2. bölüm / 43
HİNDİBA2. Bölüm “İLK KARŞILAŞMA”
Bölümler 43Şu an: 2. Bölüm “İLK KARŞILAŞMA”
- 1 1. Bölüm “Başlangıç”355 kelime
- 2 2. Bölüm “İLK KARŞILAŞMA”2.087 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm “TEVAFUK”1.634 kelime
- 4 4. Bölüm “ İLK KEZ”611 kelime
- 5 5. Bölüm “ İSİMSİZ ÇOCUK”812 kelime
- 6 6. Bölüm “ACİZLİK”914 kelime
- 7 7. Bölüm “TANIŞMA”1.533 kelime
- 8 8. Bölüm “ BEKLENMEDİK HAMLE”706 kelime
- 9 9. Bölüm “İDDİA”970 kelime
- 10 Rüzgar117 kelime
- 11 10. Bölüm “ŞEMSİYE”792 kelime
- 12 11. Bölüm “ENKAZ”1.089 kelime
- 13 12. Bölüm “GÖREV BAŞLIYOR”632 kelime
- 14 13. Bölüm “ACI İNTİKAM”869 kelime
- 15 14. Bölüm “GÖREV TAMAMLANDI”1.174 kelime
- 16 Rüzgar287 kelime
- 17 15. Bölüm "DERSKOLİK - İLK BULUŞMA"474 kelime
- 18 16. Bölüm "MÜKEMMEL YAKALANIŞ"1.696 kelime
- 19 17. Bölüm "DEDİKODU"955 kelime
- 20 18. Bölüm "AYNI KADER"695 kelime
- 21 19. Bölüm "NE KADAR TANIYORUM"1.327 kelime
- 22 20. Bölüm " YANLIŞ ANLAŞILMA"614 kelime
- 23 21. Bölüm "GİZLİ MİSAFİR"1.242 kelime
- 24 22. Bölüm "TRİPKRALİÇESİ - ŞÜPHE"826 kelime
- 25 23.Bölüm " LİMONBANK"805 kelime
- 26 24. Bölüm "TANIŞMA VAKTİ"1.017 kelime
- 27 25. Bölüm "KAÇAMAK CEVAP"1.794 kelime
- 28 Rüzgar362 kelime
- 29 26. Bölüm "PROJE"868 kelime
- 30 27.Bölüm "ENDİŞELENME"829 kelime
- 31 28.Bölüm "DERSKOLİK - DAVETSİZ MİSAFİR"782 kelime
- 32 29. Bölüm "YARA"1.212 kelime
- 33 30. Bölüm "GİZLİ KUTU"1.286 kelime
- 34 31. Bölüm "KULAK MİSAFİRİ"1.262 kelime
- 35 32. Bölüm "KÜTÜPHANE"1.310 kelime
- 36 33. Bölüm "TUZAK"539 kelime
- 37 34. Bölüm "TRİPKRALİÇESİ - TOKA"840 kelime
- 38 35. Bölüm "ÖDEV KURTARMA OPERASYONU"731 kelime
- 39 36. Bölüm "PRENS VE PATATES"1.000 kelime
- 40 37. Bölüm "KABUS"976 kelime
- 41 38. Bölüm "OYUN BAŞLIYOR!"960 kelime
- 42 39. Bölüm "DERSKOLİK - KOLYE"1.217 kelime
- 43 40. Bölüm " İKİ İNATÇI KEÇİ"1.362 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yolculuk boyunca değişen zamanın içinde kurduğum hayaller yol arkadaşım oldu. Ne bir kitap ne de bir
arkadaş vardı yanımda... Kendimle başbaşa kalabildiğim kendime sırdaş olduğum en özel andı benim için..
Son senenin vermiş olduğu buruk bir mezuniyet heyecanı vardı üzerimde. Nasıl geçtiğini anlayamadığım
koskoca dört yılın son evresindeydim. Ağlayarak geldiğim bu şehire ağlayarak veda edecektim belkide.
Gözlerimin önünden geçen film şeridine şöyle bir göz geçirdim. Annem, babam ve bana dört yıldır eşlik
eden mor valizimle sonbaharın gelişini kutlayan ağaçlar eşliğinde bu şehre ilk kez gelmiştik. Yüksek
binalardan ve kalabalık insan topluluğundan sonra böylesine küçük bir şehir ilaç gibi gelmişti. Etrafın
büyüsüne kaptırırken kendimi, varmak istediğimiz yere geldiğimizi annemin kolumdan çekmesiyle
anlamıştım. Başımı annemin beni çektiği yere bakmak için kaldırdığımda beş katlı, duvarları pembe, cam
kenarları beyaz boya ile kaplanmış binanın tam orta yerine kocaman “bulut kız öğrenci yurdu” yazılı
tabelası ile karşı karşıya kaldım. Kalbim yeni başlangıç yapacağım için duyduğum heyecandan mı yoksa
ailemden ayrılacağım için çektiğim ızdıraptan mı bilmiyorum hızlı atmaya başlamıştı. İçeriye girdiğimizde
birçok yeni öğrenci ve onları kayıt yaptırmak için gelen aileleri vardı. içimde oluşan yalnızlık duygusunun
burada bulunan diğer öğrencilerle birlikte azalacağına dair umut etmiştim. Bu yoğunluk arasında uzunca
bir sürede olsa sonunda kayıt işlerini yapmış, kalacağım odaya bakmak için asansöre binmiştik. Odam
binanın en üstü katında koridorun sonunda 4 kşilik çokta büyük olmayan sade bir döşemeye sahipti. Yeni
oda arkadaşlarıma selam bile vermeden valizimi ranzanın kenarına doğru sürdüm. Yüzüm asık oldğundan
konuşmak istemiyordum ki annem de benimle aynı fikirde sadece kapıdan selam vermişti. Artık günün
sonunda karnımızı doyurmak üzere merkeze doğru sessizce yürümüştük. Sıra sıra dizili lokantalar ve
aralarına karışan kafeler öğrencilerin varlığını çoktan hissettirmişti küçük şehire. Gözlerimle gittiğimiz her
yeri kaydeder gibi bakıyor ve tek başıma kaldığımda unutmamak adına inceliyordum. Yine de kaybolmak
pekte mümkün değildi. Hangi yola girsek sonu yine aynı yere yani burdaki insanlarında dediği gibi
mecburiyet caddesine çıkıyordu. Sonunda zar zor karar verdiğimiz iki katlı lokantada yemeğimizi
yiyebilmiştik.
Sıra veda vaktinde...
Onlara hissettirmemek için öyle sıkmıştım ki kendimi ağlamamak için savaş vermişti gözlerim. Otobüs
biletlerini almak üzere yazıhaneye varmıştık. Tam yirmi dakika sonra servis gelecekti ve saat altıyı on iki
geçiyordu. Neden bu kadar net hatırladığımı bilmiyorum ama galiba hayatımın en büyük vedalaşması
olacağı için beynim her dakikasını kaydetmişti. Dolan gözlerim o yirmi dakikaya daha fazla dayanamadan
süzülmeye başlamıştı. Babam beni ağlar halde görür görmez yanaklarımdan öpüp sımsıkı sarılmıştı. Ben
ilk kez babamın ağladığını o gün görmüştüm ve öyle dokunmuştu ki kalbime bir an onlarla geri dönmeyi
düşünmüştüm. Fakat dedim ki kendi kendime "Melike büyüdün sen. Pes etme sakın. Eğer pişman olmak
istemiyorsan elinden gelenin en iyisini yap. Ve onları güldürmek istiyorsan şimdi katlanmalısın
ağlamaya." Böyle teselli bulmuştu o gün kalbim ve alışmaya çalışmakla geçirmiştim o ilk yılımı. Sonunda
ağlamakla geçen günlerim Allah'ın izniyle şu günlerde gülerek geçiyordu. Mutlu olduğum o kadar çok anı
birikti ki bu küçük şehire daha ne yaşayabilirim diye düşünmeden de edemiyordum kendimi. Ama
yaşadığım onca güzelliklerin yanında yaşamadığım eksik bir şey var gibiydi..
Çözmem gereken bir sır vardı sanki...
Tatmayı beklediğim duygular ya da..
Çözülmemiş problem..
Yarım kalan hikaye..
Ve beni bekleyen şehir sararmış yapraklarla karşıladı. İki saatlik yolculuğun ardından bu küçük şehire yani
Bolu' ya vardık. Valizimi aldıktan sonra otogarın kapısının açılmasıyla içeri girer girmez gözüm Nur 'u
aradı. Etrafımdaki kalabalığın içerisini kolacan ederken arkamdan sarılmasıyla irkildim. Bedenimi
kavrayan ellerini tutarak yüzüne doğru döndüğümde o mavi gözlerindeki sıcaklığı özlediğimi daha çok
anladım. Sadece 3 ay ayrı kalmıştık ama bize sorsanız bir yıl gibiydi. Tatil boyunca her gün günde
yaklaşık iki saat konuşmuşta olsak yüzyüze edilen sohbetin yerini tutmazdı elbette. Belki aynı şeyleri
tekrar tekrar konuşacaktık ama bu bizim için pekte önemli değildi. Ne de olsa ses yalnızca işitme
duyumuza etki ederken gözler tüm bedenimizde hissetmemize ve o heyecanı bizzat yaşamamıza vesile
olurdu.
Sarılma faslını bitirdikten sonra nihayet valizlerimizle birlikte otogarın arka tarafında bizi bekleyen
servise doğru yürüyorduk. Sabah otobüs saatini yanlış hatırladığımdan dolayı evden aceleyle çıkmıştım
ve neredeyse aileme hoşçakal bile diyememiştim. Bu yüzden yanıma aldığım eşyaların ne olduğundan
habersiz, bir yandan Nur ile konuşurken diğer yandan çantamı kontrol ediyordum. Görebildiğim kadarıyla
makyaj çantam, şarj cihazım ve en önemlisi cüzdanım yerinde duruyordu. Son bir hamle.. Anahtarımı
bulduğumda çantamı serbest bırakabilirdim. Çok şükür ki kulaklığıma takılı bir halde çantamın dibinden
çıkardım. Hala başım çantama doğru eğik iken valizimin tekerleğine takılan bavulun çarpma sesiyle
irkildim. Elimde tuttuğum anahtar ve kulaklık karmaşasını çantama hızla atarken öfkeyle karışık şaşırmış
bir ifadeyle başımı kaldırdım. Hafifçe arkamı döndüm. Ağzımdan çıkmasını beklediğim "Yavaş olsana!"
cümlesinin yerini donuk bir ifadeye bıraktı. Dilimin tutulmasının sebebi sanırım bu şehirde daha önce bu
kadar yakışıklı birini görmediğimdendi. Uzun ve iyi bir fiziğe sahip olmanın özelliğini kıyafetine
yansıtmış olmanın gururuyla açık kahve saçlarını- hatta sarı diyebileceğim kadar açık kahve saçlarını-
yana doğru dalgalandırmış, yüzü de bir o kadar güzel iken gözlerini yarım yamalak bana çevirdi. Sanırım
özür dileyecekti. Bunu öyle içten bekliyordum ki boğazıma takılan kelimeleri bir anda yutkundum.
Hazırdım.. Konuşmasını beklerken birbirine kenetlenmiş valizlere baktı. Alnına dökülen saçlarını eliyle
geriye taradıktan sonra bavulunu sertçe çekti. Fırlayan tekerleğe aldırmadan arkasına dönüp gitti.
Olduğum yerde hayal kırıklığımı gizlemeye çalışırken Nur'un "Yavaş olsana biraz! Heyy!" sesiyle anca
kendime gelebildim. Yerde hızlı bir şekilde giderken sonunda terminalin camlı duvarına toslayarak
durabilen tekerleğe doğru koşturdum. Nur yanıma geldiğinde ben etrafımdaki bakışlara aldırmadan
tekerleği valizime takmakla uğraşıyordum. Içimden geçirdiğimi düşündüğüm ses ağzımdan tökezleyerek
çıktı. "Pislik çocuk! Salak olan benim. Of! Nasıl takacağım bunu şimdi."
Tam o sırada önümde beliren kişi yardım elini uzattı. Çöktüğüm yerde başımı yukarı kaldırdım. Onu
gördüğümde dizlerimin sızlamasına daha fazla dayanamayarak elimdeki tekerleği eline doğru koyarken
zorlukla ayağa kalktım. Hafifçe gülümseyerek "Ufaklık. Sakin ol biraz. Hallederim hemen." dedi.
Söylediği sihirli kelimeden kim olduğunu anladım. Sorunun çözeleceğinden kuşkum yoktu artık. Bu
yüzden birazda olsa rahatladım. Yavuz abi yani valizimi tamir eden kişi üst kat komşumuzun oğluydu.
Hani annelerin o hep övdükleri komşu çocuğu varya işte o. Ama hakkını yemek istemiyorum benimde
övülmesinden hoşnut olduğum kişidir. Çünkü kendisi her daim kurtarıcım gibiydi. Ne zaman başım sıkışsa
etrafımda ilk o belirir, ne zaman bir problem olsa önce o çözerdi. Hatta küçükken onun superman
olduğuna falan inanırdım. Fazla abartmış olabilirim ama şuan ki duruma bakarsak bunu demektehaklıymışım. Kendisi benden iki yaş büyük ve yüksek lisans öğrencisi. 1,75 boylarında kumral, sevimli
suratıyla kızların ilgi odağı konumunda.. Ve bir zamanlar benim içinde öyleydi. Şuan ne hissettiğimi ben
bile bilmiyordum.
Kısa bir süre içerisinde tekerleği yerine takmanın mutluluğuyla ayağa kalktı. Ellerini silkelerken konuştu.
" Yeniden çıkabilir. O yüzden dikkatli götür. He bir de bantlamayı unutma."
Valizimin kulpunu tutararak biraz yerinde hareket ettirdim. Iyi gibi görünüyordu. "Teşekkürler Yavuz abi.
Geri kalanını hallederim ben." Yüzüme o tatlı ifadesiyle gülümserken "Yarın okulda görüşürüz o zaman."
dedi. Başımı sallayarak onayladım.
Nur ile beraber sonunda servise binmeyi başardık. Hareket saatine biraz varken arka koltuklara yöneldik.
Sıcaktan biraz bunalmış olsamda az önce yaşadıklarım daha da terletmişti beni. Şalım boğazımı sürterken
iğneyi hafifçe oynattım. Nur ise sıcaklığa aldırmadan konuşmaya devam ediyordu. Söyledikleri aklıma
giriyor mu emin olmasamda sadece onaylayıcı kelimeleri kullanıyordum. İstemsizce bakışlarımı kontrol
edemiyordum. Gözlerimin neyi aradığını iyi biliyordum. Fakat bu biraz tehlikeliydi. En azından kalbim
için.. . Biraz sonra gözlerime takılan o görüntünün içinde buldum kendimi. Otogarın çıkış kapısında
saçlarını eliyle düzeltirken elindeki telefonundan birşey izliyordu. Siyah dar pantolunu bir erkekte ne
kadar iyi duruyorsa o kadar iyiydi. Ayrıca beyaz tişörtünün üzerinde, omuzlarına bağladığı çizgili sweat
ile de tarz görünüyordu. Bir anda kendi kıyafetlerime baktım. Kot pantolon, beyaz bol gömlek ve gri şal..
Oldukça sade ve renksiz suratımla tam bir fiyaskoydum. Tekrar başımı kaldırdığım da asıl gerçekle
yüzyüze geldiğimi anladım. Hep olmak istediğim o uzun boyda, sarı saçlarını savurarak ona doğru koşan
kız arkadaşına başkalarına sakladığı gülüşünü yaparak sarıldı. Yine etrafa bakınmadan kız arkadaşıyla bir
müddet konuştuktan sonra başı eğik bir şekilde servislere doğru yürüdüler. Valizimin tekerleğine çarpıp
beni görmezden gelen o çocuğun sadece çemberindeki kişiler ilgi odağıydı sanki. Özür dilemek bu kadar
mı zordu ya da yaptığı hata karşısında en azından "Pardon" diyerek uzaklaşmak? İlla yakışıklı diye benim
gibi sıradan biriyle iletişime geçmesi yazmıyor muydu onun kitabında? Niye bu kadar önemsediğimi
anlamıyordum. Kız arkadaşına sarıldığı o anda neden içimin sıkıldığını bilmiyordum. Ama bildiğim tek
bir şey vardı.
Hayatım boyunca yarım kalan hayalerimi kendi zihnimde tamamlardım. Aşk benim için uzaklardan esen
naif bir rüzgar gibiydi. Ne zaman yaklaşırsam şiddeti artar, fırtınaya çevrilirdi. Bu yüzden uzaktan
seyretmeyi yeğleyenlerdenim. Ama merak ettiğim bir şey vardı. O rüzgar bir gün beni de hindiba gibi
özgürlüğüme ulaştıracak mıydı?
Nur dinlemediğimi farkedip benimle birlikte aynı yöne doğru çevirdi başını. Heyecanla servisin camından
parmağıyla çocuğu işaret ederek sesi yüksek bir şekilde "Ukala orada bak! Havalı havalı yürümesini
biliyor. İnsan özür diler!" dedi. Bize bakan insanlar karşısında utanarak Nur'u yatıştırmak için kısık bir ses
tonuyla " Boşver sen onu, tanımıyoruz zaten. Modumuzu düşürmeyelim ne de olsa kızlar bizi bekliyor"
dedim ve neyse ki kaldığımız yerden devam ettik sohbetimize. Nur ile iki yıldır aynı odayı, aynı evi, hatta
aynı sırayı paylaşıyorduk. İki artı bir, ikinci el eşyalarla düzenlediğimiz küçük bir dairede üç kişikalıyorduk. Tatlı atışmalar, eğlenceli vakitler, derin sohbetlerimiz ve birde misafirlerimizle süsledik
evimizi.
Eve vardığımızda Hilal bizden önce varmış, diğer arkadaşlarımızla beraber sofrayı hazırlamaya
koyulmuşlardı bile. Sıkıca sarılmalarımızın ardından pencereye doğru yasladığımız tahta masanın
etrafında toplandık. Beş kişilik samimi bir arkadaş ortamımız vardı. Her birimizin farklı huyları olsada
birbirimizi kendimizde olmayan özelliklerimizle bütünleştirdik. Beş farklı hayat bir dünyada birleşti
diyebilirim. Sanki geçen üç ay değilde bir gün gibi hemen plan yapmaya koyuldular. Grubumuzun atarlı
ve bir o kadarda şefkatli yüreğiyle Sena yine her zaman ki o yüksek sesiyle "E. Ne yapıyoruz kankişler? "
diyerek ayağa kalktı. Onunla beraber harekete geçen Hilal aceleci tavırlarla eşlik etti.
"Hadi karar verin!"
Sesler yükselirken, Nur vazgeçemediği kafeye gitmek için ısrar ediyordu. Ve Cemre’ nin tribiyle son
buldu.
"Hep oraya gidiyoruz zaten! Canlı müziğe gidelim!"
Ben sessiz bir şekilde bu ekibin nasıl anlaşabildiğini düşündüm.. Çok geçmeden cevabını buldum.
Birbirimize saygı duymamız, kusurlarımızı gizlice örtmemiz ve dürüst bir şekilde kendimizi ifade
etmemizdi.
Hızlıca yediğimiz yemeği henüz sindirirken çarşıya doğru yürüyorduk. Yüzümüzdeki gülücükler geceyi
gündüzle aynı kıldı. Meydan ışıl ışıl aydınlanırken bunun tadını çıkarmak isteyen gençlerle doluydu.
Soğuk olması alıkoyamazdı bu güzellikten. Sıra sıra dizilmiş kafelerin önlerinden geçerek müzik sesine
doğru yöneldik. Evimize uzak mesafe de olan bu yer nedense birlikte yürüdüğümüzde kısa görünüyordu.
Bu yüzden onlarla birlikte olmak zaman ve mesafe kavramını yok sayıyordu. Canlı müzik yeni
başlamışken bizimle beraber bir çok gençte içeri girmeye devam etti. Kafeye girmemizle masa
belirlememiz baya zaman aldı. Her birimiz farklı masaları işaret ediyor, gürültüden dolayı birbirimizi
duymuyorduk. En son garsonun yönlendirmesiyle karanlığın içerisinden arkalara doğru ilerleyebildik. Loş
ışık ve slow şarkılar eşliğinde ortamın büyüsüne kaptırdık kendimizi. Derdi olmayanının bile dertleneceği
bir yerde dünya sıkıntılarına kendini kaptırmak zor değildi. İçeceklerimizi yudumlarken "İstek parça
yazalım " dedi Cemre ve garsondan peçete ile kalem istedi. Ne yazsak diye düşünürken ağzımdan çıkan
şarkıyla istek parçamızı belirledik.Belki üstümüzden bir kuş geçer' yıllar geçsede benim için eskimeyen bu şarkı eşlik etti gecemize. Aslına
bakarsanız bir şeyin sürekli tekrarlanmasından sıkılırım. Ama nedense bu şarkıyı ne zaman duysam ilk kez
dinliyormuş gibi odaklanırdım sözlerine. Belki de gökyüzüne aşık bu kızın gönlüne hissettirdiği içindir.
Geçmişe dalarken usulca Nur'un dürtmesiyle gözümdeki bulutlar bir anda kayboldu. Sesi yüksek bir
şekilde "Sabah ki çocuk değil mi bu!" diyerek dikkatimizi ona çevirdi. Kızların "Ne oluyor! Kim! Neyden
bahsediyorsunuz? Hey!" sesleriyle şarkının atmosferinde oluşan bu görüntü kafamı iyice yormaya başladı.
Karanlıkta zar zor seçebildiğim kişi gerçekten de oydu. Sabah ki narsist çocuktu. Engelleyemediğim bir
duygu vücudumu ele geçiyordu. Bakışlarım hala onu izlerken yanındaki kişiler de beraberinde puslu
görüntüde netleşti. Yanında saçlarının renginden hatırladığım kadarıyla terminalde sarıldığı kız olmalıydı
ve iki erkek arkadaşıyla birlikte hemen yan masamıza oturdular. Kızların sesinin duyulmasını
istemediğimden masaya doğru eğerek başımı inledim.
"Hişt! Sessiz olun yan masaya oturdular. Duyacaklar. Lütfen.. ".
Sesim öylesine acınaklı çıktı ki bir anda herkes sessizliğe büründü. Benden olayı anlatmamı beklediklerini
biliyordum. Ama anlatılacak bir şey gerçekten varmıydı emin olamadım. Başımı Cemre’nin omzuna doğru
gizlerken Nur'a" Sen anlat"dedim. O kızlara fısıltıyla olayı anlatırken ben saklamaya çalıştığım yüzümü
hafifçe dışarı çıkardım. Yüzünü tam göremediğim için biraz daha yaklaştırdım. Görüş alanım şuan tam
anlamıyla kusursuzdu. Elimi farkında olmadan çeneme koydum. Saçları loş ışıklarla bütünleşmişken
yüzüne yansıyan ışıkla daha da güzel görünüyordu. Dudaklarına kondurduğu gülücüklerin nedenini merak
etmeye başlamadım değil. Ne konuştuklarını duymasamda arada bir şarkıya eşlik ettiği zamanı
yakalayabildim. İç sesim yanlış anlaşılmaya müsaitken, gözlerim ona bakmak için savaş veriyordu.Ta ki
umduğu şeyi bulana kadar.. Işıkların bir anda aydınlanmasıyla başını oturduğum masaya doğru çevirdi.
Elim hala çenemde, gözlerim onun gözlerindeyken yakalandığımı anladım. Kısılmış bakışlarını yüzümden
çekmezken, kalbim güm güm atmaya başladı. Kendimi çoktan ele verdim. Yüzümde ki ifadesizliği
bozmak zorundaydım. Başımı hızla çevirdim. Kızların neye güldüğünü bilmediğim halde onlara katıldım.
Neyse ki ışıkların tekrar sönmesiyle rahat bir nefes aldım.
Neden bu şekilde bir tevafuk yaşıyorduk bilmiyordum ama umarım bir daha karşılaşmayız.
Bölüm etkileşimi
