11. bölüm · Ihlamur çıkmazı

KÖKLERİN DİRENİŞİ VE YENİ ŞAFAK

Fatıma Özmen

Ihlamur Çıkmazı, kazandığı büyük hukuki zaferin ardından ilk sabahına, aylardır üzerine çöken o kabus gibi ağırlıktan sıyrılmış olarak uyandı. Pencerelerden sızan taze demlenmiş çay kokularına, fırıncı Mustafa’nın küreğinden çıkan sıcak ekmeklerin buğusu karışıyordu. Sokaktaki arnavut kaldırımları, dün birer kale gibi savunulan o taşlar, şimdi üzerlerine düşen sabah güneşinin altında parıldıyordu. Ancak ne Ömer ne de Melis, holdingin bu kadar kolay pes etmeyeceğini bilecek kadar hayatın ve hukukun gerçekleriyle yüzleşmişlerdi.
Melis, sabah erkenden kültür evinin bahçesindeki ahşap masaya kurulmuş, önündeki kalın dosyalardan yeni savunma stratejileri geliştirmeye çalışıyordu. Mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararı geçici bir kalkandı; Hakan Bey ve Kozcuoğlu Holding'in hukuk ordusu, bu karara itiraz etmek ve açıkları bulmak için çoktan harekete geçmiş olmalıydı.
Çok geçmeden Ömer, elinde iki bardak sıcak çayla masaya yaklaştı. Çaylardan birini Melis’in önüne bırakırken yorgun ama huzurlu bir gülümsemeyle yüzüne baktı. "Yine uyumadın değil mi?" diye sordu yavaşça. "Dün gece o kadar kutlama yaptık, herkes rahat bir nefes aldı ama senin zihnin hala o adliye koridorlarında geziyor."
Melis çayından bir yudum alıp dosyayı kapattı. "Rahat durmayacaklar Ömer. Hakan Bey, prestijini ve parasını bu sokağa yatırdı. Yürütmeyi durdurma kararı onları sadece yavaşlattı. Şimdi idari mahkemeye sunacakları savunmayı hazırlıyorlardır. ÇED raporlarını, imar planı değişikliklerini önümüze öyle bir kılıfla koyacaklar ki, bizim bu tescilli alanı korumak için daha büyük, daha sarsılmaz dayanaklara ihtiyacımız var."
Tam o sırada kültür evinin kapısında Berk belirdi. Elindeki bilgisayar çantasıyla telaşlı adımlarla masaya doğru ilerledi. "Melis, Ömer... Haklıydınız. Holding boşa durmuyor," dedi Berk, bilgisayarını açıp ekranı onlara doğru çevirirken. "Siber ağlarda ve finansal hareketlilikte bir şeyler yakaladım. Hakan Bey, mahallenin mülkiyet yapısını değiştirmek için arkadan dolanıyor. Mahalledeki bazı eski, varissiz ya da borçlu mülk sahiplerinin listesini çıkarmışlar. Doğrudan kamulaştırmayla alamadıkları yerleri, şahsi borçları veya ipotekleri üzerinden haciz yoluyla satın almaya çalışıyorlar. Yani sokağı dışarıdan dozerle yıkamadılar, şimdi içeriden mülkleri tek tek toplayarak bizi azınlıkta bırakmak istiyorlar."
Ömer’in kaşları çatıldı, yumruğu masanın kenarında sıkıştı. "Bu adamların hiç mi sınırı yok? İnsanların çaresizliğini, borçlarını bile birer silah olarak kullanıyorlar."
"Onların dünyasında her şey birer hamledir Ömer," dedi Berk, analitik ses tonuyla. "Eğer sokaktaki üç evi bu şekilde ele geçirirlerse, mahallenin tescilli dokusunu bozduklarını iddia ederek Anıtlar Kurulu’nun kararını delmeye çalışacaklar."
Melis hızla ayağa kalktı. "Buna izin vermeyiz. Eğer mesele mülkiyet ve borçlar üzerinden yürütülecek bir savaşa döndüyse, biz de mahalle dayanışmasını ekonomik bir savunmaya dönüştürürüz. Muzaffer Abi’nin, Mustafa Abi’nin ve diğerlerinin esnaf kooperatifini devreye sokacağız. Gerekirse tüm mahalleli birleşip o borçlu evlerin yükünü omuzlayacağız. Bu sokaktan tek bir taşın bile holdinge satılmasına müsaade etmeyeceğiz."
...
Aynı saatlerde, şehrin merkezindeki Kozcuoğlu Holding binasının en üst katında, Hakan Bey çalışma odasında adeta çılgına dönmüştü. Cam duvardan şehre bakarken, elindeki kalemi hırsla masaya fırlattı. Karşısında duran hukuk müşaviri ve şantiye şefi başlarını öne eğmiş, onun öfkesinin dinmesini bekliyorlardı.
"Bir avuç mahalleli ve yeni mezun bir avukat parçası koca projeyi nasıl durdurur?!" diye bağırdı Hakan Bey, sesi odanın yüksek tavanlarında yankılanarak. "O dozerler o sokağa girdiyse, o taşlar sökülmeliydi! Bana kanunlardan, mahkeme kararlarından bahsetmeyin. Ben o projeye milyonlar yatırdım. Kurulun o 'geçici koruma' kararını kalıcı hale getirmeden önce o sokağın işini bitirmemiz gerekiyordu."
Hukuk müşaviri yutkunarak öne çıktı. "Hakan Bey, Danıştay’ın kararı çok net. İdari savunmamızı verene kadar sahaya tek bir işçi bile sokamayız, aksi takdirde suç duyurusunda bulunurlar ve bu durum holdingin borsadaki hisselerini doğrudan etkiler. Ancak Berk’in de fark ettiği gibi, mülk toplama stratejimiz işliyor. Remzi Amca’nın yeğeninin üzerindeki borç yükünü kullanarak o köşedeki tarihi konağın hisselerini devralmak üzereyiz. O konak bizim olduğunda, içeriden restorasyon adı altında yıkım başlatabiliriz."
Hakan Bey’in yüzünde karanlık, hesapçı bir tebessüm belirdi. "Güzel. O konağı alın. Ve o mahallenin o meşhur Ömer’ine, o fırıncısına, o terzisine bu şehirde ekmek yiyemeyeceklerini gösterin. Tedarikçilerini arayın. Un çuvallarının, kumaş toplarının o sokağa girişini zorlaştırın. Bakalım açlıkla, yoklukla yüzleştiklerinde de o arnavut kaldırımlarının üzerine böyle rahatça oturabilecekler mi?"
...
Ertesi günlerde Ihlamur Çıkmazı, Hakan Bey’in başlattığı bu gizli ve sinsi ekonomik ablukanın etkilerini hissetmeye başladı. Fırıncı Mustafa, yıllardır un aldığı toptancının aniden nakit çalışmak istediğini ve fiyatları iki katına çıkardığını öğrendi. Terzi Muzaffer’in sipariş aldığı konfeksiyon firmaları, sözleşmeleri gerekçesiz iptal etti. Sokaktaki esnaf, üzerlerinde görünmez bir elin baskısını açıkça hissediyordu.
Ancak bu baskı, Ihlamur Çıkmazı’nın insanlarını birbirine düşürmek yerine, onları daha da kenetledi. Kültür evinin bahçesinde toplanan mahalleli, ellerindeki avuçlarındakileri masanın üzerine koydu. Naciye Teyze, yıllardır biriktirdiği çeyrek altınlarını Mustafa Abi’nin önüne bıraktı. "Bu un parasıdır Mustafa," dedi, gözleri parlayarak. "Biz gerekirse kuru ekmek yeriz ama bu holdinge diz çökmeyiz."
Ömer, mahallenin gençlerini organize ederek çevre köylerden ve bağımsız üreticilerden doğrudan un ve malzeme tedarik etmek için kamyonetlerle yollara düştü. Şehrin çarkları holdingin parasıyla dönüyorsa, sokağın çarkları da insan emeğiyle ve alın teriyle dönecekti.
Akşamüstü Ömer, yorucu bir tedarik yolculuğundan dönmüş, kamyonetteki un çuvallarını fırına taşırken Melis yanına geldi. Melis’in elinde bu kez sevinçli bir haberin belgesi vardı. "Ömer, dur bir dakika," dedi nefes nefese.
Ömer omzundaki çuvalı indirdi, alnındaki teri sildi. "Ne oldu Melis? Yeni bir dava mı?"
"Hayır, bu kez çok daha büyük bir şey," dedi Melis, elindeki resmi yazıyı göstererek. "Anıtlar Kurulu, dün yaptığımız ek başvuruyu ve sokağın altındaki tarihi dehlizlerin haritasını inceledi. Sokağın sadece üstü değil, altı da tescillendi! Artık burası 'Birinci Derece Sit Alanı' ilan edilmek üzere komisyona sevk edildi. Bu ne demek biliyor musun? Hakan Bey o evleri satın alsa bile, tek bir çivi bile çakamaz. Bu sokak artık tamamen dokunulmaz oluyor!"
Ömer, duydukları karşısında büyük bir rahatlamarla gülümsedi. Melis’i bellerinden yakalayıp havada döndürdü. Mahalleli pencerelerden bu neşeli anı izlerken, Ihlamur Çıkmazı bir kez daha kendi çocuklarının inancıyla aydınlandı.
Gece sokağa indiğinde, fırının bacasından çıkan o tanıdık ve güvenli koku, mahallenin üzerine bir huzur örtüsü gibi serildi. Ömer ve Melis, o meşhur sarı sokak lambasının altında yürürken, Hakan Bey’in fırtınasının bu köklü çınarı yıkamayacağını artık çok iyi biliyorlardı. Onlar sadece bir sokağı değil, geçmişin mirasını ve geleceğe olan inançlarını kurtarmışlardı. Holdinglerin parası, sarı baretli işçileri ve iş makineleri vardı; ama Ihlamur Çıkmazı’nın sökülmeyen taşları, birbirini bırakmayan elleri ve asla yıkılmayacak bir aşkı vardı.