2. bölüm · GÖLGENŞN ARDINDAKİ SIR
BÖLÜM 2
1.2. SİYAH ATEŞİN GÖLGESİ
Elara’nın çığlığı, surların üzerindeki dondurucu rüzgarı bıçak gibi kesti.
Sağ avucundaki mühür, derisini içeriden yakarak kızıl bir kor gibi parıldıyordu. Derisine kazınmış karmaşık semboller sanki canlıymış gibi bileğine doğru uzanıyor, damarlarını mor ve siyah bir ışıkla dolduruyordu. Acı o kadar derindi ki, Elara ciğerlerindeki tüm havayı dışarı üfleyerek taş zemine kapandı.
"Elara!" Thorne devasa kalkanını sırtından söküp yere vurdu. Ağır çelik, surların taşını çatlatırken Elara’nın önüne siper oldu. "Alistair, ona ne oluyor?!"
Alistair, kristal mızrağını toprağa saplayıp Elara’nın yanına çöktü. İnce, pürüzsüz ellerini Elara’nın tutuşan bileğine uzattı ama daha dokunamadan, mührün etrafından fırlayan mor bir kıvılcım Alistair’in parmaklarını yaktı. Baş büyücü acıyla elini geri çekti. Mavi gözlerinde katıksız bir dehşet vardı.
"Rezonans..." dedi Alistair, sesi fırtınanın gürültüsünde neredeyse kaybolarak. "Mühür, Kuzey’deki kaynağa yanıt veriyor. Sisli Kıta’daki Kadim Kule kurulduğunda bu mühür dövülmüştü... Kaynak uyandıkça, Mühür Taşıyıcısı’nın bedenini tüketmeye başlayacak!"
"Bir şeyler yap!" diye gürledi Thorne. Yüzündeki eski kılıç izi, öfkeyle seğiriyordu. "Büyünle o zıkkımı bastır!"
"Bunu yapamam Thorne! Benim büyüm ışık ve hava enerjisine dayanıyor. Karşımızdaki şey..." Alistair başını kuzeye çevirdi.
Sisli Kıta’nın üzerindeki gökyüzü artık gece değildi; katran karası bir alevin kırmızılığıyla boyanmıştı. Surlar titremeye başladı. Vadideki sis, sıradan bir pus gibi dağılmak yerine, siyah ateşin ısısıyla buharlaşarak yukarı doğru çekiliyordu. Siyah ateş ısınmıyordu; aksine etraftaki tüm sıcaklığı, ışığı ve yaşamı emiyordu. Surların kenarlarındaki sarmaşıklar saniyeler içinde kuruyup toza dönüştü.
Tam o sırada surların merdivenlerinden fırtına gibi biri daha fırladı.
Yemyeşil, sarmaşıklarla dokunmuş zırhı ve elindeki canlı ahşaptan yapılmış asasıyla bu, Eldoria Krallığı’nın genç elçisi Lumissy idi. Kıvırcık kızıl saçları fırtınada savruluyor, gözlerindeki yeşil ışık korkuyla titreşiyordu.
"Geri çekilmeliyiz!" diye bağırdı Lumissy, soluk soluğa. "Doğa ölüyor! Vadideki tüm ağaçlar, toprak, böcekler... Siyah ateş yaklaştıkça Eldoria’nın ormanları ağlıyor, bunu hissedebiliyorum!"
"Geri çekilmek mi?" Thorne kılıcını çekti. Geniş çelik bıçak, karanlıkta soğuk bir parıltı saçtı. "Şafak Krallığı’nın ana kapısındayız Lumissy! Buradan kaçarsak arkamızdaki beş krallık halkının hiçbir şansı kalmaz!"
"Thorne haklı," dedi Elara.
Acıdan titreyen sesini toparlamaya çalışarak ayağa kalktı. Derisi hala kızgındı ama gözlerindeki korku yerini sarsılmaz bir kararlılığa bırakmıştı. Sargı bezleri tamamen burnunun önünde küle dönmüştü; artık sağ elindeki mor ve kızıl işlemeli Kader Mührü açıkça görünüyordu.
"Kaçamayız," dedi Elara, Alistair ve Lumissy’ye bakarak. "Mühür bana acı veriyor çünkü onları hissedebiliyorum. Uyanan tek şey kapkara bir ateş değil... Kuzeyde bir Ordu birikiyor."
Gökyüzündeki katran karası bulutların içinden devasa bir karaltı süzüldü.
Bu bir kuş ya da ejderha değildi. Siyah metalden yapılmış, kanatları olmayan ama havanın akışını bükerek uçan silindir şeklinde devasa bir gemiydi. Geminin altından süzülen üç siyah figür, yerçekimine meydan okuyarak doğrudan Şafak Krallığı’nın surlarına doğru süzülmeye başladı.
Kadim Irk’ın İnfazcıları gelmişti. Yüzleri yoktu; zırhlarının kask kısmında sadece dikey, kan kırmızısı tek bir yarık parıldıyordu.
Alistair kristal mızrağını havaya kaldırdı, gözleri ışıkla doldu: "Savaşa hazırlanın!"
