6. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer
Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır.
6. Bölüm
Kötü bir durumla karşılaşmaktan daha fenası; çok daha kötü, karanlık günlerin kapıda beklediğini iliklerine kadar hissediyor olmaktır.
Zahit, o akşam masasında oturan kadının karşısında yarı sarhoş, yarı ayık bir haldeydi. Yaşadığı derin acının ve ağır alkolün etkisiyle artık aklıselim düşünemez bir noktaya gelmişti. Belki de sırf kızı Eylül'e bir sığınak, bir bakıcı bulma çaresizliğiyle hareket ediyordu. Öyle ki, bu gizemli kadınla ertesi gün apar topar evlenmek üzere nikâh dairesine gittiğinde, henüz kadının adını dahi tam olarak bilmiyordu. İmzalar atılacağı sırada resmi formda gördü o ismi:
"Pınar Çukurhisar..." Zahit'in henüz farkında olmadığı, onun sonunu adım adım getirecek olan kadın...
Pınar, eve adım attığı günden itibaren Eylül'e karşı o kadar şefkatli, o kadar merhametli davrandı ki; dışarıdan görenler, "Öz annesi olsa ancak bu kadar sevebilirdi," demekten kendini alamazdı. Pınar Hanım, Eylül'ün bebekliğinden ilkokul sıralarına adım attığı güne kadar onun her şeyiyle bizzat, titizlikle ilgilendi. Küçücük çocuk ne zaman hastalanıp yatağa düşse, bir an bile gözünü kırpmadan sabahlara kadar başucunda nöbet tuttu.
Dışarıdan bakıldığında adeta bir iyilik meleği gibi görünen bu kadının, tüm bu fedakârlıkları hangi sinsi amaçla yaptığı ise ancak sonraları, iş işten geçtikten sonra acı bir şekilde ortaya çıkacaktı. Zahit’e o ilk akşam gazino masasında fısıldadığı, arkasında büyük bir tuzak barındıran o süslü sözlerin asıl yüzü belirecekti. Aslında tüm bu yaşananların, canından çok sevdiği Güleryüz Gazinosu yüzünden tezgâhlandığını, Zahit kendi hayatına trajik bir şekilde son vereceği o uğursuz esnada çok acı bir biçimde öğrenecekti.
İlk zamanlar sadece Eylül'e değil, Zahit'e karşı da kusursuz bir eş gibi davranan Pınar, yüzündeki maskeyi indirmek için doğru anı kolluyordu. Nitekim gazinoda işlerin tepe taklak gitmeye başladığı o dar boğazı büyük bir fırsat bildi. Zahit’in çaresizliğinden sinsice yararlanarak onu, "finansör bir arkadaşım" diyerek tanıttığı Haluk Ekşici isimli karanlık bir adamla bir araya getirdi.
Zahit, hayatında ilk kez karşılaştığı bu adamdan, düştüğü bu ekonomik krizde ihtiyaç duyduğu her türlü maddi yardımı alabileceğine dair büyük teminatlar işitti. Aslında içine bir kurt düşmüştü; bu kadar kolay uzatılan bir yardım elinden, durumun garipliğinden şüphe duymuştu. Fakat ne kadar kuşkulanırsa kuşkulansın, meseleyi fazla kurcalamadı, sorgulamaktan kaçındı. Çünkü ne pahasına olursa olsun Güleryüz Gazinosu’nu ayakta tutmak, rahmetli kayınpederine ve Cansu'nun anılarına karşı verilmiş bir namus sözüydü. Oysa kötü günleri geride bırakabilmek ümidiyle, Pınar'ın o sinsi aracılığıyla attığı her adım, Zahit’i kurtuluşa değil, çok daha karanlık ve felaket dolu günlerin kucağına sürüklüyordu.
Nitekim artık geri dönüşü olmayan o kaçınılmaz sona doğru hızla yaklaşılıyordu. Zahit, batan işleri toparlayabilmek adına Haluk'tan beş yıl içinde parça parça, toplamda astronomik, hayal bile edilemeyecek devasa bir borcun altına girmişti. Faizleriyle birlikte katlanarak büyüyen bu karabasanı ödemek gerçeğiyle tek başına karşı karşıya kalmıştı.
İşte şimdi, sinsice ilmek ilmek örülen o büyük intikam planının nihai darbeyi vurması için her şey hazırdı. Sahi, tüm bu acımasızlığın arkasındaki intikam neyin nesiydi? Zahit’i bir gölge gibi kuşatan Pınar Çukurhisar ve her dara düştüğünde ona para uzatan Haluk Ekşici aslında kimdiler?
Haluk Ekşici, İstanbul’un o karanlık ve tekinsiz yeraltı dünyasının, yasa dışı kumarhanelerin mutlak patronuydu. Pınar Çukurhisar ise onun bu kirli işlerdeki en büyük ortağı, yani üvey kız kardeşiydi. Haluk’un geçmişten söküp getirdiği amansız bir Güleryüz Gazinosu takıntısı vardı. Bu öyle hastalıklı bir tutkuydu ki, adamı tamamen raydan çıkarmış, gözünü karartmıştı. Sırf o gazinoyu ne pahasına olursa olsun ele geçirebilmek için şeytani bir plan yapmıştı: Üvey kız kardeşini bir kurtarıcı gibi Zahit Zade’nin karşısına çıkaracak, canından bezmiş adama sinsice yakınlaştırıp ailenin kalbine sokacaktı. Sonrasında ise zamanı geldiğinde, o uygun zemin kendi elleriyle hazırlandığında; hem deliler gibi takıntılı olduğu o efsanevi mekânı elde edecek hem de kendisiyle o arzuladığı güç arasındaki tüm pürüzleri sonsuza dek ortadan kaldırmış olacaktı.
Evin salonunda uğursuz bir sessizlik hüküm sürerken, Pınar adeta bir yılan gibi tıslayarak Zahit’e yaklaştı ve o buz gibi teklifin ilk sinyalini verdi:
"Zahit, sana bir iyi, bir de kötü haberim var."
Zahit, başını ellerinin arasına almış, bitkin bir halde iç çekti:
"Hayatımız zaten yeterince kötü Pınar... Sen önce iyi olanı söyle lütfen."
Pınar, yüzündeki o sinsi tebessümü gizleme gereği bile duymadan doğrudan konuya girdi:
"Eylül'e talip var."
Zahit, duyduğu kelimelerle irkilerek oturduğu yerden fırladı. Kulaklarına inanamıyordu, damarlarındaki kanın donduğunu hissetti:
"Ne talibi? Ne saçmalıyorsun sen Pınar! Daha on yedi yaşında bir çocuk o! Bu lafı ne sen söylemiş ol ne de ben duymuş olayım, kapat bu konuyu!"
Pınar hiç istifini bozmadı, sesindeki soğukkanlılık tüyler ürperticiydi:
"Bir dinler misin Zahit... Talip olan kişi, Haluk Ekşici."
Zahit’in gözleri öfkeden çakmak çakmak oldu. Yumruklarını sıkarak karısının üzerine yürüdü:
"Kızı olacak yaştaki bir sübyana mı göz dikmiş o ahlaksız adam? Bir de utanmadan talip mi oluyor? Eğer senin 'iyi' dediğin haber buyursa, Tanrı aşkına kötüsü nedir acaba?"
Pınar, Zahit’in bu öfkesi karşısında gayet sakin bir şekilde bir adım geri attı. Ses tonunu yapay bir şefkatle yumuşatarak zehrini akıtmaya devam etti:
"Bak, hemen parlama, sinirlenme... Eğer onunla bir aile bağı kurarsak şayet, Haluk o devasa borcu hemen istemez. Aile arasında böyle paranın, borcun lafı mı olur? Ama eğer bu teklifi reddedersen... İşte kötü haber bu: Bir ay içinde bütün borcunu kapatmanı istiyor."
Duyduğu tehditle Zahit’in başı döndü, dizlerinin bağı çözüldü. O an zihninin karanlık dehlizlerinden acı bir hatıra koptu; yıllar önce rahmetli kayınpederi Cavit Bey’e göğsünü gere gere verdiği o söz kulaklarında yankılandı: "Veliaht..." demişti yaşlı adam, "bize bir veliaht bırak..." Zahit acıyla gülümsedi. Demek bahsettikleri o şanlı veliaht, böyle sinsi bir tuzağın ortasında, bu şekilde mi harcanacaktı?
Genç adam odanın içinde deli gibi dolanırken kendi kendine fısıldadı: "Nasıl bir çıkmazın içine düştüm ben böyle?"
Önündeki yol iki ucu keskin bir bıçaktı. Eğer kızının bu yaşta evlenmesine rıza göstermezse, gözü gibi baktığı, canı pahasına korumaya yemin ettiği Güleryüz Gazinosu icra yoluyla ellerinin arasından kayıp gidecekti. Babasının hatırasına, Cansu’sunun emanetine kara leke sürülecekti. Buna asla müsaade edemezdi. Zaten bu şehre, İstanbul’a ilk ayak bastığında kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, avucunda koca bir hiçle yola çıkan o fukara adamdı. Aradan geçen yılların, bunca çabanın ardından yeniden aynı noktaya dönmek, o eski zavallı durumla karşı karşıya kalmak fikri gururunu paramparça ediyordu. Kumarı bir kez daha oynamalıydı.
Gözlerini kararttı, Pınar’a dönerek dişlerinin arasından o ölümcül kararı fısıldadı:
"Pınar... Haluk Bey'e haber ver. Gelsin, istesin... Kızımı ona vereceğim."
Bu karar, masum bir ruhun üzerine çöken en karanlık gölgeydi. Henüz on yedi yaşındaki Eylül, hayatının en güzel, en masum dönemlerini, o pembe gençlik yıllarını daha doğru dürüst yaşayamadan; acımasız bir dünyanın ortasında, yetişkin bir insanın o ağır ve kirli sorumluluklarını omuzlamak zorunda kalıyordu.
Zahit, titreyen bir sesle koridora doğru seslendi:
"Eylül... Yanıma gel kızım."
İçeriden, henüz hayatın tüm bu kirli oyunlarından habersiz olan o masum ses yükseldi:
"Efendim baba, geliyorum."
Eylül odaya girip babasının karşısına oturduğunda, Zahit onun yüzüne bakmakta zorlanıyordu. Boğazındaki o sert düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı ve titreyen sesiyle konuşmaya başladı:
"Şimdi söyleyeceklerimi çok iyi dinle kızım... Bu gazino var ya, dedene kendi babasından yadigârmış. Ona da kendi babasından kalmış... Yani nesillerdir, uzun yıllardır bu Güleryüz Gazinosu her fırtınaya göğüs gerip varlığını sürdürüyor. Ben anneni ilk kez bu gazinoda gördüm, ona bu sahnede aşık oldum ve onunla yine burada evlendim. Dedenin son nefesini vermeden önceki yegâne vasiyeti, buraya ne pahasına olursa olsun sahip çıkmamız üzerineydi. Fakat... Şu an bu gazinoyu, geçmişimizi kaybetmenin eşiğindeyim. Önümüzde tek bir çıkış yolu var kızım... Borçlu olduğumuz adam, Haluk Ekşici... Seni bir yerde görüp beğenmiş. 'Eğer kızın benimle evlenirse, aile arasında borcun lafı olmaz, her şeyi silerim' diyor. Şimdi... Şimdi ne yapalım, sen söyle kızım?"
Zahit başını öne eğdi. Kelimeler odaya birer kurşun gibi dağılırken, şu acı gerçek bir kez daha duvarlara kazınıyordu: Bazen hayatta en ağır bedelleri, hiçbir günahı olmayan en masum olanlar öder.
Eylül, babasının çökmüş omuzlarına, çaresizlikten ağlamaklı olan gözlerine baktı. İçindeki o küçük çocuk saniyeler içinde büyüdü ve dudaklarından o asil kabulleniş döküldü:
"O yüzden... Sen ne karar verirsen ver baba, ben senin kararına saygı duyarım."
