11. bölüm · İki Kalbin Tek Attığı Yer
İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı...
11. Bölüm
İnsan hayatı boyunca iki kişiyi asla unutmuyor: Birincisi, ona acımasızca çelme takıp yere düşüreni; ikincisi ise o düştüğü yerde elinden tutup kaldırmak yerine, onunla birlikte o soğuk yerde oturup acısını paylaşan, ona yoldaş olanı...
Eylül, küllerinden doğarak aile yadigârı Güleryüz Gazinosu'nu nihayet devralmıştı. O şanlı mekânın kapılarını yeniden sanata ve hayata açtığı o ilk heyecan dolu gecede, sergileyecejği ilk ve en büyük vefa örneğini hazırlamıştı. O görkemli gecede yankılanacak tüm melodileri, tüm şarkıları, en özel şeref konukları olarak en önde ağırladığı misafirlerine; yani İstanbul Kadın Huzurevi'nin o metanetli sakinlerine armağan etmişti. Oraya "sığınma evi" demiyordu artık; çünkü kalbi güzel Nigar Hanım ona oranın bir sığınak değil, ruhların dinginliğe erdiği bir "huzurevi" olduğunu bizzat öğretmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, kuliste duygu dolu anlar yaşanıyordu. Nigar Hanım, gözlerindeki gurur yaşlarını silerek Eylül ve Melike’nin ellerini sıkıca tuttu. Sesi titreyerek konuşmaya başladı:
"Benim güzel kızlarım... İkinizi de o kapıdan içeri ürkek adımlarla ilk girdiğiniz, sizi ilk tanıdığım o andan itibaren çok sevmiş ve size tüm kalbimle inanmıştım. Şimdi durduğumuz bu muazzam noktada bir kez daha çok net görüyorum ki; birine inanmak, gerçekten de başarmanın yarısıymış. Siz ne kendinize olan inancınızı kaybettiniz ne de hayata küstünüz. Siz başardınız güzel kızlarım... Sizleri canı gönülden, tüm ruhumla kutluyorum."
Nigar Hanım başta olmak üzere, Cemil Bey ve Özlem Hanım’ın da kalplerini dolduran ortak duygu tam olarak buydu. İnanç, sabırla birleştiğinde en çetin duvarları bile yıkardı ve nitekim dedikleri gibi olmuştu; o ürkek kızlar en nihayetinde başarmıştı.
Başarı rüzgârı sadece Eylül için değil, Melike için de ardı ardına esiyordu. Yeteneği kulaktan kulağa yayılan Melike, ülkenin en ünlü ressamlık ajanslarından birinden reddedilemeyecek kadar iyi bir iş teklifi almış ve hayallerini tuvale dökeceği o profesyonel dünyada çalışmaya başlamıştı.
Ancak hayatları ne kadar parıldarsa parıldasın, önlerine ne kadar büyük fırsatlar çıkarsa çıksın, bu iki dertdaş birbirlerinden asla ayrılmadılar. Şehrin güzel bir semtinde bir araya gelip ev arkadaşı oldular ve tıpkı sığınma evinin o dar odasındaki gibi hayatın yükünü yine omuz omuza sırtlandılar. Gece yarılarına kadar süren sohbetlerinde, birbirlerine her daim en büyük sığınak ve en güçlü destek olmaya devam ettiler; zaten bu hikâyenin en güzel, en asil yanı da buydu.
O soğuk sığınma evinde, ilk tanıştıkları gün o kimsesizliğin ortasında birbirlerine nasıl kol kanat gerdilerse, şimdiki o parıltılı hayatlarında da hâlâ aynı samimiyetle birbirlerine sarılıyorlardı. Zaman akıyor, etraflarındaki koşullar ve hayatın sunduğu şartlar durmaksızın değişiyordu. Fakat bu amansız değişimin ortasında sabit kalan, zamana meydan okuyan tek bir şey vardı: Bu iki dertdaşın kalplerinde büyüttükleri, birbirlerine duydukları o sarsılmaz sevgi ve sonsuz saygı...
Hafta sonlarını o huzurlu evlerinde, sessizce dinlenerek geçirmek Eylül’ün en büyük hobisi, adeta sığınağı haline gelmişti. Yoğun iş temposunun ardından evde geçirilen o sakin saatlerin tadını çıkarıyordu; ta ki sıradan bir cumartesi günü, Melike’nin neşeyle kapıdan içeri dalışına kadar... Melike, adeta bulutların üzerinde uçuyor gibiydi. Ağzı kulaklarına varacak derecede büyük bir mutlulukla, gözleri parıldayarak salona girdiğinde evdeki o dingin hava ansızın değişiverdi.
Melike, heyecanından yerinde duramayarak çantasını bir kenara fırlattı ve nefes nefese haykırdı:
"Eylül! Çabuk gel buraya, sana çok ama çok önemli bir şey söyleyeceğim!"
Eylül, elindeki kahve kupasını masaya bırakıp dertdaşının bu hallerini şaşkın ve muzip bir tebessümle izlemeye başladı:
"Ne oldu, hayırdır bu ne hal?"
"Kaan..." dedi Melike, kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarparken. "Kaan bana az önce evlenme teklif etti!"
Eylül kaşlarını hafifçe çatarak duraksadı, zihninde isimleri taradı:
"Kaan mı? Kaan kim kızım?"
Melike utangaç bir tavırla saçlarını kulağının arkasına itti, yanakları al al olmuştu:
"Bizim Da Vinci Ressamlık Ajansı'nda yönetici asistanlığı yapıyor ya, hani bahsetmiştim. İşte o Kaan!"
Eylül heyecanla arkadaşının ellerini tuttu, gözleri parladı:
"İnanmıyorum! Ee, peki sen ne dedin? Kabul ettin mi?"
Melike mahcupça başını öne eğdi, dudaklarını ısırdı:
"Şey... Heyecandan ve şaşkınlıktan tek bir kelime bile edemedim ki... Yanından öylece koşarak ayrıldım ve soluğu doğrudan evde, senin yanında aldım."
Eylül, duydukları karşısında gözlerini hayretle açarak elini ağzına götürdü:
"Ne yaptın, ne yaptın sen?"
"Ne yapayım, işte öylece eve geldim."
"Kızım, çocuğa bir cevap vermedin mi yani? Koskoca evlenme teklifine?"
Melike, mahcup bir çocuk gibi omuzlarını silkti; gözleri hâlâ o anın büyüsüyle parıldıyordu:
"Yok... İnanır mısın, o an o kadar mutlu, o kadar şaşkın oldum ki ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü... Çünkü ben de bir süredir ondan gizliden gizliye hoşlanıyordum."
Eylül, arkadaşının bu çocuksu heyecanına dayanamayıp kahkahayı bastı; ardından sitemkâr ama sevecen bir sesle üsteledi:
"Demek çocuktan deli gibi hoşlanıyordun ve o sana hayatının teklifini sunduğunda bunu ona itiraf etmek yerine, arkana bakmadan oradan koşarak uzaklaşmayı seçtin, öyle mi Melike?"
"Evet, aynen öyle yaptım..."
"Aferin sana gerçekten!" dedi Eylül, Melike’nin omzuna hafifçe dokunarak. "Vakit kaybetmeden gidip bir an önce çocukla düzgünce konuşmalısın. Çünkü senin o panikle kaçıp gitmeni, onu reddettiğin şeklinde yorumlayıp yanlış anlamış olabilir. Zavallı çocuk kim bilir ne haldedir şimdi."
Melike, arkadaşının haklı uyarısıyla derin bir nefes aldı; zihnindeki taşlar yerine oturmuştu:
"Doğru söylüyorsun aslında, çok haklısın. Yarın sabah işe gidince ilk iş onunla baş başa konuşup durumu düzelteceğim."
Odanın içindeki o tatlı heyecan dalgası usulca durulurken, Melike muzip bir bakışla Eylül’e doğru eğildi. Gözlerini kısarak sordu:
"Eee... Hep beni konuşacak değiliz ya dertdaş? Sende var mı asıl bir şeyler? Yok mu bir gönül meselesi?"
Eylül’ün yüzünde, sahne ışıklarının bile gizleyemeyeceği türden, gizemli ve hafif utangaç bir tebessüm belirdi. Bakışlarını kaçırarak mırıldandı:
"Şey... Aslında iki, üç akşamdır Güleryüz Gazinosu'na gelen, hep en öndeki masada oturan beyaz takım elbiseli, uzun boylu biri var. Gerçekten çok hoş, etkileyici birisi ama kimdir, necidir inan hiç bilmiyorum. Üstelik sahnedeyken her defasında bana kırmızı bir gül gönderiyor. Eğer bir kez daha o masada boy gösterir ve gül yollarsa, bu sefer hiç çekinmeyeceğim; gidip karşısına doğrudan onunla konuşacağım."
Melike, arkadaşının bu ani cesareti karşısında gözlerini büyüterek hemen araya girdi:
"Saçmalama Eylül! İlk adımı hiçbir hanımefendi atmaz, bırak önce o centilmenlik edip sana gelsin."
Eylül, arkadaşının bu geleneksel tavrına muzipçe bir kahkaha patlattı:
"Öyle mi diyorsun çok bilmiş Melike Hanım? Sen benim annemle babamın nasıl evlendiğini, o büyük aşkta ilk kimin ilan-ı aşk ettiğini, kimin açıldığını biliyor musun sanki?"
Melike’nin merakı iyice uyanmıştı, şüpheyle gözlerini kıstı:
"Annen deme sakın..."
"Aynen öyle, annem tabii ki!" dedi Eylül, başını gururla yukarı kaldırarak. "Üstelik sadece babama açılmakla kalmamış, gidip bunu dedeme, yani kendi babasına gümbür gümbür söylemiş. Anlayacağın dertdaş; ben o cesur kadının, Cansu Güleryüz Zade'nin kızıyım! Eğer birinden gerçekten hoşlanırsam da seversem de saklanmam; gider, gözlerinin içine bakar ve bunu hiç çekinmeden söylerim!"
Ertesi akşam Güleryüz Gazinosu her zamanki gibi ışıl ışıldı. Eylül, sahne performansını alkışlar eşliğinde bitirip kulise geçtiği sırada, mekânın garsonlarından biri elinde kocaman, kıpkırmızı güllerle içeri girdi:
"Eylül Hanım, bu çiçekleri size sahnenin tam karşısındaki o masada oturan beyefendi gönderdi. Ayrıca bu notu da bizzat size iletmemi rica etti."
Eylül, kalbinin ritmini değiştiren o zarif kâğıdı garsonun elinden aldı. Heyecanla katını açtığında, kâğıttan etrafa yayılan hafif parfüm kokusuyla birlikte şu büyüleyici satırlar döküldü gözlerinin önüne:
"Cüretimi mazur görün... Güzelliğiniz ve o eşsiz sesiniz karşısında öyle büyülendim, öyle sarsıldım ki... Siz sahnede o masum şarkıları her söylediğinizde, sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar birer birer avucunuza diziliyor. Bu dünyalar güzeli çehrenizi gören ay ansızın tutuluyor, güneşin o parlak ışığı bile kıskançlıktan sönüyor adeta. Eğer siz de lütfedip kabul buyurursanız, sizinle baş başa bir acı kahve içmeyi çok isterim."
Genç kız notu göğsüne bastırdı. Melike'nin dün akşamki "İlk adımı hiçbir hanımefendi atmaz," sözleri zihninde yankılansa da o, damarlarındaki Cansu Güleryüz asaletini ve cesaretini bir kez daha dinlemeyi seçti. Yüzünde kararlı, mağrur bir tebessümle başını kaldırıp bekleyen garsona döndü:
"O beyefendiye aynen şu sözlerimi ilet lütfen: 'Bu akşam saat tam 23.00’te, Galata Kulesi’nin önünde olacağım.'"
Daha adını bile bilmediği, kim olduğunu, nereden geldiğini henüz çözemediği ama o karanlık kalabalığın içinde ilk gördüğü andan itibaren içinde derin bir yakınlık hissettiği bu gizemli insanı daha yakından tanımak için tam sözleştikleri saatte tarihi Galata Kulesi'nin önündeydi.
Oraya vardığında, kuleyi aydınlatan sarı ışıkların altında tam da tahmin ettiği gibi bir silüetle karşılaştı. Üzerinde yine o jilet gibi duran, asil beyaz takım elbisesi vardı; ceketinin yakasına ise adeta bir imza gibi kıpkırmızı bir gül iliştirilmişti. Karşısında tüm zarafetiyle duran bu adam, Sarp Alptekin’den başkası değildi. Sarp, henüz genç kıza kendini resmi olarak tanıtmamış, ismini fısıldamamıştı; fakat Eylül, daha ilk andan itibaren kalbinin o masum sesini dinlemiş, onun ruhu temiz, iyi biri olduğuna tüm kalbiyle inanarak bu randevuya adım atmıştı.
Sarp, genç kızın yaklaştığını görünce yüzünde son derece nazik ve büyüleyici bir tebessümle şapkasını hafifçe öne eğerek selam verdi:
"Merhabalar hanımefendi, hoş geldiniz."
Eylül, annesinden miras kalan o asil ve kendinden emin duruşunu bozmadan, muzip ama mesafeli bir bakışla adamın gözlerinin içine baktı:
"Merhaba beyefendi... Görünen o ki siz beni, sahnemi ve hayatımı gayet iyi tanıyorsunuz. Fakat ne yazık ki ben, tam şu an karşımda duran sizin hakkınızda en ufak bir bilgiye bile sahip değilim. Umarım bu büyülü İstanbul akşamında, nihayet kendinizi bana layıkıyla tanıtarak bendeki bu karanlık sayfaları aydınlatırsınız?"
Sarp, bu zekice ve vakur davet karşısında hafifçe başını eğdi; sesindeki o kadife tonla cevap verdi:
"Tabii ki hanımefendi, memnuniyetle..."
Sarp, Galata’nın esintili gecesinde gözlerini Eylül’ün gözlerinden ayırmadan, sesine güven veren bir ton katarak konuşmaya başladı:
"Ben Sarp Alptekin... Türkiye milli tekvando sporcusuyum [sports]. Aslında sizin o can verdiğiniz mekânın hemen yüz metre ilerisinde bir spor salonum var; yani çok yakın bir komşuyuz. Bir gün, tamamen tesadüfler eseri Güleryüz Gazinosu'nun kapısından içeri adım atarken gördüm sizi. Sadece bir anlık bir kesitti ama o günden beri, her akşam kalbimde sizi yeniden görebilmek umuduyla o salondan içeri giriyorum. Her defasında o eşsiz sesinizden dökülen güzel şarkıları dinlemek, ruhumu dinlendiriyor. Umarım bu sessiz hayranlığımla size bir rahatsızlık vermiyorumdur?"
Eylül’ün dudaklarında beliren hafif şaşkınlık tebessümünü gören Sarp, sözlerine biraz muziplik, biraz da bir sporcunun o net ve dürüst duruşunu katarak devam etti:
"Emin olun, benden rahatsız olacağınızı sezinlesem, sizi böyle bir durumun içinde bırakarak asla rahatsız etmezdim. Ama lafı hiç dolandırmayacağım, açık konuşayım... Sizi ilk gördüğüm o albumsiden beri çok beğendiğim, aklımdan çıkaramadığım için sizinle yan yana gelip, kelimelerin ardına sığınarak dürüstçe tanışmak istedim. Bu büyülü geceye, bu tarihi kulenin gölgesine geliş niyetim de tam olarak buydu işte..."
