18. bölüm · Ihlamur çıkmazı

Bir Tatlı Baş Dönmesi ve Yeşeren Umutlar

Fatıma Özmen

Ihlamur Çıkmazı’nda sonbahar, rüzgârın getirdiği serinlikle birlikte yaprakların dansına sahne oluyordu. Kültür evinin bahçesindeki ulu çınar, altın sarısı elbiselerini yavaşça taş yola bırakırken, mahalledeki huzur havası her köşede hissediliyordu. Melis, kültür evinin üst katındaki kütüphane ve arşiv odasında haftalardır sürdürdüğü kataloglama çalışmasının son aşamasına gelmişti. Masanın üzerinde mahalle sakinlerinden toplanan sararmış fotoğraflar, eski tapu kayıtları ve Ihlamur Çıkmazı’nın tarihiyle ilgili el yazması notlar düzenli yığınlar halinde duruyordu.
Melis, pencereden içeri süzülen ılık öğle güneşinin altında son klasörü de rafın en üst gözüne yerleştirmek için ayağa kalktı. Büyük, ağır ahşap merdiveni rafa doğru çeti. Zihni hâlâ geçmişin anılarıyla, çocukluk yıllarında Ömer ile bu sokakta attıkları ilk adımlarla doluydu. Ancak sabahtan beri üzerinde bir ağırlık, hafif bir mide bulantısı ve anlam veremediği bir yorgunluk vardı. Naciye Teyze’nin sabah getirdiği taze poğaçaların kokusu bile normalde çok sevdiği halde bugün midesini bir hoş etmiş, taze demlenmiş çaydan tek bir yudum bile alamamıştı.
"Sadece biraz uykusuzluk," diye düşündü Melis kendi kendine. "Son birkaç haftadır sergi açılışı, kütüphanenin düzeni derken kendimi çok yordum."
Elindeki ağır arşiv klasörünü kucaklayıp merdivenin ikinci basamağına tırmandı. Klasörü rafın üst katına sürerken, ansızın şakaklarında sert bir zonklama hissetti. Etrafındaki oda bir anda hızla dönmeye başladı. Ahşap raflar, masanın üzerindeki sarı ışıklı lamba ve pencereden görünen çınar ağacının dalları birbirine karıştı. Melis’in gözleri karardı, bacaklarındaki güç bir anda çekildi. Dengesini kaybetmek üzereyken elindeki heavy klasör kucağından düşüp büyük bir gürültüyle tahta zemine saçıldı.
Melis tutunacak bir yer arayarak elini merdivene uzattı ama parmakları kaydı. tam o anda, alt kattan gelen sesleri duyup merdivenleri ikişer ikişer çıkan Ömer kapıda belirdi. Klasörün düşme sesini ve Melis’in hafif çığlığını duyan Ömer, bir saniye bile tereddüt etmeden odaya fırladı.
"Melis!"
Ömer, Melis daha yere düşmeden yetişip onu kollarının arasında yakaladı. Melis’in yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş, gözleri hafifçe kapanmıştı. Ömer’in kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. Onu büyük bir dikkat ve narinlikle masanın yanındaki rahat, geniş koltuğa yatırdı.
"Melis, beni duyuyor musun? Bak bana, neren ağrıyor?" Ömer’in sesinde daha önce hiç olmadığı kadar derin bir panik ve endişe vardı. Melis’in ellerini kenetledi; elleri buz gibiydi.
Melis, gözlerini yavaşça araladı. Ömer’in üzerindeki o kaygılı, çaresiz bakışı görünce zoraki bir tebessümle yüzünü aydınlatmaya çalıştı. Şakaklarını ovarak derin bir nefes aldı.
"İyiyim... İyiyim Ömer, panik yapma lütfen," dedi fısıltıyla. "Sadece... Bir anda başım döndü. Gözüm karardı."
Ömer hemen masadaki su bardağına uzandı, bardağın yarısının dolu olduğunu görünce Melis’in dudaklarına yaklaştırdı. "İç şundan biraz. Doktora gidiyoruz, hemen. Üzerindeki bu yorgunluk normal değil Melis. Günlerdir doğru düzgün bir şey yemiyorsun, yüzün sapsarı."
Melis sudan küçük bir yudum alıp başını geriye yasladı. "Gerçekten abartılacak bir şey yok Ömer. Biraz uykusuz kaldım, tozlu belgelerle uğraşırken havasız kaldım galiba. Aşağıya inip biraz taze hava alsam geçer. Lütfen mahalleliyi ayağa kaldırma, biliyorsun Naciye Teyze duysa hemen ambulansı çağırır."
Ömer onun ellerini tutup gözlerinin içine baktı. "Sen benim en kıymetlimsin Melis. Senin parmağına iğne batsa benim içim cız ediyor. 'Geçer' deyip geçiştirme. Birkaç gündür dikkat ediyorum; sabahları yataktan kalkarken zorlanıyorsun, kokulara karşı bir hassasiyetin var..."
Ömer cümlesini tamamlarken Melis’in zihninde ansızın bir şimşek çaktı.
Sabahları hissettiği o hafif bulantılar...
İmparatorluk çayının kokusundan kaçınması...
Aylardır düzenli olan takvimindeki o birkaç günlük gecikme...
Ve az önceki o ansızın gelen, dünyayı ayağının altından kaydıran baş dönmesi...
Melis’in kalbi bir anda normalin iki katı hızla çarpmaya başladı. Elini gayriihtiyari karnına doğru götürdü. Gözleri şaşkınlık, heyecan ve derin bir duygu yoğunluğuyla büyüdü. Ömer hâlâ endişeyle ona bakıyor, doktora gitmek için ikna etmeye çalışıyordu ama Melis o an Ömer’in söylediklerini neredeyse duymuyordu.
"Ömer..." dedi Melis, sesi heyecandan hafifçe titreyerek.
"Efendim canım? Hemen arabayı çalıştırayım mı? Hastaneye gidelim."
Melis başını iki yana salladı. Yüzündeki o solgunluk bir anda yerini sıcak bir kızıllığa ve gözlerindeki tarif edilemez bir ışıltıya bıraktı. Ömer’in elini sıkıca tuttu ve kendi karnının üzerine koydu.
"Ömer... Ya sebep yorgunluk değilse?"
Ömer bir an duraksadı. Çatılan kaşları yavaşça gevşedi. Melis’in ne demek istediğini anlayamayarak şaşkınlıkla gözlerine baktı. "Nasıl yani? Ne demek istiyorsun Melis?"
Melis gözlerinden süzülen bir damla sevinç gözyaşıyla gülümsedi. "Yani diyorum ki... Belki de bu sokak yakında yeni bir sesle, küçük bir adımla şenlenecektir. Belki de bir doktor muayenesi şarttır ama hastalık için değil..."
Ömer olduğu yerde dona kaldı. Melis’in karnındaki eline, sonra onun göz yaşları içindeki mutlu yüzüne baktı. Zaman Ihlamur Çıkmazı’nda bir kez daha durmuş gibiydi. Dünyanın tüm gürültüsü, aşağıdan gelen çekiç sesleri, sokaktan geçen çocukların bağrışmaları bir anda silindi.
"Sen... Sen ciddi misin?" dedi Ömer, sesi fısıltıdan farksız çıkıyordu. "Biz... Baba mı oluyorum ben? Anne mi oluyorsun?"
Melis başını hızla yukarı aşağı salladı. "Henüz emin değiliz, kan testi yaptırmamız lazım ama... Bütün belirtiler onu gösteriyor Ömer. İçimde bir his var, çok güçlü bir his."
Ömer bir an ne yapacağını bilemedi. Doğrulup Melis’e öyle bir sarıldı ki, hem onu incitmekten korkuyor hem de dünyadaki en büyük hazineyi kucaklıyormuş gibi sıkıca tutuyordu. Yüzünü Melis’in saçlarına gömdü.
"Gidiyoruz," dedi Ömer heyecanla ayağa kalkarak. "Hemen kliniğe gidiyoruz. Bu şüpheyi, bu muazzam müjdeyi kesinleştirmemiz lazım!"
Sağlık Ocağındaki Kalp Atışları
Kültür evinden çıkarken Ömer, Melis’i adeta pamuklara sararak yürütüyordu. Mahalleden geçerken Fırıncı Mustafa "Hayırdır Ömer, nereye böyle aceleyle?" diye seslendiğinde, Ömer sadece "Bir işimiz var Mustafa Abi, geleceğiz!" diye tebessümle geçiştirdi. Henüz kesinleşmemiş bir şeyi duyurup mahalleliyi boş yere coşkulandırmak istemiyorlardı.
Mahallenin hemen girişindeki sağlık ocağına geldiklerinde Ömer’in heyecanı yüzünden okunuyordu. Doktor Hanım, Melis’in eski bir tanıdığıydı. Melis durumunu ve şüphelerini anlattığında Doktor Ayşe Hanım gülümsedi.
"Hadi bakalım Melis, hemen bir kan testi yapalım ve ultrasonla bakalım," dedi.
Ömer muayene odasının kapısında bir sağa bir sola yürürken zaman geçmek bilmiyordu. Dakikalar saat gibi geliyordu. En nihayetinde Doktor Ayşe Hanım Ömer’i içeri çağırdı.
Melis muayene masasında yatıyordu, gözleri nemli ama yüzü hayatında hiç olmadığı kadar parlaktı. Doktor Ayşe Hanım ekrandaki küçük, siyah-beyaz görüntüyü gösterdi.
"Bakın Ömer Bey," dedi cihazın probunu hafifçe kaydırarak. "Şurada gördüğünüz küçük nokta... Yaklaşık altı haftalık bir mucize. Tebrik ederim, anne ve baba oluyorsunuz."
Ömer ekrandaki o minicik noktaya bakarken boğazına dev bir düğüm oturdu. Yavaşça Melis’in yanına yaklaştı, masanın kenarına çömeldi ve Melis’in elini dudaklarına götürdü. O an, holding dozerlerinin karşısında dimdik duran, mahallenin gözü pek Ömer’i gitmiş; yerine mutluluktan gözyaşlarını tutamayan bir baba adayı gelmişti.
"Duydun mu Melis?" diye fısıldadı Ömer. "Bizim bir parçamız... Bizim çocuğumuz."
"Duydum Ömer," dedi Melis. "Bizim sevgimiz, bu sokağın geleceği..."
Mahallede İkinci Bayram Havası
Sağlık ocağından çıktıklarında güneş batmak üzereydi. Ihlamur Çıkmazı’nın sarı sokak lambaları birer birer yanarken, Ömer ile Melis el ele mahalleye girdiler. İkisinin de yüzündeki o tarifsiz tebessüm, saklanamayacak kadar belirgindi.
Kültür evinin bahçesinde Naciye Teyze, Terzi Muzaffer, Fırıncı Mustafa ve Berk akşam çayı için toplanmışlardı. Ömer ile Melis’in bahçe kapısından girdiğini gören Naciye Teyze gözlüklerinin üstünden onlara baktı.
"Neredesiniz siz bakayım?" dedi Naciye Teyze hafif sitemle. "Ömer öğleyin telaşla Melis’i alıp çıktı, millet meraklandı. Yüzünüzde de bir haller var sizin, ne oldu?"
Ömer, Melis’e baktı. Melis başıyla onaylayınca Ömer derin bir nefes aldı. Bütün mahallelilerin meraklı bakışları üzerlerindeyken konuşmaya başladı:
"Komşular... Büyütüp beslediğiniz, evlat bildiğiniz bu iki genç size yeni bir müjde getirdi." Ömer Melis’in elini daha da sıktı. "Ihlamur Çıkmazı’na yeni bir üye geliyor. Melis hamile!"
Bahçede bir anlık derin bir sessizlik oldu. Ardından Naciye Teyze elindeki çay bardağını tabağa oturtup hızla ayağa kalktı. "Ne dedin sen?" diye bağırdı gözleri dolarak. "Teyze mi oluyorum, büyükanne mi oluyorum ben şimdi?"
Fırıncı Mustafa oturduğu masadan öyle bir fırladı ki sandalye geriye devrildi. "Helal olsun be Ömer! Helal olsun!" diye bağırıp Ömer’i kucakladığı gibi havaya kaldırdı. Terzi Muzaffer göz yaşlarını mendiliyle silerken, Berk neşeyle ıslık çalmaya başladı.
Naciye Teyze Melis’e sarılıp onu dualarla öptü. "Ben anlamıştım zaten!" dedi sevinç gözyaşlarıyla. "O sabahki poğaçayı yemeyişinden, yüzündeki o süzgünlükten anlamıştım! Ah benim güzel kızım, bu sokağın bereketi hürmetine Allah evladınızı kucağınıza almayı nasip etsin!"
Bütün mahalleli tek tek gençleri tebrik etmek için sıraya girdi. Pencerelerden bakan komşular müjdeyi duyunca alkış tutmaya başladılar. Ihlamur Çıkmazı, tek bir yürek olup bir kez daha coşkuyla çarpmaya başladı.
Yarınlara Uzanan Kökler
O akşam kültür evinin bahçesindeki kutlama, düğün gecesini aratmayacak kadar samimiydi. Mustafa Abi fırından taze çıkan en güzel tatlıları getirtmiş, Muzaffer Abi şimdiden doğacak bebek için dikeceği minik elbiselerin planını yapmaya başlamıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes dağıldığında, Ömer ve Melis kültür evinin verandasında baş başa kaldılar. Ihlamur ağacının yaprakları hafif rüzgârda fısıldaşırken, Ömer ceketini çıkarıp Melis’in omuzlarına örttü.
Melis başını Ömer’in göğsüne yasladı, Ömer ise elini Melis’in karnına koydu.
"Bu çocuk çok şanslı doğacak Melis," dedi Ömer, sokağın sarı lambalarına bakarak. "Sadece iki ebeveyni değil, arkasında kocaman bir mahalle, koca bir aile olacak. Bu taşların, bu ahşap binaların sevgisiyle büyüyecek."
"Biz bu sokak için dövüştük Ömer," dedi Melis huzur dolu bir sesle. "Şimdi o dövüştüğümüz, koruduğumuz toprakta bizim evladımız koşup oynayacak. Çocukken o çınar ağacının altına bıraktığımız el izlerimiz, şimdi onun adımlarıyla tamamlanacak."
Gecenin sessizliğinde Ihlamur Çıkmazı, yeni bir hayatın müjdesiyle koyu bir uykuya daldı. Sarı lambaların ışığı altında uzanan taş sokak, yarının çocuklarına ev sahipliği yapmak üzere sevgiyle ve umutla beklemeye devam ediyordu.