Annen deme sakın..."
"Aynen öyle, annem tabii ki!" dedi Eylül, başını gururla yukarı kaldırarak. "Üstelik sadece babama açılmakla kalmamış, gidip bunu dedeme, yani kendi babasına gümbür gümbür söylemiş. Anlayacağın dertdaş; ben o cesur kadının, Cansu Güleryüz Zade'nin kızıyım! Eğer birinden gerçekten hoşlanırsam da seversem de saklanmam; gider, gözlerinin içine bakar ve bunu hiç çekinmeden söylerim!"
Ertesi akşam Güleryüz Gazinosu her zamanki gibi ışıl ışıldı. Eylül, sahne performansını alkışlar eşliğinde bitirip kulise geçtiği sırada, mekânın garsonlarından biri elinde kocaman, kıpkırmızı güllerle içeri girdi:
"Eylül Hanım, bu çiçekleri size sahnenin tam karşısındaki o masada oturan beyefendi gönderdi. Ayrıca bu notu da bizzat size iletmemi rica etti."
Eylül, kalbinin ritmini değiştiren o zarif kâğıdı garsonun elinden aldı. Heyecanla katını açtığında, kâğıttan etrafa yayılan hafif parfüm kokusuyla birlikte şu büyüleyici satırlar döküldü gözlerinin önüne:
"Cüretimi mazur görün... Güzelliğiniz ve o eşsiz sesiniz karşısında öyle büyülendim, öyle sarsıldım ki... Siz sahnede o masum şarkıları her söylediğinizde, sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar birer birer avucunuza diziliyor. Bu dünyalar güzeli çehrenizi gören ay ansızın tutuluyor, güneşin o parlak ışığı bile kıskançlıktan sönüyor adeta. Eğer siz de lütfedip kabul buyurursanız, sizinle baş başa bir acı kahve içmeyi çok isterim."
Genç kız notu göğsüne bastırdı. Melike'nin dün akşamki "İlk adımı hiçbir hanımefendi atmaz," sözleri zihninde yankılansa da o, damarlarındaki Cansu Güleryüz asaletini ve cesaretini bir kez daha dinlemeyi seçti. Yüzünde kararlı, mağrur bir tebessümle başını kaldırıp bekleyen garsona döndü:
"O beyefendiye aynen şu sözlerimi ilet lütfen: 'Bu akşam saat tam 23.00’te, Galata Kulesi’nin önünde olacağım.'"
Daha adını bile bilmediği, kim olduğunu, nereden geldiğini henüz çözemediği ama o karanlık kalabalığın içinde ilk gördüğü andan itibaren içinde derin bir yakınlık hissettiği bu gizemli insanı daha yakından tanımak için tam sözleştikleri saatte tarihi Galata Kulesi'nin önündeydi.
Oraya vardığında, kuleyi aydınlatan sarı ışıkların altında tam da tahmin ettiği gibi bir silüetle karşılaştı. Üzerinde yine o jilet gibi duran, asil beyaz takım elbisesi vardı; ceketinin yakasına ise adeta bir imza gibi kıpkırmızı bir gül iliştirilmişti. Karşısında tüm zarafetiyle duran bu adam, Sarp Alptekin’den başkası değildi. Sarp, henüz genç kıza kendini resmi olarak tanıtmamış, ismini fısıldamamıştı; fakat Eylül, daha ilk andan itibaren kalbinin o masum sesini dinlemiş, onun ruhu temiz, iyi biri olduğuna tüm kalbiyle inanarak bu randevuya adım atmıştı.
Sarp, genç kızın yaklaştığını görünce yüzünde son derece nazik ve büyüleyici bir tebessümle şapkasını hafifçe öne eğerek selam verdi:
"Merhabalar hanımefendi, hoş geldiniz."
Eylül, annesinden miras kalan o asil ve kendinden emin duruşunu bozmadan, muzip ama mesafeli bir bakışla adamın gözlerinin içine baktı:
"Merhaba beyefendi... Görünen o ki siz beni, sahnemi ve hayatımı gayet iyi tanıyorsunuz. Fakat ne yazık ki ben, tam şu an karşımda duran sizin hakkınızda en ufak bir bilgiye bile sahip değilim. Umarım bu büyülü İstanbul akşamında, nihayet kendinizi bana layıkıyla tanıtarak bendeki bu karanlık sayfaları aydınlatırsınız?"
Sarp, bu zekice ve vakur davet karşısında hafifçe başını eğdi; sesindeki o kadife tonla cevap verdi:
"Tabii ki hanımefendi, memnuniyetle..."
Sarp, Galata’nın esintili gecesinde gözlerini Eylül’ün gözlerinden ayırmadan, sesine güven veren bir ton katarak konuşmaya başladı:
"Ben Sarp Alptekin... Türkiye milli tekvando sporcusuyum [sports]. Aslında sizin o can verdiğiniz mekânın hemen yüz metre ilerisinde bir spor salonum var; yani çok yakın bir komşuyuz. Bir gün, tamamen tesadüfler eseri Güleryüz Gazinosu'nun kapısından içeri adım atarken gördüm sizi. Sadece bir anlık bir kesitti ama o günden beri, her akşam kalbimde sizi yeniden görebilmek umuduyla o salondan içeri giriyorum. Her defasında o eşsiz sesinizden dökülen güzel şarkıları dinlemek, ruhumu dinlendiriyor. Umarım bu sessiz hayranlığımla size bir rahatsızlık vermiyorumdur?"
Eylül’ün dudaklarında beliren hafif şaşkınlık tebessümünü gören Sarp, sözlerine biraz muziplik, biraz da bir sporcunun o net ve dürüst duruşunu katarak devam etti:
"Emin olun, benden rahatsız olacağınızı sezinlesem, sizi böyle bir durumun içinde bırakarak asla rahatsız etmezdim. Ama lafı hiç dolandırmayacağım, açık konuşayım... Sizi ilk gördüğüm o albumsiden beri çok beğendiğim, aklımdan çıkaramadığım için sizinle yan yana gelip, kelimelerin ardına sığınarak dürüstçe tanışmak istedim. Bu büyülü geceye, bu tarihi kulenin gölgesine geliş niyetim de tam olarak buydu işte..."
12. Bölüm
Aşk öyle güçlü, öyle tılsımlı bir büyüdür ki; imkânsız görüneni gerçek kılmak, olmazları oldurmak için ne kural tanır önünde ne de bir kanun...
Eylül Zade, o gece Galata'nın gölgesinde duruşuyla ve cesaretiyle tam anlamıyla annesinin kızı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Sarp ile o büyülü İstanbul akşamında yaptıkları dürüst konuşmanın ardından, yüreklerini birbirine mühürleyerek çok güzel, huzurlu bir birlikteliğe adım attılar.
Madalyonun diğer yüzünde ise işler pek umulduğu gibi gitmiyordu. Melike'nin büyük bir heyecanla başlayan Kaan macerası, ne yazık ki araya giren aşırı ve yıpratıcı kıskançlık krizleri yüzünden daha doğru dürüst başlar başlamaz trajik bir şekilde noktalanmıştı. Yaşadığı bu ani hayal kırıklığının ardından Melike, kalbinin kapılarını sıkı sıkıya kilitlemiş ve gönül defterini şimdilik açılmamak üzere rafa kaldırmıştı. Kendini tamamen tuvaline ve resimlerine adamıştı.
Zaman su gibi akıp geçmiş, Eylül ve Sarp'ın ilişkisinde üçüncü ay geride kalmıştı. Bir akşam baş başa oturdukları sırada Eylül, içini kemiren o sessizliği bozarak Sarp'ın gözlerinin içine baktı. Sesindeki ciddi ama sevgi dolu tonla sordu:
"Sarp... Yaklaşık üç aydır, hayatın tüm koşturmacasına rağmen çok güzel bir şekilde birlikteyiz. Fakat fark ettim ki bugüne kadar geçmişimiz ya da ailelerimiz konusunda bana tek bir kelime bile etmedin. Neden saklanıyorsun, neden bu konuyu hiç açmıyorsun?"
Sarp, derin bir iç çekerek bakışlarını masaya indirdi. Sesindeki o her zamanki dik duruş, yerini derin bir burukluğa bırakmıştı:
"İşte benim hikâyem de kısa ve net olarak bu, sevgili Eylül... Sana bugüne kadar bir şeylerden bahsetmeyişim, senden bir şeyler saklamak ya da anlatmak istemediğimden değil; inan bana, anlatmaya değer bir hikâyem olmadığı için... Tam da bu yüzden, o çetin geçmişi deşmemek adına üç aydır sana ailene dair ne bir soru sordum ne de senin bana soru sormanı sağlayacak bir ortam oluşturdum. Eğer bugün sen doğrudan bu soruyu karşıma dikip yöneltmeseydin, belki de ömrümüzün sonuna kadar bu konu hakkında tek bir kelime bile konuşmadan öylece geçip gidebilirdik."
O an Eylül, karşısındaki adamın ruhuna çöken gölgeyi çok daha net anlamıştı. "Aile" kelimesi dudaklarından döküldüğü anda Sarp'ın gözlerinde beliren o ani karanlığın ve saklamaya çalıştığı kırgınlığın, aslında ne kadar derin ve can yakıcı bir yara olduğunu hissetti.
Bu, dünyadaki en ağır yalnızlıktı belki de... Var olduğunu, bir yerlerde nefes aldığını bildiğin; fakat hayatın boyunca şefkatini, varlığını ve sıcaklığını bir an bile hissetmediğin bir aile... Sarp için bu kavram, sadece dilde dolaşan içi boş bir söylemden, resmi bir kelimeden ibaretti artık.
Eylül de aslında geçmişin yaraları söz konusu olduğunda Sarp'tan pek farksız sayılmazdı. Yine de onun hikâyesinde, içini biraz olsun ısıtan küçük bir teselli vardı: Kendi ailesi, her ne olursa olsun onu hiçbir zaman tamamen bir başına, ıssızlığın ortasında bırakıp gitmemişti. Gerçi annesinin yüzünü bir kez olsun görememiş, kokusunu içine çekememişti... Dahası, ömrünün ilk yıllarında babasının, annesinin feci ölümünden ötürü onu gizliden gizliye sorumlu tutmasını ve uzun süre bağrına basıp kabullenmeyişini de unutamıyordu.
Fakat tüm bu acı hatıralar bir kenara bırakılacak olursa, babası yolun sonuna doğru, yani o trajik şekilde hayatına son vermeden hemen önce biricik kızı için amansızca mücadele etmişti. Onu koruyabilmek, kurtarabilmek için çabalamıştı. Belki o karanlık çarkların arasında kalıp başaramamış, trajik bir sona kurban gitmişti; ama hiç olmazsa o çaresizliğin içinde denemiş, bir baba olduğunu son nefesinde kanıtlamıştı. İşte bu düşünce, Eylül'ün kalbindeki sızıyı bir nebze olsun hafifletiyordu.
13. Bölüm
Zihnin labirentlerinde kaybolup mantığın o soğuk kurallarına teslim olmak yerine; kalbinin fısıltılarına kulak verip onun sesini dinleyenler, er ya da geç, bir gün mutlaka o hak ettikleri mutlak mutluluğu yakalayacaklardır.
Eylül, masanın üzerinden uzanıp Sarp'ın ellerini sımsıcak tuttu. Gözlerinin içine sevgiyle bakarak fısıldadı:
"Biliyor musun Sarp... Aslında gerçek bir aile olabilmek için o soğuk kan bağlarına değil, ruhları birbirine mühürleyen can bağlarına ihtiyaç vardır. Eğer bir insana tüm kalbinle, saf bir sevgiyle bakabiliyorsan, aradaki mesafeler ne olursa olsun o insanla ruh ikizisindir, yakınsındır artık. Fakat içinde ufacık bir sevgi kırıntısı bile taşımadan, sırf aynı soyadı taşıdığın için kan bağın olan o insanlara karşı asla böyle derin bir yakınlık duyulamaz. Bunun dünyadaki en güzel, en somut örneği de tam olarak biziz, farkında mısın?"
Genç kız, Sarp'ın yüzünde beliren o hayranlık dolu ifadeyi izlerken sesini daha da yumuşattı:
"Hiç hesapta kitapta, planlarda yokken beni o gazino sahnesinde görüp peşimden geliyorsun. Üstelik o gün geldiğin mekânda, ömrün boyunca daha önce asla bulunmadığını, o dünyaya tamamen yabancı olduğunu da bizzat söylemiştin bana. İşte bu, insanın sadece mantığıyla açıklayamayacağı, karşındaki ruhun içinde doğrudan kendine ait gizli bir parçayı bulduğun için sergilediğin o akıl dışı, o şairane davranışlardan biri... Yani sevgilim, sen o gürültülü mekâna adımlarınla değil, doğrudan kalbinle geldin. Daha doğrusu, senin o yorgun kalbin bu hayatta sığınacağı gerçek evini arıyordu. O evde... Tıpkı senin o yaralı kalbine benim ansızın yerleşip gelişimi hissettiğim gibi, senin de benim kalbime gelişindi."
Sarp, aldığı bu derin ve anlamlı cevap karşısında büyülenmiş gibi kalakaldı. Eylül'ün ellerini daha sıkı tutarak yüzünde samimi bir tebessümle mırıldandı:
"Haklısın... İnan bana hayata hiç bu pencereden, böyle güzel düşünmemiştim sevgilim. O zaman artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Sen benim evime, ben senin evine... En nihayetinde birlikte ortak evimize, birbirimizin kalbine hoş geldik."
Tam o sırada Eylül’ün çantasından yükselen telefon melodisi bu büyülü sessizliği usulca böldü. Ekrandaki ismi gören Eylül, "Melike arıyor, bir bakayım ne istiyormuş," diyerek izin istedi. Sarp anlayışla başını salladı:
"Tabii, konuş sen. Ben buradayım, bekliyorum."
Eylül telefonu kulağına götürür götürmez, Melike’nin o her zamanki heyecanlı ve telaşlı sesi odada yankılandı:
"Eylül, çabuk dinle beni! Akşama Nigar Hanım’ın evine yemeğe davetliyiz. Cemil Amca ile Özlem Teyze de geliyor larmış. Ben de seni 'Sakın fazla geç kalma, erkenden orada olalım,' diye uyarmak için aramadım. Ha, bu arada... Sıkı dur, Sarp da davetli akşama, ona göre!"
Eylül şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı; Sarp’a kaçamak bir bakış fırlatarak sesini alçalttı:
"Sarp nasıl davetli olabilir ki Melike? Sarp’ı şu koca şehirde senden başka bilen mi var Allah aşkına?"
Melike telefonda kıkırdayarak sinsi bir neşeyle cevap verdi:
"Valla orasını bilmem ama bugün itibarıyla Nigar Hanım da durumdan haberdar oldu ve inanılmaz sevindi. Tabii bu güzel haberi senin gibi en yakınından değil de benden öğrendiği için ilk başta hafiften bir bozuldu, sitem etti ama neyse... Sonuç olarak, 'Akşama o delikanlı da mutlaka davetli, buraya gelecek,' dedi. Yani anlayacağın dertdaş, akşama birlikte geleceksiniz; kaçışınız yok, emir büyük yerden!"
Akşam saatlerinde Nigar Hanım'ın evinin kapısı çaldığında, içeride tatlı bir telaş "Eee... Şey, biz gelirken yolda içecek bir şeyler almıştık Nigar Anne, müsaadenizle şunları mutfağa bırakayım."
Salondan onlara doğru yaklaşan Melike, muzip bir bakışla atıldı:
"Eylül, sen bana mutfakta yardım et istersen, hadi gel."
Eylül, Melike’nin kendisini yalnız bırakmak istemeyen o sinsi niyetini sezerek gözlerini kıstı ve fısıldadı:
"İlahi Melike, canım Sarp yanında ya işte; sen onunla kalıp konuşsana rahat rahat. Ne diye mutfağa geliyorsun?"
"Yok yok, sen gel dertdaş, seninle birlikte yerleştiririz şu aldıklarımızı," dedi Eylül, sesini alçaltarak. "Hem Sarp bugün çok yoruldu zaten; spor salonundan çıktı, üstüne bir de buraya gelene kadar poşetlerin hepsini o tek başına taşıdı. Biraz dinlensin salonda."
Melike, arkadaşının bu aşırı düşünceli haline dayanamayıp kıkırdadı; sesini tüm salonun duyabileceği şekilde bilerek yükseltti:
"Tamam tamam, geliyorum koca reis! Aman, hiç de kıyamazmış, nasıl da düşünürmüş sevgilisini..."
Eylül, salonda oturan Cemil Amca ve Özlem Teyze'nin duymasından çekinerek arkadaşını susturmaya çalıştı. Dişlerinin arasından tatlı bir sitemle mırıldandı:
"Melikeciğim... Canım, bir tanecik kardeşim... Gelsene artık mutfağa, hadi ama hadi, çok uzattın!"
Melike ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı, yüzündeki o neşeli tebessümle mutfak tezgâhına doğru adımladı:
"Tamam yahu, patlama, geliyorum işte!"
Eylül, mutfak kapısını arkasından usulca kapatıp Melike’yi tezgâha doğru sıkıştırdı. Sesini kısarak sahte bir öfkeyle fısıldadı:
"Gel buraya sen, gel bakalım... Ne diye gidip her şeyi Nigar Hanım’a yetiştiriyorsun? Bak, kadıncağız davet etti, Sarp’as da resmen emrivaki oldu. Çocuk utancından ne yapacağını şaşırdı."
Melike, elindeki bardakları kurulamaya devam ederken omuzlarını dikleştirdi, kendinden emin bir şekilde gülümsedi:
"Kötü mü yaptım yani, ne güzel işte! Sayemde erkenden aileye dahil olmuş oldu delikanlı. Eğer işi senin o çekingenliğine bıraksaydık, aradan yıllar geçerdi de yine tek bir kelime edip durumu açamazdın. Muhtemelen evleneceğiniz gün, nikâh salonunda öğrenirlerdi her şeyi."
Eylül, arkadaşının bu haklı tespiti karşısında gözlerini devirdi:
"Öyle mi dersin, çok bilmiş Melike Hanım?"
"Evet, aynen öyle canım, hiç itiraz etme boşuna."
Kızların bu keyifli, gizli mutfak hesaplaşması, salondan yükselen o gür ve babacan sesle bölündü. Cemil Bey, sofranın başından onlara sesleniyordu:
"Kızlar, neredesiniz yahu? Hadi, sofraya geçiyoruz artık. İçecekleri de kapıp gelin bakalım."
Eylül hemen mutfak kapısını aralayıp içeriye doğru seslendi:
"Geliyoruz Cemil Amca, hemen geliyoruz!"
İçecek şişelerini ve bardakları kapıp salona geçtiklerinde, donatılmış o muazzam sofranın etrafında herkes yerini almıştı. Cemil Bey, masanın başköşesinde vakur ve gururlu bir duruşla dikiliyordu. Herkes sandalyesine yerleşip tabaklar doldurulduğunda, yaşlı adam bardağını hafifçe havaya kaldırarak boğazını temizledi:
"Yemeğe başlamadan evvel, şöyle bir iki kelime etmek bu sofranın şanındandır, âdettendir..." dedi. Gözlerini masadaki her bir yüzde sevgiyle gezdirdi. "Sevgili ailemizin çok değerli üyeleri... Bu akşam bizi burada bir araya getiren, hayatımızın en karanlık günlerinde o şefkatli elleriyle hepimize adeta bir gelecek öncülüğü yapan Nigar Hanım başta olmak üzere; varlığınızla her biriniz bu ihtiyar kalbimi çok mutlu ettiniz. Umarım can bağlarıyla örülmüş bu güzel ailemiz, her geçen gün sevgiyle artarak büyür ve daha da güzelleşir. Hepinize afiyet olsun, şifa olsun..."
Eylül, Cemil Bey'in içten konuşmasının ardından bardağını usulca masaya bıraktı ve gözlerindeki minnet duygusuyla yaşlı adama gülümsedi:
"Bu güzel konuşmanız ve yürekten temennileriniz için çok teşekkür ederim Cemil Amca. Eğer müsaadeniz olursa, bu anlamlı gecede ben de birkaç kelime etmek isterim."
Cemil Bey, babacan bir tavırla başını sallayarak genç kıza baktı:
"Elbette güzeller güzeli kızım, tüm sofra seni dinliyoruz, buyur."
Eylül derin bir nefes aldı. Masadaki her yüze tek tek bakarken sesindeki o buğulu ve naif ton odayı kapladı:
"Bizleri o en çaresiz, en karanlık günlerimizde karşılayan; bana bu hayatta hiç tatmadığım o kutsal anne sevgisini ilk kez hissettiren canım Nigar Anneme sonsuz teşekkür ederim... Sonrasında, hayallerimizin peşinden gidebilmemiz için önümüzdeki tüm kapıları açan, eğitim hayatımızda dimdik arkamızda durarak bizleri buralara, bu başarılı günlere kadar getiren Cemil Amca ve Özlem Teyze, iyi ki varsınız..." Genç kız, bakışlarını masanın diğer ucunda oturan sevgilisine çevirdi. Gözleri aşkla parıldıyordu. "Ve son olarak... Beni o yaralı, ürkek halimle alıp kendi kalbinin en güzel köşesine koyan; o kalbi benim için sıcacık bir sevgi yuvasına dönüştüren sevgilim Sarp'a... Sana da tüm kalbimle teşekkür ederim."
Eylül tam yerine oturacakken, Melike masanın altından onun ayağına hafifçe vurarak sahte bir alınganlıkla araya girdi:
"Eee dertdaş? Herkese methiyeler düzdün de beni unuttun ama? Aşk olsun!"
Eylül, ruh ikizine sevgiyle bakıp elini onun elinin üzerine koydu; sesini daha da yumuşattı:
"İlahi Melike... Sen beni ben yapan, bu hayatta en önemli, en sarsılmaz değersin canım arkadaşım. Bunu artık kelimelerle buraya dökmeme, söylememe gerek bile duymuyorum; sen zaten buradasın."
Melike, duyduğu bu sözlerle gururla gülümsedi, omuzlarını dikleştirip başını salladı:
"Hadi öyle olsun bakalım, bu seferlik yuttum."
Eylül de ona göz kırparak tatlı bir neşeyle ekledi:
"Öyle zaten, aksini düşünen mi var?"
hâkimdi. Eylül ve Sarp kapının eşiğinde göründüğünde, Nigar Hanım her zamanki anaç tebessümüyle kollarını açtı:
"Merhabalar, hoş geldiniz güzel çocuklarım... Özellikle de bizim biricik kıymetlimizin kıymetlisi olarak, sen de ailemize hoş geldin delikanlı."
Sarp, hayatı boyunca pek alışık olmadığı bu samimi karşılama ve ardı ardına duyduğu zarif iltifatlar karşısında bir an ne diyeceğini bilemedi; utancından yanakları kıpkırmızı oluverdi. Eylül’ün ise heyecan ve mutluluktan gözlerinin içi parlıyor, utangaçlığı yüzünden adeta dili tutuluyordu. Ortamdaki bu tatlı mahcubiyeti dağıtmak isteyen Eylül, elindeki poşetleri hafifçe havaya kaldırarak hemen araya girdi:
"Eee... Şey, biz gelirken yolda içecek bir şeyler almıştık Nigar Anne, müsaadenizle şunları mutfağa bırakayım."
Salondan onlara doğru yaklaşan Melike, muzip bir bakışla atıldı:
"Eylül, sen bana mutfakta yardım et istersen, hadi gel."
Eylül, Melike’nin kendisini yalnız bırakmak istemeyen o sinsi niyetini sezerek gözlerini kıstı ve fısıldadı:
"İlahi Melike, canım Sarp yanında ya işte; sen onunla kalıp konuşsana rahat rahat. Ne diye mutfağa geliyorsun?"
"Yok yok, sen gel dertdaş, seninle birlikte yerleştiririz şu aldıklarımızı," dedi Eylül, sesini alçaltarak. "Hem Sarp bugün çok yoruldu zaten; spor salonundan çıktı, üstüne bir de buraya gelene kadar poşetlerin hepsini o tek başına taşıdı. Biraz dinlensin salonda."
Melike, arkadaşının bu aşırı düşünceli haline dayanamayıp kıkırdadı; sesini tüm salonun duyabileceği şekilde bilerek yükseltti:
"Tamam tamam, geliyorum koca reis! Aman, hiç de kıyamazmış, nasıl da düşünürmüş sevgilisini..."
Eylül, salonda oturan Cemil Amca ve Özlem Teyze'nin duymasından çekinerek arkadaşını susturmaya çalıştı. Dişlerinin arasından tatlı bir sitemle mırıldandı:
"Melikeciğim... Canım, bir tanecik kardeşim... Gelsene artık mutfağa, hadi ama hadi, çok uzattın!"
Melike ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı, yüzündeki o neşeli tebessümle mutfak tezgâhına doğru adımladı:
"Tamam yahu, patlama, geliyorum işte!"
Eylül, mutfak kapısını arkasından usulca kapatıp Melike’yi tezgâha doğru sıkıştırdı. Sesini kısarak sahte bir öfkeyle fısıldadı:
"Gel buraya sen, gel bakalım... Ne diye gidip her şeyi Nigar Hanım’a yetiştiriyorsun? Bak, kadıncağız davet etti, Sarp’as da resmen emrivaki oldu. Çocuk utancından ne yapacağını şaşırdı."
Melike, elindeki bardakları kurulamaya devam ederken omuzlarını dikleştirdi, kendinden emin bir şekilde gülümsedi:
"Kötü mü yaptım yani, ne güzel işte! Sayemde erkenden aileye dahil olmuş oldu delikanlı. Eğer işi senin o çekingenliğine bıraksaydık, aradan yıllar geçerdi de yine tek bir kelime edip durumu açamazdın. Muhtemelen evleneceğiniz gün, nikâh salonunda öğrenirlerdi her şeyi."
Eylül, arkadaşının bu haklı tespiti karşısında gözlerini devirdi:
"Öyle mi dersin, çok bilmiş Melike Hanım?"
"Evet, aynen öyle canım, hiç itiraz etme boşuna."
Kızların bu keyifli, gizli mutfak hesaplaşması, salondan yükselen o gür ve babacan sesle bölündü. Cemil Bey, sofranın başından onlara sesleniyordu:
"Kızlar, neredesiniz yahu? Hadi, sofraya geçiyoruz artık. İçecekleri de kapıp gelin bakalım."
Eylül hemen mutfak kapısını aralayıp içeriye doğru seslendi:
"Geliyoruz Cemil Amca, hemen geliyoruz!"
İçecek şişelerini ve bardakları kapıp salona geçtiklerinde, donatılmış o muazzam sofranın etrafında herkes yerini almıştı. Cemil Bey, masanın başköşesinde vakur ve gururlu bir duruşla dikiliyordu. Herkes sandalyesine yerleşip tabaklar doldurulduğunda, yaşlı adam bardağını hafifçe havaya kaldırarak boğazını temizledi:
"Yemeğe başlamadan evvel, şöyle bir iki kelime etmek bu sofranın şanındandır, âdettendir..." dedi. Gözlerini masadaki her bir yüzde sevgiyle gezdirdi. "Sevgili ailemizin çok değerli üyeleri... Bu akşam bizi burada bir araya getiren, hayatımızın en karanlık günlerinde o şefkatli elleriyle hepimize adeta bir gelecek öncülüğü yapan Nigar Hanım başta olmak üzere; varlığınızla her biriniz bu ihtiyar kalbimi çok mutlu ettiniz. Umarım can bağlarıyla örülmüş bu güzel ailemiz, her geçen gün sevgiyle artarak büyür ve daha da güzelleşir. Hepinize afiyet olsun, şifa olsun..."
Eylül, Cemil Bey'in içten konuşmasının ardından bardağını usulca masaya bıraktı ve gözlerindeki minnet duygusuyla yaşlı adama gülümsedi:
"Bu güzel konuşmanız ve yürekten temennileriniz için çok teşekkür ederim Cemil Amca. Eğer müsaadeniz olursa, bu anlamlı gecede ben de birkaç kelime etmek isterim."
Cemil Bey, babacan bir tavırla başını sallayarak genç kıza baktı:
"Elbette güzeller güzeli kızım, tüm sofra seni dinliyoruz, buyur."
Eylül derin bir nefes aldı. Masadaki her yüze tek tek bakarken sesindeki o buğulu ve naif ton odayı kapladı:
"Bizleri o en çaresiz, en karanlık günlerimizde karşılayan; bana bu hayatta hiç tatmadığım o kutsal anne sevgisini ilk kez hissettiren canım Nigar Anneme sonsuz teşekkür ederim... Sonrasında, hayallerimizin peşinden gidebilmemiz için önümüzdeki tüm kapıları açan, eğitim hayatımızda dimdik arkamızda durarak bizleri buralara, bu başarılı günlere kadar getiren Cemil Amca ve Özlem Teyze, iyi ki varsınız..." Genç kız, bakışlarını masanın diğer ucunda oturan sevgilisine çevirdi. Gözleri aşkla parıldıyordu. "Ve son olarak... Beni o yaralı, ürkek halimle alıp kendi kalbinin en güzel köşesine koyan; o kalbi benim için sıcacık bir sevgi yuvasına dönüştüren sevgilim Sarp'a... Sana da tüm kalbimle teşekkür ederim."
Eylül tam yerine oturacakken, Melike masanın altından onun ayağına hafifçe vurarak sahte bir alınganlıkla araya girdi:
"Eee dertdaş? Herkese methiyeler düzdün de beni unuttun ama? Aşk olsun!"
Eylül, ruh ikizine sevgiyle bakıp elini onun elinin üzerine koydu; sesini daha da yumuşattı:
"İlahi Melike... Sen beni ben yapan, bu hayatta en önemli, en sarsılmaz değersin canım arkadaşım. Bunu artık kelimelerle buraya dökmeme, söylememe gerek bile duymuyorum; sen zaten buradasın."
Melike, duyduğu bu sözlerle gururla gülümsedi, omuzlarını dikleştirip başını salladı:
"Hadi öyle olsun bakalım, bu seferlik yuttum."
Eylül de ona göz kırparak tatlı bir neşeyle ekledi:
"Öyle zaten, aksini düşünen mi var?"
14. Bölüm
İnsanın evi; yalnızca dört duvar üzerine oturtulmuş, tepesinde çatısı olan alelade bir yapıdan ibaret değildir. İnsan, kalbinde o saf sevgiyi nerede hissediyorsa, kimin yanında kendini gerçekten mutlu ve güvende buluyorsa, orası onun asıl evidir.
Yemekler afiyetle yenirken, sofradaki o sıcak ve meraklı hava yerini tatlı bir sohbete bırakmıştı. Özlem Teyze, gözlerindeki o şefkatli parıltıyla Eylül ve Sarp’a bakarak aralarındaki o ilk kıvılcımı merak etti:
"Ee, anlat bakalım Eylül... Nerede, nasıl tanıştınız bu delikanlıyla?"
Eylül, Sarp’a sevgi dolu bir bakış fırlatarak gururla cevap verdi:
"Aslında ilk olarak tam da annemle babamın yıllar önce kaderlerinin kesiştiği o malum yerde karşılaştık Özlem Teyze... Ama ben, aramızdaki bu bağın ilk resmi adımının çok daha asil, çok daha özel bir hatıraya dönüşmesini arzuladım. Bu yüzden ilk kez baş başa konuşup tanışmak için Galata Kulesi’nin o büyülü gölgesini seçtim."
Nigar Hanım, araya girerek duruma açıklık getirmek istedi:
"Yani o ilk göz göze gelişiniz, Güleryüz Gazinosu'nda mı oldu?"
"Aynen öyle oldu Nigar Anne..." dedi Eylül, heyecanla hikâyenin detaylarını paylaşarak. "Sarp, bizim gazinonun hemen ilerisindeki o salonda hem aktif bir sporcu hem de eğitmenlik yapıyor. Bir akşam, oldukça yoğun geçen bir antrenmanın ardından salondan dışarı adımını atıyor. Tam o esnada, beni de gazinonun kapısından içeri girerken görüyor. İşte her şey o saniyede başlıyor, sonrası zaten bildiğiniz gibi..."
Cemil Bey, duyduğu bu detaylarla derin bir iç çekti. Yüzünde geçmişin izlerini taşıyan hüzünlü bir tebessüm belirdi:
"Bak sen şu kaderin işine... Tıpkı annenin, babanı o kapıda ilk gördüğü an gibi olmuş desene."
Eylül şaşkınlıkla duraksadı; kaşlarını kaldırarak sordu:
"Nasıl yani Cemil Amca? Annemle babamın ilk karşılaşması hakkında bilmediğim bir şey mi var?"
Sofrada, o eski günlerin hatırasıyla bir anlığına derin bir sessizlik oldu. Özlem Teyze gözlerini kısarak, tatlı bir hayranlıkla mırıldandı:
"Demek, ilk görüşte aşk..."
Sarp, yanındaki Eylül’e sevgi dolu, minnettar bir bakış fırlattıktan sonra başını sallayarak onayladı:
"Galiba tam olarak öyle oldu Özlem Teyze... Çünkü ben Eylül'ü o kapıda ilk gördüğüm saniyeden sonra, zaman kavramı neydi, nasıl akardı tamamen unuttum. Hayatımın merkezine o yerleşti; her an, her saniye onu düşünmeye, onun hayalini kurmadan tek bir adım bile atamamaya başladım. En sonunda, içimde büyüyen bu güçlü duyguların kalbimi bütünüyle yönlendirmesine izin verdim. Gidip hislerimi tüm dürüstlüğümle onun karşısında dile getirdim. Ne mutlu bana ki bu saf aşkın kalbinde de bir karşılığı varmış; baksanıza, şu an sizlerin karşısında el ele, tek bir yürek olarak birlikteyiz."
Cemil Bey, delikanlının bu dürüst ve kararlı itirafı karşısında gururla gülümsedi. Masaya hafifçe vurarak o her zamanki vakur, eski toprak duruşuyla ağırlığını koydu:
"Öyle... Öyle de delikanlı, bilirsin ben eskilerin insanıyım. Bizim zamanımızda böyle güzel duyguların, böyle temiz sevdaların tez vakitte adını koymak, helalliğe adım atmak yaraşır. Sen ne dersin bu işe Eylül kızım, senin fikrin nedir?"
Eylül, utançtan ve heyecandan al al olmuş yanaklarını gizmeye çalışarak başını saygıyla öne eğdi. Sesindeki o tatlı mahcubiyetle fısıldadı:
"Sen nasıl uygun görürsen, nasıl takdir edersen Cemil Amca... Benim senin sözünün üstüne söz söylemem ne haddime."
Cemil Bey, aldığı bu cevapla iyice keyiflendi. Gözleri parıldayarak hemen yanındaki Nigar Hanım’a döndü ve o heyecan verici emri verdi:
"Nigar! Bizim emektar Atıf'ı hemen arayıver kızım. Söyle ona, derhal dükkana geçip kapıları açsın. 'Cemil amcanın biricik yeğeniyle has damadı geliyor, yüzük bakacaklar,' de! Vakit kaybetmeyelim, bu hayırlı işin ilk adımını bu gece mühürleyelim!"
Nigar Hanım, Cemil Bey’in bu heyecanlı ve kararlı emri karşısında hiç ikiletmedi. "Hemen arıyorum Cemil Amca," diyerek masadan kalktı ve telefonuna sarıldı. Birkaç çalışın ardından karşı taraftan uykulu ama hürmetkâr bir ses yükseldi:
"Alo, Atıf Abi?"
"Söyle Nigar kızım, hayrolsun? Gecenin bu vaktinde bir sıkıntı mı var?"
"Yok abi, bilakis çok hayırlı bir iş için rahatsız ettim seni. Cemil Amca ile az önce sofrada konuştuk da... Kendisi bizzat dükkanı açmanı rica ediyor. Yanında büyüttüğü biricik yeğeniyle, müstakbel damadı yüzük bakmaya gelecekler sana."
Hattın diğer ucundaki Atıf Abi, "Cemil Amca" adını duyar duymaz sesindeki uykulu havayı anında dağıttı; saygıyla doğrulduğunu hissettiren bir tonla cevap verdi:
"Tabii ki ne demek! Cemil Abime hürmetlerimi, selamlarımı ilet lütfen. Hemen şimdi dükkana geçip kapıları açıyorum, çıksın gelsinler. Dükkan bütünüyle onların; canları ne isterse, hangisini beğenirlerse alsınlar."
Nigar Hanım tebessümle, "Sağ olasın, eksik olma Atıf Abi," diyerek telefonu kapattı ve heyecanla kendilerini izleyen gençlere döndü:
"Hadi gözünüz aydın gençler... Atıf Abi, o meşhur tarihi Kapalıçarşı’nın tam girişindeki en köklü kuyumcu dükkanının sahibidir. Zamanında Cemil Amcanızın tezgahından geçmiş, onun ilk ve en sadık çıraklarındandır el üstünde tuttuğu... İşin en güzel yanı ne biliyor musunuz? O dükkanın adı da tıpkı sizin bu güzel sevdanız gibi: 'İki Kalbin Tek Attığı Yer...' Koskoca çarşıda, gecenin bu vaktinde dışarıda sadece sizin şerefinize ışıklarını yakacak tek yer orası olacak. Saat de şimdiden yirmi ikiyi bulmuş zaten. Neyse, vakit kaybetmeyin, hadi gidin de o kutlu bağın ilk halkalarını seçip gelin bakalım!"
Gece yarısına doğru Kapalıçarşı’nın o asırlık, devasa kapılarından birinin usulca aralanmasıyla içeri süzüldüler. Çarşının o gün boyu süren gürültülü kalabalığından geriye derin bir sessizlik ve mistik bir loşluk kalmıştı. İleride, kepenkleri sadece onlar için yarıya kadar kaldırılmış, vitrinindeki sarı ışıkları etrafa sızan o dükkanı gördüler: İki Kalbin Tek Attığı Yer...
İçeri adım attıklarında tezgahın arkasında duran, saçlarına ak düşmüş, gözlerinde eski toprakların o vakur ve bilge bakışını taşıyan Atıf Usta’yı gördüler. Eylül, yüzünde zarif bir tebessümle elini uzattı:
"Merhabalar Atıf Abi... Ben Eylül. Eylül Zade... Cemil Amca'nın selamını getirdik."
Atıf Usta, gözlüğünün üzerinden yanındaki uzun boylu, beyaz takım elbiseli delikanlıyı süzdü; yüzüne babacan bir gülümseme yayıldı:
"Hoş geldiniz güzel kızım. Bu yanındaki yakışıklı delikanlı da bizim o meşhur, müstakbel damat adayımız mı yoksa?"
Eylül utangaçça Sarp’ın koluna girdi; gözlerinin içi parlayarak, "Evet abi, ta kendisi... Sarp Alptekin," diyerek takdim etti. Sarp da saygıyla usta esnafın elini sıktı. Atıf Usta, "Memnun oldu ikinizi de böyle yan yana, tek bir yürek olarak tanıdığıma," deyince, genç aşıklar aynı anda, "Çok teşekkür ederiz abi, biz de sizi tanıdığımıza çok memnun olduk," diyerek karşılık verdiler.
Yaşlı usta, tezgahın altından kadife kaplı, içinde göz kamaştıran el işçiliği alyansların olduğu ağır bir tepsiyi çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Parmaklarını o parıldayan metallerin üzerinde gezdirirken ses tonuna bilgece bir ciddiyet kattı:
"Bakın gençler... Benim tezgahımdaki bu yüzüklerin, her bir çiftinin kendine has, derin bir hikayesi vardır. Hikayesi olmayan, arkasında bir yaşanmışlık barındırmayan her yüzük, parmağa takılan içi boş bir demir halkadan ibarettir sadece. O yüzden size öyle alelade bir yüzük vermem. Önce ikinize ortak bir soru soracağım ve vereceğiniz o cevaba göre, sizin ruhunuza en uygun olan o gizli hikayeli yüzüğü seçmenizde yardımcı olacağım."
Eylül ve Sarp merakla birbirlerine baktılar. Sarp:
"Tabii Atıf Abi, tüm dikkatimizle seni dinliyoruz, buyur sor," dedi.
Atıf Usta, ellerini tezgahın üzerinde birleştirip öne doğru eğildi ve o sarsıcı soruyu fısıldadı:
"Bir kalpte, aynı anda birden fazla sevgi barınabilir mi?"
Genç aşıklar bir anlığına sustular. Çarşının o tarihi sessizliğinde bu soru zihinlerinde yankılandı. Yaşadıkları o çileli geçmişi, sığındıkları can bağlarını, Nigar Anne’yi, Cemil Amca’yı ve nihayet birbirlerine olan amansız aşklarını düşündüler. Kısa bir duraksamanın ardından, sanki tek bir ağızdan çıkmış gibi aynı saniyede cevap berdiler:
"Evet, olabilir..."
Atıf Usta, aldığı bu kararlı ve eş zamanlı cevaptan ötürü gözlerini kıstı. Dudaklarında gizemli bir tebessüm belirdi:
"Nasıl peki? Bana bunun sırrını açın bakalım..."
Sarp, dükkanın o loş ışıkları altında derin bir nefes aldı. Bakışlarını önce yanındaki Eylül’e çevirdi, ardından Atıf Usta’nın bilge gözlerine bakarak sesine bir sporcunun o net ve dürüst tonunu kattı:
"Şöyle bir örnekle açıklayayım ben, eğer müsaaden olursa Eylül..."
Eylül, kalbinin ritmini hızlandran bir hayranlıkla sevgilisinin kolunu biraz daha sıkı tuttu:
"Tabii Sarp... Tüm kalbimizle seni dinliyoruz."
"Bir insan, geçmişinden gelen o sarsılmaz bağlarla ailesini sever; bu saf bir anne ve baba sevgisidir," dedi Sarp, sesindeki her kelimeyi özenle seçerek. "Gün gelir, kucağına aldığı o masum canı, çocuğunu sever; bu koruyucu bir evlat sevgisidir. Ve en nihayetinde, hayatın tüm zorluklarına karşı elini sımsıkı tuttuğu o özel kadını, eşini sever; bu da hayatına ortak, kaderine yoldaş kıldığı o eşsiz yol arkadaşı sevgisidir. Hepsinin kalpteki yeri ayrıdır ama her biri aynı kalbi büyütür."
Atıf Usta, duyduğu bu olgun ve derin cevap karşısında gözlerini kıstı; yüzünde gurur dolu bir tebessüm belirdi. Masanın üzerindeki kadife tepsiden, el işçiliğiyle dövülmüş, üzerindeki desenlerin zarafeti göz kamaştıran o en özel iki alyansı parmaklarının ucuna aldı:
"Tebrik ederim seni delikanlı... Hem son derece doğru hem de ruha dokunan çok güzel bir cevap verdin. Bakın çocuklar, elinizde tuttuğunuz bu nadide parçalar, dükkanıma bizzat ilham olup buraya ismini veren o efsanevi yüzüklerdir; 'İki Kalbin Tek Attığı' halkalar... Ne gariptir ki bunca yıllık esnaflık hayatında bu tezgahın karşısına geçip, sorduğum o soruya bu kadar net bir cevap vererek bu yüzükleri hak edebilen tek bir kul bile çıkmamıştı şimdiye kadar. İlk kez siz verdiniz bu cevabı... Demek ki bu tılsımlı halkaların asıl sahipleri sizmişsiniz. Bunlar artık bütünüyle sizin."
Yaşlı usta yüzük kutusunu Eylül’ün avucuna bıraktıktan sonra, gözlerindeki o vefa dolu parıltıyla ekledi:
"Bizim koca çınar Cemil Abime de en derin sevgilerimi ve sonsuz saygılarımı iletmeyi sakın unutmayın."
Eylül, hayatının en anlamlı hediyesini kalbine bastırır gibi tutarak başını saygıyla eğdi:
"Memnuniyetle iletiriz Atıf Abi... Her şey için çok teşekkür ederiz, hayırlı geceler."
"İyi geceler, yolunuz açık olsun güzel gençler... Kalbinizin ritmi hiç bozulmasın."
15. Bölüm
Hayatımıza giren hiç kimse öylesine girmez; tıpkı hayatımızdan çıkan hiçbir insanın öylesine çıkıp gitmediği gibi... Hayatımıza bir şekilde dahil olanlar, ya ömrümüz boyunca saklayacağımız o çok güzel anılar bırakmak için gelirler ya da sırtımızda taşıyacağımız o ağır, kötü hatıralarla bizi sınamak için... Gidenler ise geride sadece tek bir şey bırakırlar: Hayata karşı bizi daha dirençli kılan, olgunlaştıran derin bir tebessüm, iyi bir tecrübe.
Eylül ve Sarp, Kapalıçarşı’nın o tarihi kokusunu üzerlerinde taşıyarak, avuçlarında dükkana adını veren o efsanevi nişan yüzükleriyle heyecan içinde evin yolunu tuttular. Merdivenleri bir solukta çıkıp kapıyı araladıklarında ise karşılaştıkları o büyüleyici manzara karşısında adeta dilleri tutuldu, şaşkınlıktan donakaldılar. Daha evden çıkıp çarşıya gideli henüz bir saat bile olmamıştı; fakat döndüklerinde o tanıdık ev, dört bir yanına asılmış zarif süslerle, ışıl ışıl parıldayan çiçeklerle baştan aşağı donatılmıştı.
Belli ki Nigar Hanım ve Melike, onlar evden çıkar çıkmaz gizli bir operasyon başlatmış, koca evi bir saat içinde tam anlamıyla görkemli bir nişan töreni alanına çevirmişti.
Herkes salondaki yerini aldığında, Cemil Bey bıyık altından gülerek o her zamanki vakur sesiyle sofradaki neşeyi harladı:
"Ee... Madem yüzükler geldi, ev de hazırlandı... Bu iş bildiğin nişan törenine döndü bir saat içinde. Pekâlâ, usulü yerine geçirelim geçirmesine de, bu koca reislerin dünyasında bizim bu güzel kızı damat tarafı adına kim isteyecek bakalım?"
Salonda tatlı bir sessizlik oldu. Tam o sırada Özlem Teyze, gözlerindeki o asil ve şefkatli parıltıyla oturduğu koltukta dikleşti. Cemil Bey’in gözlerinin içine bakarak meydan okurcasına gülümsedi:
"Sarp’ın arkasında dağ gibi duracak kimsesi yoksa ben varım Cemil Bey... Bu hayırlı iş için, kızımızı damat tarafı adına bizzat ben isteyeceğim!"
Cemil Bey, eşinin bu asil ve yürekli duruşu karşısında gururla başını salladı; gözleri neşeyle parıldayarak elini masaya vurdu:
"Eyvallah hanım, sana da bu yakışır! Buyurun öyleyse genç hanımlar, mutfağa geçip o bol köpüklü kahveleri hemen yapsınlar da... Hayırlısıyla isteyin bakalım kızımızı, görelim!"
Sesi gibi elleri de lezzetli, her işi sanat gibi ince olan hamarat Eylül, mutfakta özenle hazırladığı, köpükleri fincanlardan taşacak kıvamdaki o mis kokulu kahveleri tepsiye dizip salona getirdi. Tepsi Sarp’ın önüne uzandığında, damat adayı başına geleceklerden habersizce fincanı kavradı.
Sarp'ın kahveden derin bir yudum almasıyla birlikte, o esmer çehresi aniden değişti; yüzü saniyeler içinde utancından ve kahvenin içindeki o gizli baharatlardan ötürü kıpkırmızı oluverdi. Eylül, sevgilisinin bu ani değişimine ve yutkunmakta zorlanışına bir türlü anlam veremezken; gözü hemen salonun kenarında duran Melike’ye kaydı. Melike, elini ağzına kapatmış, kenarda kıkır kıkır gülüyordu. Onun bu sinsi neşesi, damat kahvesine atılan o bolca tuzda parmağının, gizli bir dahlinin olduğunun en net kanıtıydı. Sarp ise aşkın hatırına tek bir kelime bile etmeden, o acı kahveyi yiğitçe sonuna kadar yudumladı.
Kahve fincanları usulca sehpalara bırakıldığında, salondaki o neşeli uğultu yerini resmi, heyecanlı bir sessizliğe bıraktı. Özlem Teyze, boğazını kibarca temizleyerek oturduğu koltukta dikleşti; Cemil Bey'in gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:
"Evet... Kahveler de afiyetle içildiğine göre, bu gece burada toplanmamızın, bu güzel yuvada buluşmamızın asıl amacı her birimizin malumudur Cemil Bey..." Yaşlı kadın, Eylül ve Sarp’a şefkat dolu bir bakış fırlattıktan sonra sesindeki o vakur ve asil tonla devam etti: "Bizim dünyamızda kızımız kızınız, oğlunuz da oğlumuzdur artık. Ömürlerinin baharındaki bu iki güzel genci, bu yaralı yürekleri birbiriyle kavuşturarak; size dağ gibi bir oğlan, bize de dünyalar güzeli bir kız evlat kazandırmanın o eşsiz mutluluğunu hep birlikte yaşayalım istiyoruz. Uzun lafın kısası Cemil Bey... Allah'ın emri, Peygamberimizin o kutsal kavliyle; kızımız Eylül'ü, oğlumuz Sarp'a istiyorum."
Cemil Bey, bıyıklarını hafifçe burarak yüzüne muzip ve ağırbaşlı bir ifade takındı. Odadaki herkes nefesini tutmuş ondan çıkacak o son sözü beklerken, eski toprak çınar o meşhur adetimizi hatırlatarak gülümsedi:
"Ee... Her şey usulünce güzel tabii. Biz yine de hemen evet demeyelim, biraz düşünelim bakalım... Ne de olsa eskinin adetidir; kız evi, naz evidir."
Sarp, Cemil Amca'nın o eski toprak naz yapma hamlesine karşı muzip bir gülümsemeyle öne eğildi:
"Vermezseniz kaçırırız bak, ona göre Cemil Bey!"
Cemil Amca, delikanlının bu cesur ve neşeli çıkışı karşısında kahkahayı bastı; ellerini havaya kaldırarak teslim olur gibi yaptı:
"Aman aman! Bu yaştan sonra uğraştırmayın bizi o dağ başı kaçma kaçırma işleriyle. Madem niyetler ciddi, madem kalpler bir... İstediğiniz o eski âdetler üzere biz de kızı verdik gitti! Hayırlı, uğurlu olsun inşallah. Rabbim iki dünyada da mutlu etsin sizi çocuklar. Ama bak, şimdiden söyleyeyim; arayı çok açmadan, fazla uzatmadan düğünü de hemen yapıverelim. Malum, bizim yaşlar artık iyice kemale erdi. Şurada göçüp gitmeden evvel torun sevelim biraz, torun..."
"Torun" kelimesi salonda yankılanır yankılanmaz, Eylül'ün o zaten al al olmuş elma yanakları büsbütün alev aldı; utancından başını öne eğdi. Salondakiler onun bu halini hayranlıkla izlerken, herkesin içinden aynı cümle geçiyordu: "Bir insana utanmak, bir kadına mahcubiyet bu kadar mı yakışır, bu kadar mı asil durur?"
Melike, dertdaşının bu tatlı çaresizliğini görür görmez gene o her zamanki sadık kurtarıcı rolünü üstlendi. Eylül'ün daha fazla kızarıp utanmasını önlemek ve konuyu hemen dağıtmak adına, gözleri heyecanla parlayarak Nigar Hanım'a doğru döndü. Konuyu dertdaşının o tatlı mahcubiyetinden tamamen uzaklaştıracak o harika projeyi anlatmaya başladı:
"Nigar Anne, aslında bizim ajans yakında çok anlamlı bir sergiye hazırlanıyor. 'Toplumun güçlü kadınları, güçlü yarınları beraberinde getirir,' başlığı altında özel bir resim ve çizim çalışması gerçekleştireceğiz. Ajans yöneticileri bu proje için benden fikir almak istediklerinde, aklıma ilk olarak bizim o zor günlerde sığındığımız o sıcak yuva geldi. Bizim ilk evimiz olan Kadın Huzurevi'nde, oradaki metanetli kadınlarla birlikte bu çalışmayı yürütmek istiyoruz. Eğer müsaade ederseniz, ajans ekibini bu sanatsal çalışma için orada bir hafta kadar ağırlayabilir misiniz diye bizzat benden sormamı istediler."
Nigar Hanım, duyduğu bu asil proje karşısında duygulandı. Yüzünde gurur dolu bir tebessümle, "Demek 'Toplumun Güçlü Kadınları, Güçlü Yarınları Beraberinde Getirir'..." diye mırıldandı. Kelimelerin altını çizer gibi başını sallayarak devam etti:
"Bu kadar muazzam, bu kadar kıymetli bir sözden sonra, o güzel yürekli insanları değil bir hafta, isterlerse bir ömür boyu başımızın üstünde ağırlarız, misafirimiz olabilirler. Ayrıca o koca kalpli yöneticilerine şunu da mutlaka iletmeni istiyorum kızım: Bu anlamlı çalışmada sadece kapılarımızı açmakla kalmayız; ben de şahsen her konuda, her alanda seve seve görev almaya hazırım. Elimizden ne geliyorsa sonuna kadar yaparız."
Melike, aldığı bu içten destekle rahat bir nefes aldı ve minnetle gülümsedi:
"Çek teşekkür ederim Nigar Hanım, bu harika sözlerinizi ve güzel enerjinizi ajanstakilere seve seve, büyük bir mutlulukla ileteceğim."
Gece yarısını epey geçmiş, salondaki o tatlı heyecan ve neşeli sohbetler yerini yavaş yavaş yorgun bir huzura bırakmıştı. Eylül, Sarp’a kaçamak bir bakış attıktan sonra oturduğu koltuktan usulca doğruldu ve büyüklerine dönerek izin istedi:
"Biz artık müsaadenizi isteyebilir miyiz Nigar Anne, Cemil Amca? Malum, Sarp’ın sabah erkenden spor salonunu açması, antrenmanlar için dükkanın başında olması gerekiyor [sports]. Benim de sabahın ilk ışıklarıyla Güleryüz Gazinosu’na geçmem şart; kulisin o eksik kalan tadilat işleri için ustalar gelecek, onları bizzat karşılamam gerek."
Nigar Hanım, yüzündeki o anaç ve gitmelerini hiç istemeyen tebessümle gençleri süzdü:
"Tabii güzel kızım, müsaade sizin... Sorumluluklarınızın farkında olmanız ne güzel. Ama bundan sonra buraya öyle tek tek gelmek yok, her daim ikinizi yine birlikte bekleriz. Ne de olsa artık parmaklarınızda o tılsımlı halkaları taşıyorsunuz, resmen nişanlısınız. Umuyoruz ki en yakın zamanda düğününüzü de yapar, evlenirsiniz. Sonrasında ise..." Nigar Hanım, Cemil Bey'e muzip bir bakış fırlatarak sözlerini tamamladı: "Sonrasında buraya kucağınızda o hayalini kurduğumuz minik canlarla, çok daha kalabalık, çok daha neşeli bir aile olarak gelirsiniz inşallah."
Eylül, bu torun ve bebek imaları karşısında yine hafifçe kızararak başını öne eğdi. Sarp’ın elini sımsıkı tutarken minnettar bir sesle fısıldadı:
"Nasip kısmet diyelim Nigar Anne, her şeyın hayırlısı... Bugün ve bu unutulmaz gece boyunca bizim için yaptığınız, o sevgiyle hazırladığınız her şey için hepinize tüm kalbimizle teşekkür ederiz. İyi geceler dileriz."
Cemil Bey ve Özlem Hanım da ayağa kalkıp gençleri kapıya kadar uğurlarken dualarını eksik etmediler:
"İyi geceler güzel çocuklarımız... Yolunuz, bahtınız, kalbinizin ritmi her daim açık olsun."
Apartmanın ağır dış kapısını arkalarından kapatıp sokağa adım attıklarında, gökyüzünün rengi tamamen değişmişti. Eylül, yüzüne düşen ilk soğuk damlayla birlikte irkilerek göğe baktı ve yanındaki sevgilisinin kolunu tuttu:
"Aaa... Sarp, baksana yağmur başladı. Gel istersen apartmanın girişinde biraz kalıp dinmesini bekleyelim, fena bastıracak gibi."
Sarp, gecenin loş ışıkları altında Eylül’ün gözlerinin içine bakarak sıcacık gülümsedi; ses tonu huzur vericiydi:
"Yok, eğer sen de seviyorsan hiç beklemeyelim, yağmurun altında yürüyebiliriz sevgilim. Çünkü ben bu hayatta en çok iki şeyi bilirim: Bir seni ve bu güzel yağmuru, bir de o damlalar düştükten sonra toprağın etrafa yaydığı o muazzam, o huzur dolu kokuyu çok seviyorum."
Eylül, bu şairane sözler karşısında mest olmuştu; başını Sarp’ın omzuna yaslayarak fısıldadı:
"Olur... Yürüyelim o zaman, koklayalım o toprağı."
Genç aşıklar, önlerinde uzanan o ıslak kaldırımlarda sessizce adımlamaya başladılar. Ne yazık ki büyük bir gafletin, yaklaşan bir tehlikenin farkında değildiler. Hayatın acımasız bir kuralı vardı: Bazen insanın kendini en iyi, en mutlu ve en güvende hissettiği o masum eylemler; arkasından hiç beklenmeyen, dünyayı başa yıkacak feci olayları da beraberinde getirebiliyordu.
El ele, adeta zamanı durdurmuşçasına yürüyorlardı. Gökyüzünden süzülüp yanaklarına vuran o serin yağmur damlalarını yüzlerindeki huzurlu tebessümle karşıladıkları o en büyüleyici anda, sokağın yukarısından kulak tırmalayıcı bir ses yükseldi. Gecenin sessizliğini yırtan asıl kâbus; freni patlamış bir halde, kontrolsüzce yokuş aşağı kayan o demir yığınıydı.
Arabanın büyük bir hızla doğrudan üzerlerine doğru geldiğini ölümcül bir gecikmeyle, son anda fark eden Sarp oldu. Damarlarındaki o sporcu refleksleri saniyeler içinde devreye girdi [sports]. Kendi canını bir an bile düşünmeden, tek bir ani ve güçlü hamleyle Eylül’ü sertçe kenara, kaldırımın güvenli boşluğuna doğru ittirdi. Ancak kendisinin o hızla gelen arabanın ona çarpmasını son anda engellemesi mümkün olmadı. Eylül, savrulduğu kaldırımda yara almadan kurtulmuştu; fakat Sarp, o hızla gelen demir yığınının amansız darbesinden kaçamadı. Genç adam, saniyeler önce huzurla soluduğu o ıslak sokağın ortasında, şimdi kanlar içerisinde, hareketsizce yerde yatıyordu. Yağmur damlaları, sokağa sızan o sıcak kanı usul usul yıkıyordu.
Eylül, düştüğü yerden fırlayıp sevgilisinin başucuna çöktü. Elleri titreyerek onun yüzünü kavradı, çaresizliğin en sivri ucu yüreğine saplanmıştı. Sokağın sessizliğini yırtan o feryadı yükseldi gecenin koynuna:
"Ambulans! Ambulans... Ne olur, Allah rızası için bir ambulans çağırın!"
O vahim gürültüyü, fren sesini duyup evlerinden dışarı fırlayan, kazayı görüp dört bir yandan koşup gelen mahallelinin yardımı sayesinde zaman kaybetmeden acil servis arabasına ulaştılar. Sirenin o kulak tırmalayan, ölümcül çığlıkları eşliğinde hastanenin yolunu tuttular. Ne acı bir tecelliyi yaşıyorlardı böyle... Hayatlarının en mutlu, en pürüzsüz anını kucakladıkları o büyülü gecenin sonu, böyle loş ve soğuk bir hastane koridorunda mı noktalanacaktı?
Ama hayat işte... Biz geleceğe dair pembe planlar yaparken, kaderin arkamızdan gizlice fısıldayıp başımıza getirdiği o amansız sürprizlerden ibaretti her şey. Eylül ve Sarp’ın hikâyesi de tam olarak bu acı kuralın pençesine düşmüştü.
O esnada evde neşeyle projelerinden bahseden Melike’nin masadaki telefonu acı acı çalmaya başladı. Arayan Eylül’dü. Melike telefonu açar açmaz, dertdaşının hıçkırıklar arasındaki o dehşet dolu cümlesi odada yankılandı:
"Melike... Sarp’a araba çarptı!"
Bu tek bir cümle, evdeki tüm huzuru saniyeler içinde paramparça etmeye yetti. Nigar Hanım, Cemil Amca ve Özlem Teyze derin bir şokla sarsıldılar. Haberin alınmasıyla, kıyafetlerini bile doğru dürüst düzeltemeden evden fırlayıp hastanenin kapısına ulaşmaları arasında geçen o süre, akrep ile yelkovanın hesabına göre belki birkaç dakikadan ibaretti. Ancak koridorun o ağır dezenfektan kokusunu soluyan, ameliyathane kapısının önünde çaresizce bekleşen o aile bireyleri için bu kısacık zaman, adeta bir koca ömür gibi geçmek bilmiyor, uzadıkça uzuyordu.
Ameliyathanenin üzerindeki o soğuk kırmızı ışık, tam altı saati geride bıraktıktan sonra nihayet söndü. Kapı ağır yavaş aralandığında, yorgunluğu yüzünden okunan doktor, koridorda nefeslerini tutmuş bekleyen ailenin yanına doğru adımladı. Maskesini usulca indirip derin bir nefes aldı:
"Elimizden gelen her şeyi yaptık," dedi, sesindeki o mesafeli ama merhametli tonla. "Fakat ne yazık ki önümüzde oldukça uzun, çetin ve yorucu bir süreç var. Hayati tehlikesi şu an için ciddiyetini koruyor. Vücudunun aldığı o ağır darbeleri, derin hasarları kendi kendine daha kolay tamir edebilmesi ve direnç kazanması için onu tıbbi olarak bir süre uyutacağız. Sizden bu süreçte tek istediğimiz sarsılmaz bir sabır ve Sarp Bey'in o güçlü sporcu bünyesiyle bir an önce kendini toparlaması için dua etmenizdir [sports]."
Zaman, hastane koridorlarında adeta donmuş, sinsi bir sessizlikle akıp gitmişti. Bu kahredici konuşmanın üzerinden tam tamına altı koca ay geçmişti; fakat Sarp, o derin, karanlık uykusundan hâlâ uyanmamıştı.
Tıbbi olarak her şey yoluna girmiş gibi görünüyordu. Yapılan son tetkiklerin ardından doktorlar şaşkınlık içinde Eylül’ün gözlerinin içine bakarak şu gerçeği itiraf ettiler: "Biyolojik olarak vücudu kendini tamamen tamir etti, yaraları kapandı. Ancak zihni... Sanki kendisi bu dünyaya yeniden uyanmak istemiyor, hayata dönmemek için inatla direniyor gibi."
Yaşlı başhekim, Eylül'ün çökmüş omuzlarına şefkatle dokunarak sözlerini şöyle tamamladı: "Bilirsiniz kızım, bazen tıpta bilimen ve bizim yapabileceğimiz her şey tükendiğinde, sınır burası dediğimizde maneviyat, ruhun gücü devreye girer. Onu o karanlık dehlizden çekip çıkaracak, bu dünyaya yeniden uyandıracak o gizli tılsımı... Ancak siz, ona olan sevginizle bulabilirsiniz."
Aksi halde, zihni bu dünyadan tamamen kopacak ve sonsuza kadar o dipsiz uyku halinde kalacaktı.
Eylül, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle silip doktora doğru bir adım attı. Sesindeki o çaresiz ama kararlı tını odayı doldurdu:
"Onu görebilir miyim ne olur? Ama o soğuk yoğun bakım camının arkasından izlemek istemiyorum artık onu. Yanına girmek, tenine dokunmak istiyorum. Sadece... Sadece beş dakika, yalvarırım."
Doktor, genç kızın bu yürek burkan feryadına daha fazla kayıtsız kalamadı. Derin bir iç çekerek başını sallayarak onayladı:
"Tamam... Yalnızca beş dakika. Kendini güçlü tutmaya çalış kızım."
Eylül, üzerine giydiği steril önlükle yoğun bakım odasının o buz gibi kapısından içeri adım attı. Cihazların o ritmik, can sıkıcı bip sesleri arasında yatakta hareketsizce yatan Sarp’a doğru yaklaştı. Yatağın kenarına çöküp sevgilisinin o soğuk elini kavradı. Parmaklarında hâlâ, o gece Kapalıçarşı'dan aldıkları o tılsımlı yüzük parıldıyordu. Gözyaşları Sarp'ın elinin üzerine damlarken usulca fısıldadı:
"Sarp... Herkes, dışarıda bıraktığın o koca aile seni bekliyor sevgilim. Bak, unuttun mu? Cemil Amca ile Özlem Teyze'ye verilmiş bir torun sözümüz var bizim. Ayağa kalkacaksın ki daha Melike ile uğraşacaksın, onun o tatlı deliliklerini çekeceksin... Spor salonundaki o minik öğrencilerin, seni örnek alan o gençler yolunu gözlüyor.Ve en çok da... Ben bekliyorum seni Sarp, ben..."
Boğazındaki düğüm canını yakarken, hayatı boyunca biriktirdiği tüm o feci yalnızlık hissi dudaklarından dökülüverdi:
"Ben bu hayatta ne zaman bir yol ayrımına gelsem, hep canımdan bir parçayı, birini kaybettim Sarp... Dünyaya gözlerimi açtığım, doğduğum o ilk anda annem bırakıp gitti beni. Yıllar sonra, babamın beni gerçekten deliler gibi sevdiğini anladığım, o sevgiyi ilk kez hissettiğim gün babam gitti... Şimdi de sen mi bırakacaksın beni? Olmaz Sarp, sen gidemezsin! Beni, senin o güzel varlığınla bu adaletsiz dünyanın aslında anlamlı bir yer olabileceğine sen inandırdın. Şimdi beni bu koca dünyada anlamsız ve yarım bırakma. Gitme sevgilim... Ne olur bana bir işaret ver. Kalbimizin sesini duyduğuna dair bize küçük bir işaret ver..."
Eylül’ün dudaklarından dökülen bu son feryat, yoğun bakım odasının o buz gibi duvarlarında yankılandı. Genç kız, umutsuzca başını Sarp’ın göğsüne yaslayıp hıçkırıklara boğulduğu o anda, odadaki o mekanik cihazların ritmini değiştiren mucizevi bir şey gerçekleşti.
Aylardır hiçbir dış uyarana tepki vermeyen, bu dünyaya dönmemek için inatla direnen Sarp’ın sımsıkı kapalı göz kapaklarının arasından, usulca bir damla yaş süzüldü; saniyeler sonra ise Eylül’ün avuçları arasında duran o tılsımlı nişan yüzüğünün takılı olduğu parmağı yavaşça kıpırdadı.
Bu küçük hareket, saniyeler içinde koca bir uyanışın habercisi oldu. Sarp, o derin ve karanlık uykusundan sıyrılarak gözlerini yavaşça bu dünyaya, karşısında ağlayan kadının gözlerine açtı. Sarp'ın yeniden nefes aldığını, ona baktığını gören Eylül; sanki o feci kaza gecesinde kendisi de ölmüş ve şimdi sevgilisinin o tek bir bakışıyla yeniden doğmuş gibi tarifsiz bir mutlulukla sarsıldı. İçindeki koca kış, yerini bir daha hiç kapanmayacak olan o muazzam bahara bırakmıştı artık.
Bu koca hikâye boyunca kader ondan çok şey çalmıştı; annesini, babasını, çocukluğunu... Ama bu kez tarih tekerrür etmeyecek, o karanlık senaryo sahnelenmeyecekti. Bu sefer kaybetmek yoktu Eylül Zade... Bu sefer o gaddar ve acımasız hayat; ilk kez adil davranıyor ve "hayatım" dediğin o biricik insanı, sonsuza dek kollarının arasına, sana geri veriyordu...!
FİNAL
Mucizeler, onlara inanmaktan vazgeçmeyenlerin kapısını en beklenmedik anlarda çalardı. Sarp’ın o hastane odasında hayata gözlerini yeniden açmasının üzerinden tam bir yıl geçmişti. O çetin ve yorucu tedavi süreci, arkalarında kenetlenen koca bir ailenin sevgisiyle aşılmış; Sarp o güçlü sporcu bünyesiyle eski sağlığına tamamen kavuşmuştu [sports].
Baharın en güzel akşamlarından biri, Güleryüz Gazinosu’nun önünü parıltılı ışıklarla aydınlatıyordu. Kapıdaki büyük tabelada bu kez sadece Eylül Zade’nin adı değil, yan yana asılmış iki büyük afiş duruyordu. Bir yanda Melike’nin kadın huzurevinde tamamladığı, tüm İstanbul’un dilindeki "Toplumun Güçlü Kadınları" sergisinin görkemli açılış ilanı; diğer yanda ise o gece gazinoda gerçekleşecek olan büyük kutlamanın haberi...
İçerisi, dünün yaralı, bugünün ise küllerinden doğmuş mağrur insanlarıyla doluydu. Nigar Hanım, masanın başköşesinde Özlem Hanım’la el ele oturmuş, gözlerinde bir annenin duyabileceği en büyük gururla etrafı izliyordu. Cemil Bey ise bıyıklarını keyifle burarak, hemen yanında oturan ve nihayet aralarındaki buzları eritip yüzüğü parmağına takan Melike ile Kaan’a takılıyordu.
Derken, gazinonun o tarihi sahnesindeki ışıklar yavaşça karardı. Saz heyeti usulca yerini aldı ve salona derin, saygılı bir sessizlik çöktü. Sahne perdesi aralandığında, spot ışıklarının altında beyazlar içinde, adeta bir melek kadar asil ve büyüleyici duran Eylül Zade belirdi. Gözleri, en ön masada, o ilk günkü gibi jilet gibi duran beyaz takım elbisesiyle oturan sevgilisine, kocasına kilitlenmişti.
Eylül mikrofonu kavradı. Dudaklarından Sezen Aksu’nun değil, bu kez annesi Cansu’nun babası Zahit’e ilk kez söylediği o efsanevi şarkı dökülmeye başladı: "Karadır kaşların ferman yazdırır..."
Şarkının tam ortasında Eylül, sol elini yavaşça karnına doğru götürdü. Yüzünde, tarihin en güzel, en asil tebessümü belirdi. En ön masada oturan Sarp, karısının bu zarif hamlesiyle ve gözlerindeki o gizli müjdeyle yerinden fırlayacak gibi oldu. Cemil Amca’nın sofrada fısıldadığı, Nigar Anne’nin hayalini kurduğu o kutsal vasiyet nihayet gerçek oluyordu. Bu kez bir can gitmiyor, bir can feda edilmiyordu; aksine, iki kalbin tek attığı bu topraklara, yepyeni bir veliaht, sevgiyle örülmüş zincirin en güçlü halkası geliyordu.
Eylül, şarkısını bitirirken sahneden indi ve doğrudan Sarp’ın karşısına gelip durdu. Kapalıçarşı’nın loş dehlizlerinde Atıf Usta’nın önlerine bıraktığı o tılsımlı yüzükler, birbirine kenetlenen ellerinde parıldadı. Sarp, karısının alnına sıcak ve uzun bir öpücük kondururken, salonu yıkan alkış seslerinin arasında ikisinin de dudaklarından aynı fısıltı döküldü:
"İki kalbin tek attığı yerde... Evimize hoş geldik sevgilim."
Karanlık kış sonsuza dek geride kalmış, yaralı ruhların hikâyesi, İstanbul’un şahitliğinde muazzam bir baharla mühürlenmişti.
SON.