3. bölüm · Ihlamur çıkmazı
Eski çınarın gölgesinde
Ertesi sabah, Ihlamur Çıkmazı güne her zamankinden daha gergin bir sessizlikle başladı. Akşam görülen o siyah araba, mahallenin üzerinde görünmez bir gölge gibi asılı kalmıştı. Ancak hayat devam ediyordu ve atılması gereken adımlar vardı.
Ömer, sabahın erken saatlerinde babası Ali Usta’nın emektar marangoz atölyesinin kapısını açtı. İçerideki talaş, cila ve kurutulmuş kereste kokusu onu anında çocukluğuna, babasının tezgahının kenarında tahta parçalarından oyuncaklar yaptığı o tasasız günlere götürdü. Ali Usta, belindeki rahatsızlık nedeniyle artık eski gücünde değildi. Atölyenin arkasındaki küçük odada, elinde sıcak bir çay bardağıyla oturmuş, oğlunun içeri girişini izliyordu. Ak ak düşmüş sakalları, derin çizgilerle kaplı yüzüyle mahallenin en eski çınarlarından biriydi o.
"Erkencisin oğul," dedi Ali Usta, sesi hafifçe titreyerek ama gururla. "Duyduğuma göre dün Münevver’in kızına yardım etmişsin. İyi yapmışsın. Komşuluk, düşen kalkana kadar elini uzatmaktır."
Ömer babasının yanına gidip elini öptü. "Sadece yardım değil baba, Melis harika bir iş çıkarıyor. Eski binayı pırıl pırıl yapmış. Bugün zımpara ve cila işleri var, atölyeden biraz malzeme alıp oraya geçeceğim." O duraksadı, babasının yüzüne baktı. "Baba... Bakkal Remzi’nin dükkanına gelen o adamları duydum. Durum ciddi mi?"
Ali Usta derin bir iç çekti, gözlerini pencereden dışarıdaki sokağa çevirdi. "Ciddi ya oğul. Bu beton sevdalıları gözünü buraya dikti. Ama burası sadece arsa değil, burası bizim ömrümüz. Remzi dik durdu ama arkası kesilmez. Şimdi senin gibi, Melis gibi gençlerin dik durma vakti."
Ömer babasının omzunu sıktı. "Merak etme baba. Biz buradayız."
Malzemeleri bir el arabasına yükleyen Ömer, hızlı adımlarla kültür evine doğru yola çıktı. Sokağın ortasında Melis ile karşılaştı. Melis’in elinde kocaman bir kova, içinde de mahalleli kadınların evlerinden topladığı rengarenk boya kutuları vardı. Yüzünde, tüm olumsuzluklara inat kocaman, umut dolu bir gülümseme vardı.
"Günaydın marangoz bey!" diye seslendi Melis, neşeyle. "Bak, Naciye Teyze evindeki yeşil boyayı verdi, fırıncı Mustafa Abi de dükkanın deposundan beyaz boya çıkardı. Bugün burayı rengarenk yapacağız."
"Günaydın kütüphaneci hanım," dedi Ömer, el arabasını binanın önüne park ederken. "Harika görünüyorsun. Yani... boyalar harika görünüyor."
Melis’in yanakları hafifçe kızardı, bakışlarını kaçırıp hemen binanın kapısını açtı. İçeride dün temizledikleri alan, sabah güneşiyle aydınlanmıştı. İkili hiç vakit kaybetmeden işe koyuldu. Ömer, yıpranmış ahşap rafları büyük bir ustalıkla zımparalıyor, Melis ise duvarların çatlaklarını kapatıp boyaya hazır hale getiriyordu. Çocukluk anılarından, okul yıllarından konuşuyorlar; aradaki o uzun yılların mesafesi her geçen dakika daha da eriyordu.
Öğlene doğru sokaktan ani bir gürültü yükseldi. Fren sesi ve ardından yükselen sert tartışma sesleri, ikisinin de elindeki fırça ve zımparayı bırakmasına neden oldu.
Hızla dışarı çıktıklarında, bakkal Remzi’nin dükkanının önünde bir kalabalığın toplandığını gördüler. Dün gece mahallede dolaşan lüks siyah araba yine oradaydı. Arabanın önünde, şık takım elbiseli, soğuk bakışlı bir adam duruyordu. Yanındaki iki kişi ise bakkalın önündeki sebze kasalarını sertçe yere fırlatıyordu. Remzi Amca, titreyen elleriyle adamların karşısına dikilmiş, "Yıkılın gidin dükkanımdan! Size satacak tek bir taşım yok!" diye bağırıyordu.
Takım elbiseli adam, alaycı bir gülümsemeyle Remzi Amca’ya yaklaştı. "Bak ihtiyar, biz buraya güzellikle geldik. Bu dükkan eski, bu mahalle çürük. Belediye yakında burası için yıkım kararı çıkaracak. Paranı şimdi almazsan, yarın bir gün enkazın altında kalırsın."
Mahalleli korku ve şaşkınlıkla izlerken, Ömer kalabalığı yararak öne fırladı. Adamın üzerine yürüyüp Remzi Amca ile arasına girdi. Boyu ve kalıbıyla adamın üzerinde ciddi bir baskı kurmuştu.
"Kimseyi tehdit edemezsiniz," dedi Ömer, sesi adeta gök gürültüsü gibi gür ve tehditkardı. "Burası kurtlar sofrası değil, Ihlamur Çıkmazı. Buranın her bir karışının sahibi biziz. Şimdi o yerdeki kasaları toplayın ve bu mahalleden defolun."
Adam, Ömer’in kararlılığı karşısında hafifçe geri adım attı ama bozuntuya vermedi. Gözlüğünü düzelterek Ömer’i süzdü. "Sen kimsin delikanlı? Büyüklerin işine karışma."
O sırada Melis de Ömer’in yanına geldi, arkasında tüm mahalleli—fırıncı Mustafa, Naciye Teyze ve diğerleri—toplanmıştı. "Biz bu mahallenin çocuklarıyız!" dedi Melis cesurca. "Ve hiçbir yere gitmiyoruz."
Takım elbiseli adam, arkasındaki mahalleli kalabalığına ve Ömer’in geri adım atmayan duruşuna baktı. Durumun büyüyeceğini anlayınca adamlarına bir işaret yaptı. "Şimdilik gidiyoruz," dedi, Ömer’in gözlerinin içine bakarak. "Ama bu mahalle er ya da geç bizim olacak. Dönüşümüz çok daha farklı olur."
Araba hızla sokaktan uzaklaşırken arkasında yoğun bir egzoz dumanı bıraktı. Mahalleli derin bir nefes alırken, Remzi Amca eliyle kalbini tutarak kaldırıma çöktü. Melis hemen yanına koştu. "Remzi Amca, iyi misin?"
Remzi Amca, gözyaşlarını gizlemeye çalışarak Ömer ve Melis’e baktı. "İyiyim kızım, iyiyim. Ama gitmeyecekler... Bizi rahat bırakmayacaklar."
Ömer, yerdeki domatesleri ve kasaları toplarken Melis’le göz göze geldi. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Bu sadece bir mülk kavgası değildi; bu, geçmişlerini ve yuvalarını koruma savaşıydı. Ve kütüphanenin açılışı, mahalleye umut vermek için artık her zamankinden daha kritik bir öneme sahipti.
