19. bölüm · Ihlamur çıkmazı
Sevginin Dokunuşu ve Ihlamur’un Fısıltısı
Ihlamur Çıkmazı’nda üç ay, bir su misali sessiz ama derin izler bırakarak akıp gitmişti. Sonbaharın altın sarısı yaprakları yerini kışın ortasındaki o tatlı, berrak soğuğa terk etmişti. Sokaktaki taş binaların çatıları sabah ayazında hafif bir kırağıyla kaplanır, ahşap evlerin bacalarından yükselen odun kokulu dumanlar gökyüzüne doğru nazlı nazlı süzülürdü.
Melis için bu üç ay, hem bedeninde hem de ruhunda mucizevi değişimlerin yaşandığı büyülü bir zaman dilimiydi. Hamileliğinin dördüncü ayına girmişti. Artık karnı tatlı bir kavis almış, yürüyüşü, duruşu ve hatta bakışları bile anne olmanın getirdiği o tarifsiz olgunluk ve şefkatle derinleşmişti. Yüzündeki o pembe hamilelik ışıltısı, gören herkesin içini ısıtmaya yetiyordu.
O gün günlerden cumartesiydi. Ömer, mahallenin ahşap çocuk parkının tamiratı ve kültür evinin kışlık odun tedariki için sabahın erken saatlerinde dışarı çıkmıştı. Melis ise evde tek başına kalmanın verdiği fırsatla, uzun zamandır aklında olan evi havalandırma ve temizleme işine girişmişti. Doktor Ayşe Hanım’ın "Kendini fazla yorma, ağır kaldırma" uyarıları kulaklarında çınlasa da, Melis duramıyordu. Yuvalarını mis gibi kokutmak, pencereleri silip içeriye o berrak kış güneşini doldurmak istiyordu.
Hafif bir müzik açtı. Önce salonu havalandırdı, ardından tozları aldı. Sıra Ihlamur Çıkmazı’na bakan geniş, ahşap çerçeveli salondaki pencereye gelmişti. Eline camsil bezini ve deterjanı aldı. Çerçevenin üzerine çıkmamaya özen göstererek, koltuğun üzerine hafifçe basıp pencerenin üst kısımlarını silmeye başladı. Uzandıkça hafifçe zorlanıyor ama "Şurası da pırıl pırıl olsun" diyerek gülümseyerek devam ediyordu.
Tam o sırada, sokağın başından kucağında marangoz aletleriyle dönmekte olan Ömer belirdi. Adımlarını hızlı hızlı atıyor, bir an önce eve dönüp Melis’ine ve "küçük mucizelerine" sarılmanın hayalini kuruyordu. Başını kaldırıp iki katlı tatlı evlerine baktığında, Ömer’in kalbi adeta duracak gibi oldu.
Melis, koltuğun üzerinde, pencerenin dışını silmek için belirginleşmiş karnıyla uzanmış, camı siliyordu.
Ömer’in gözleri dehşetle açıldı. Elindeki alet çantasını olduğu yere, taş sokağın ortasına nasıl bıraktığını bile hatırlayamadı.
"Melis!" diye fısıldadı dehşetle.
Aklı başından gitmişti. Korkudan kanı çekildi, bacaklarına bir anda muazzam bir güç geldi. Mahallelinin "Ne oluyor?" bakışları arasında Ömer, Ihlamur Çıkmazı’nı adeta bir rüzgâr gibi yardı. Merdivenleri üçer beşer tırmandı. Cebinden anahtarı nasıl çıkardığını, kilidi nasıl açtığını bilmeden kapıyı gürültüyle açıp içeri fırladı.
"Melis! Sakın kımıldama!"
Melis, kapının aniden açılmasıyla ve Ömer’in nefes nefese kalmış sesiyle irkildi. Elindeki bezi düşürmeden arkasına döndü.
Ömer bir hışımla salona girdi, tek bir saniye bile kaybetmeden Melis’i belinden ve dizlerinin altından kavradığı gibi havaya kaldırdı.
"Ömer! Ne yapıyorsun, korkuttun beni!" diye çığlık attı Melis, şaşkınlıkla onun boynuna sarılırken.
Ömer hiç cevap vermedi. Yüzündeki o büyük korku ve endişe ifadesiyle Melis’i kucağında taşıyarak doğrudan yatak odasına götürdü. Onu pamuklara sarar gibi, yatağın tam ortasına büyük bir narinlikle oturttu. Ardından dizlerinin üzerine çöktü, elleri titreyerek Melis’in ellerini tuttu. Göğsü hızla kalkıp iniyordu.
"Sen ne yapıyorsun Melis?" dedi Ömer, sesi hem kızgın hem de derin bir endişeyle titriyordu. "Sen benim aklımı başımdan mı alacaksın? Cam silmek ne demek? Ya dengeni kaybetseydin? Ya koltuk kayıverseydi? Ben aşağıdan seni o hizada görünce yüreğim ağzıma geldi!"
Melis, Ömer’in bu halini görünce önce şaşırdı, ardından onun bu aşırı korumacı, sevdalı haline içten bir tebessümle baktı. Elini Ömer’in terlemiş şakaklarına koydu, başparmağıyla yanağını okşadı.
"Ömer’im, sakin ol lütfen. Sadece pencerenin üst kısmına uzanıyordum. Kötü bir şey yok, ben çok dikkat ediyorum zaten. Kendimi de bebeğimizi de riske atar mıyım hiç?"
"Atamazsın, atmamalısın!" dedi Ömer, eğilip Melis’in karnına küçük, derin bir öpücük kondurdu. Ardından ayağa kalktı, üzerindeki montu ve ceketi fırlatır gibi çıkardı. "Şimdi sen bu yatakta oturuyorsun. Hatta uzanıyorsun. O camlar silinecekse, ben sileceğim. Bu evde ağır bir iş yapılacaksa, ben yapacağım. Sen sadece dinleneceksin."
Melis itiraz etmeye çalıştı: "Ama Ömer, sen anlamazsın ki cam silmekten, iz kalır..."
Ömer kapıdan çıkarken geriye dönüp tatlı bir sertlikle parmağını salladı: "İz kalsın Melis hanım, varsın camlar lekeli olsun ama senin ve bebeğimin kılına zarar gelmesin. Otur orada!"
Ömer salona geçti. Melis yatakta duramayıp kapının eşiğine kadar geldi ve kolları bağlı bir şekilde Ömer’i izlemeye başladı.
Ömer, eline bezi ve deterjanı almış, tıpkı bir inşaat ustası edasıyla camın karşısına geçmişti. O koca elleriyle narin bir iş yapmaya çalışması o kadar sevimli görünüyordu ki, Melis sessizce kıkırdamaktan kendini alamadı. Ömer, camı silerken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu:
"Yok efendim toz varmış, yok cam kirlenmiş... Kızım, sen annene söyle, o daha çok küçük. Böyle tehlikeli işlere kalkışmasın. Babanız burada, marangoz da olur, temizlikçi de olur, sizin koruyucu meleğiniz de olur..."
Camı bitirip Bezi kovaya attığında Ömer zafer kazanmış bir komutan gibi Melis’e döndü. Melis ona bakıp kahkahayı bastı. Ömer’in burnunun ucuna köpük bulaşmıştı.
"Nasıl oldu Sayın Melis Hanım? Beğendiniz mi?" diye sordu Ömer, ellerini beline koyarak.
Melis yaklaşıp Ömer’in burnundaki köpüğü parmağıyla sildi. "Mükemmel oldu marangoz bey. Ama bence sizin asıl yeteneğiniz mutfakta ortaya çıkmalı, çünkü ikimiz de acıktık."
Mutfaktaki Huzur ve Birlikte Hazırlanan Aş
Ömer, Melis’in mutfağa girmesine izin vermeye niyetli değildi ama Melis’in "Ben sadece oturup sana talimat vereceğim, söz" demesi üzerine ikna oldu. Mutfağa geçtiler. Kış güneşinin süzüldüğü küçük, ahşap mutfakta iç ısıtan bir telaş başladı.
Melis yüksek sandalyeye oturdu. Ömer önlüğünü taktı.
"Evet şefim, menüde ne var?" diye sordu Ömer, bıçağı ve kesme tahtasını hazırlayarak.
"Bugün bebek sebze istiyor Ömer. Şöyle bol zeytinyağlı, havuçlu, patatesli bir kereviz yemeği yapacağız. Yanına da güzel bir tarhana çorbası."
Ömer sebzeleri tezgâha dizdi. Melis’in yönlendirmesiyle havuçları ve kerevizleri doğramaya başladı. Ömer’in sebzeleri doğrama şekli o kadar iri ve köşeliydi ki Melis dayanamayıp müdahale etti:
"Ömer, çorbalık yapmıyoruz, yemek yapıyoruz! Biraz daha küçük doğramalısın."
Ömer elindeki bıçakla durdu, Melis’e dönüp gülümsedi. "Benim elim alışmış kaba ahşaplara Melis. Ağaca şekil vermek sebzeye şekil vermekten kolaymış meğer."
Ömer sebzeleri tencereye koyarken, Melis masadan kalkıp Ömer’in arkasına geçti. Kollarını onun beline doladı, başını sırtına yasladı. Ömer doğrama işini bırakıp elini Melis’in ellerinin üzerine koydu. Mutfakta tencereden yükselen o ilk buharın ve tarhana kokusunun arasında muazzam bir huzur sessizliği hakim oldu.
"Bazen rüyada gibiyim Melis," dedi Ömer, sesinde derin bir duyguyla. "Şu mutfakta seninle olmak, birazdan üçümüz için yemek pişeceğini bilmek... Bu sokak bize çok şey çektirdi ama sonunda bize cenneti verdi."
"Sokak değil Ömer," dedi Melis başını onun sırtından kaldırıp gözlerine bakarak. "Biz vazgeçmedik. Biz birbirimizden ve bu sokağın ruhundan vazgeçmediğimiz için evren bize bu hediyeyi verdi."
Yemekler pişti. Ahşap masaya buharı tüten çorba, zeytinyağlı kereviz ve taze somun ekmeği koydular. Yemek boyunca sohbet ettiler; bebek odasını hangi renge boyayacaklarını, marangozhanede Ömer’in kendi elleriyle yapacağı ahşap beşiğin detaylarını konuştular. Ömer, beşiğin üzerine ihlamur yaprağı motifleri işleyeceğine dair söz verdi.
Ihlamur Çıkmazı’nda Kış Yürüyüşü
Yemekten sonra Ömer, Melis’in iyice giyinmesini sağladı. Kalın paltosunu giydirdi, atkısını boynuna birkaç kez doladı, beresini kulaklarını kapatacak şekilde örttü.
"Ömer, beni kutup ayısına çevirdin, yürüyemeyeceğim!" diye takıldı Melis.
"Hava soğuk Melis, ikinize de soğuk değmeyecek," dedi Ömer kararlı bir şekilde.
Dışarı çıktıklarında tatlı, sert bir kış havası karşıladı onları. Taş sokakta yürürken Ömer, Melis’in elini tutup kendi paltosunun cebine soktu. Birlikte Ihlamur Çıkmazı’nın kalbine doğru yürümeye başladılar.
Mahalle her zamanki gibi canlı ve sıcaktı. Fırının önünden geçerken Mustafa Abi dışarı fırladı.
"Ooo! Bizim genç ebeveynler yürüyüşte! Melis kızım, bak taze fırından çıktı, sıcak vişneli turta yaptım senin için. Aş erirsin maşallah, al bakalım!" diyerek paketi Ömer’in eline tutuşturdu.
Biraz ileride Terzi Muzaffer dükkânının camını tıklattı, dışarı çıkıp elindeki küçücük, örgü patikleri Melis’e uzattı. "Muzaffer amcanız boş durmuyor Melis kızım. Bak bakalım, rengi nasıl olmuş? Bizim ufaklık baharda geldiğinde ayağını üşütmesin."
Melis gözleri dolarak patikleri kucağına bastırdı. "Muzaffer Amca... O kadar güzel ki, ellerine sağlık!"
Kültür evinin bahçesindeki ulu çınarın altına geldiklerinde, Naciye Teyze de verandada çay içiyordu. Onları görünce hemen seslendi: "Kızım durma o soğukta, gel bir ıhlamur iç!" ama Ömer "Naciye Teyze, doktor yürüyüş yapmasını söyledi, biraz taze hava alıp geleceğiz" diye yanıtladı.
Geleceğe Bırakılan İzler
Sokağın sonuna, mahalleye hâkim olan küçük tepeye doğru yürüdüler. Buradan bütün Ihlamur Çıkmazı, ahşap evlerin kiremit çatıları ve uzaktaki şehir manzarası net bir şekilde görünüyordu. Güneş batmak üzereydi; gökyüzü turuncu, mor ve pembe renklerin muazzam bir karışımıyla boyanmıştı.
Ömer, Melis’in arkasına geçip kollarını onun etrafına sardı. Çenesini Melis’in omuzuna yasladı.
"Bak Melis," dedi Ömer, mahalleyi göstererek. "Şu sağdaki kırmızı çatılı evde biz çocukken saklambaç oynardık. Şu soldaki sokak lambasının altında ilk kez sana aşık olduğumu anladığımda kalbim duracak gibi olmuştu. Şimdi ise buradayız..."
Melis elini Ömer’in kollarına koydu. "Ve şimdi o çocuk, bizim çocuğumuz olarak bu sokaklarda koşacak Ömer. Biz bu mahalleyi yıktırmadık, müteahhitlerin dozerlerine karşı göğsümüzü siper ettik. Çünkü biliyorduk ki, kökleri olmayan bir çocuk büyüyemez."
"Biz ona sadece bir ev değil, kocaman bir geçmiş ve muazzam bir aile bıraktık Melis," dedi Ömer.
O an, Melis aniden duraksadı. Elini karnına götürdü. Gözleri genişledi.
Ömer panikle sordu: "Ne oldu Melis? Bir yerin mi ağrıdı? Sancı mı var?"
Melis başını salladı, yüzünde tarif edilemez, cennetten gelme bir tebessüm belirdi. Ömer’in elini tutup hızla kendi karnının sağ tarafına koydu.
"Ömer... Bak... Kıpırdadı."
Ömer olduğu yerde donakaldı. Elinin altında, Melis’in karnında çok hafif, küçücük bir kelebek dokunuşu, minik bir tekme hissetti. Sanki içerideki o küçük can, "Ben de buradayım, sizi dinliyorum" diyordu.
Ömer’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ağır, mağrur Ömer, o kış akşamının alacakaranlığında dizlerinin üzerine çöktü. Yüzünü Melis’in karnına yasladı. Sokaktaki soğuk rüzgâr sanki bir anda durdu, yerini ılık bir bahar esintisine bıraktı.
"Hoş geldin bebeğim..." diye fısıldadı Ömer, gözyaşları Melis’in paltosuna damlarken. "Baban burada. Seni bekliyoruz. Bu sokak, bu şehir, bu insanlar seni bekliyor..."
Melis, Ömer’in saçlarını okşadı. Akşamın ilk yıldızı gökyüzünde belirirken, Ihlamur Çıkmazı bir kez daha mucizelere, sevgiye ve hiç sönmeyecek olan o büyük umuda şahitlik ediyordu. İki ruh, tek bir kalpte birleşmiş, geleceklerine doğru emin ve mutlu adımlarla yürümeye devam ediyorlardı.
