4. bölüm · Ihlamur çıkmazı

Kepenkler ardından direniş

Fatıma Özmen

O öğleden sonra, Ihlamur Çıkmazı’nın üzerine sinen o ağır hava kolay kolay dağılmadı. Mahalleli ilk kez bu kadar somut, bu kadar gözü kara bir tehditle karşı karşıya kalmıştı. Bakkal Remzi, komşuların ısrarıyla dükkanını erken kapatıp evinde dinlenmeye çekilmişti. Fırıncı Mustafa kepengini yarıya indirmiş, Naciye Teyze ise penceresinden dışarıyı adeta keskin bir nişancı gibi gözlemlemeye başlamıştı. Herkes tedirgindi ama bu tedirginlik korkudan çok, ne yapacağını bilememenin getirdiği bir çaresizlikti.
Melis ve Ömer, kültür evine geri döndüklerinde ellerindeki boya fırçaları artık çok daha ağır geliyordu. İçerideki o neşeli sohbetin yerini, geleceğe dair duyulan o derin endişe almıştı. Melis, elindeki fırçayı yavaşça boya kutusunun kenarına bıraktı ve duvara yaslandı. Gözleri dolmuştu.
"Ömer," dedi sesi titreyerek. "Gerçekten buraları yıkabilirler mi? Belediye karar çıkaracak falan dedi o adam. Doğru olabilir mi bu?"
Ömer, zımpara yaptığı ahşap rafın üzerindeki tozları üfleyip Melis’e doğru yürüdü. Yüzündeki o sakin ama kararlı ifadeyi korumaya çalışıyordu. "Bak Melis, ben mimarım. Bu piyasayı, bu tarz firmaların nasıl çalıştığını iyi bilirim. Önce korku yayarlar. İnsanları yalnız hissettirip, 'nasılsa herkes satacak, ben de satayım' psikolojisine sokmaya çalışırlar. Belediye işi hemen öyle kolay olmaz. Burası tarihi dokusu olan eski bir mahalle. Sit alanı ilan edilmesi için başvurulabilir, hukuki boşluklar aranabilir. Ama en önemlisi ne biliyor musun?"
Melis gözlerini Ömer’in gözlerine dikti. "Ne?"
"Bizim bir arada durmamız. Eğer Remzi Amca’yı yalnız bırakırsak, yarın babamın atölyesine gelirler. Öbür gün sizin konağa. Kimsenin tek başına direnmesine izin vermemeliyiz. Bu akşam herkesi burada, bu binada toplamalıyız. Burası artık sadece bir kütüphane değil, bizim kale duvarımız."
Melis, Ömer’in bu kararlı duruşundan o kadar büyük bir güç aldı ki, içindeki o çocuksu korku yerini bir anda mücadele azmine bıraktı. "Haklısın," dedi, göz yaşını hızla silerek. "Hemen anneme ve Naciye Teyze’ye haber vereyim. Akşam ezanından sonra herkesi buraya çağıralım. Çay demleriz, konuşuruz."
Akşam saat sekizi gösterdiğinde, eski muhtarlık binasının pencerelerinden sızan sarı ışık sokağı aydınlatıyordu. İçeride hummalı bir hazırlık vardı. Henüz tam bitmemiş olsa da temizlenen meşe masanın üzerine Münevver Hanım’ın yaptığı kurabiyeler, fırıncı Mustafa’nın getirdiği taze simitler dizilmişti. Büyük bir çay kazanı köşede fıkır fıkır kaynıyordu.
Sırayla mahalleli içeri girmeye başladı. Önce Ali Usta geldi, belini tutarak ağır adımlarla yürüyordu ama gözlerindeki o eski toprak sertliği yerindeydi. Ardından bakkal Remzi, yüzü biraz solgun ama komşularını görünce gözleri parlayan bir halde içeri girdi. Fırıncı Mustafa, terzi Muzaffer, manav Selim ve mahallenin diğer sakinleri derken, kütüphane binası yıllar sonra ilk kez bu kadar büyük bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu.
Ömer, masanın başına geçerek boğazını temizledi. Herkesin bakışları onun üzerindeydi. "Komşular, hoş geldiniz," diye başladı. "Bugün yaşananları hepimiz gördük. Kapımıza kadar gelip bizi evimizden, geçmişimizden etmekle tehdit ettiler. Ama biz bu sokağın çocuklarıyız. Burada doğduk, burada büyüdük. Babalarımızın emeği, annelerimizin duası bu sokaklarda."
"Doğru söylüyorsun Ömer oğlum!" diye seslendi terzi Muzaffer. "Ama o adamların arkası sağlam diyorlar. Paraları çokmuş. Biz hukukla, kanunla nasıl baş edeceğiz?"
Melis öne çıktı, elindeki birkaç resmi evrakı masanın üzerine koydu. "Biz de boş durmayacağız Muzaffer Amca. Ben öğleden sonra belediyeden ve anıtlar kurulundan birkaç arkadaşımla görüştüm. Bu mahalledeki evlerin birçoğu, bizim konak da dahil olmak üzere, elli yıldan yaşlı binalar. Mimari açıdan korunması gereken yapılar sınıfına girebilir. Eğer el birliğiyle bir dilekçe toplar, buranın tarihi dokusunun korunması için dava açarsak, o inşaat firması buraya tek bir çivi bile çakamaz."
Ali Usta oturduğu sandalyeden bastonuna dayanarak doğruldu. Derin, gür sesiyle odayı doldurdu: "Mesele sadece kanun değil cemaat. Mesele yürek meselesi. Onlar bizim kapımızı tek tek çalacak, aklımızı çelmeye çalışacaklar. Birimize bir milyon teklif edecekler, diğerimizi korkutacaklar. Eğer aramızdan biri bile tamah edip imza verirse, surda gedik açılır. Söz veriyor musunuz? Kimse arkasındakini satmayacak!"
Odada bir anlık sessizlik oldu. Sonra bakkal Remzi ayağa kalktı. "Ben bugün o adamların yüzüne tükürdüm. Ölene kadar da bu dükkandan çıkmam. Söz veriyorum!" dedi. Ardından fırıncı Mustafa, manav Selim ve sırayla tüm mahalleli elini masaya vurdu. "Söz!" sesleri binanın duvarlarında yankılandı.
Melis, bu manzarayı izlerken yanındaki Ömer’e baktı. Ömer de ona bakıyordu. Aralarındaki o sessiz bağ, mahallenin bu ortak inancıyla daha da perçinlenmişti.
Tam o sırada, dışarıdan gelen ani ve şiddetli bir cam kırılma sesi herkesi irkiltti. Ses, bakkal Remzi’nin dükkanının olduğu yönden gelmişti. Ömer ve mahallenin gençleri hiç düşünmeden kapıya fırladılar.
4. Bölümün Sonu.