1. bölüm · GÖLGENŞN ARDINDAKİ SIR
1.BÖLÜM
Savaşın kokusu, kan ve ıslak topraktan önce gelirdi.
Elara bunu henüz on iki yaşındayken, Şafak Krallığı’nın kuzey sınırındaki surlarda dikilirken öğrenmişti. Rüzgar, Sisli Kıta’nın dondurucu poyrazını taşıyor; surların altındaki derin vadide puslanan sis, geceye acımasız bir perde çekiyordu.
Sağ elini hafifçe sıktı. Avucunun tam ortasında, deri altına gömülmüş damarlar gibi mor bir ışıkla zonklayan gizemli bir sembol vardı: Kader Mührü. Doğduğu günden beri bu lekeden nefret etmişti. Diğer çocuklar sokaklarda oynarken, o Şafak Krallığı’nın kadim kütüphanelerinde, ellerini sargı bezleriyle saklayarak büyümüştü. Çünkü bu mühür bir lütuf değil, kırılması imkansız bir lanetti.
"Yine fırtınayı izliyorsun, küçük prenses."
Arkasından gelen ağır metal sesleriyle birlikte devasa bir gölge Elara’nın üzerine düştü.
Thorne, Şafak Krallığı’nın Muhafız Birlikleri Komutanı ve Elara’nın çocukluğundan beri tek sığınağıydı. Yüzündeki derin kılıç izi ve geniş omuzlarındaki gümüş zırh, geçirdiği onlarca kanlı savaşı anlatıyordu. Sırtındaki devasa çelik kalkan, sıradan bir insanın kaldıramayacağı kadar ağırdı ama Thorne onu tek eliyle taşır, Elara için her zaman sarsılmaz bir duvar olurdu.
"Rüzgar sert esiyor Thorne," dedi Elara, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Elini sargı bezinin üstünden ovuşturdu. "Mühür... Bu gece durmuyor. Sanki derimi içeriden yakıyorlar gibi."
Thorne, Elara’nın yanına yanaşıp surların gürültüyle esen rüzgarına karşı durdu. Geniş, nasırlı elini Elara’nın küçük omzuna koydu. "Mühürler sadece büyük felaketlerin eşiğinde konuşur Elara. Ve ne yazık ki kuzeyden gelen haberler hiç iyi değil."
"Kuzey mi?" Elara başını kaldırıp Thorne’un sert, kayalıkları andıran yüzüne baktı. "Aetheria Krallığı bir şey mi bildirdi?"
Thorne cevap veremeden, gökyüzünü yırtan tiz ve mistik bir çığlık yükseldi.
Surların üzerindeki tüm muhafızlar aynı anda silahlarına sarıldı. Gökyüzündeki yoğun sisin içinden, kristal beyazı ışıklar saçan bir muhafız süzüldü. Bu, yüksek gökyüzü krallığı olan Aetheria’nın Baş Büyücüsü Alistair’di. İnce, zarafet dolu yapısı, sırtındaki ışık kanatları ve elinde tuttuğu devasa kristal mızrağıyla adeta ölümlü bir insan gibi değil, yaşayan bir büyü abidesi gibi görünüyordu.
Alistair surların taşına yumuşakça indi. Kanatları bir toz bulutu gibi dağılırken mavi gözleri doğrudan Elara’nın mor mührüne kilitlendi. Yüzü bembeyazdı; Aetheria büyücülerinde asla görülmeyen bir dehşet ifadesi vardı.
"Hemen kralı çağırmalısınız Thorne," dedi Alistair, nefes nefese. Kusursuz cübbesinin etekleri yırtılmış ve simsiyah bir külle kaplanmıştı. "Zamanımız bitti."
"Alistair? Ne oldu?" diye sordu Elara öne atılarak. "Aetheria’nın koruyucu kubbesi mi çöktü?"
"Keşke sadece kubbe olsaydı..." Alistair mızrağına tutunarak yutkundu. "Sisli Kıta’yı beş yüz yıldır uykuda tutan mühürler kırıldı Elara. Ve o pusun arkasından çıkan şey ne Miasma ne de sıradan yaratıklar... Onlar uyanıyor."
"Kimler?" diye gürledi Thorne, kılıcının kabzasını sıkarak.
Alistair gözlerini kuzey ufku boyunca uzanan kapkara dağlara dikti.
"Kadim Irk. Ve ellerinde ne büyünün ne de çeliğin durdurabileceği kapkara bir ateş var."
Tam o saniyede, Elara’nın sağ elindeki mor mühür öyle şiddetli bir kızıllıkla patladı ki, üzerindeki sargı bezleri anında tutuşup küle döndü. Elara acıyla haykırarak dizlerinin üzerine çöktü.
Sisli Kıta’nın derinliklerinden yükselen devasa kapkara bir ateş sütunu, geceyi kan kırmızısına boyamak üzere gökyüzünü deldi.
