7. bölüm · GÖÇÜK | DÜZENLENECEK
Bölüm 7 YENİLİKLER
BİR KİMLİĞİN ENKAZI
-MURATHAN GÜNAY
Murathan olmak istememiştim.
Murathan olmak bir seçim değildi; bana biçilen, üzerime yapışan, kaçamayacağım bir kimlikti. Ben bu kimliğe yabancıydım, ama yine de ona uyum sağlamaya çalıştım. Denedim. Hâlâ da deniyorum. Ama olmadı, ne kadar çabalasam da Murathan’ı kabul edemedim.
En başından beri Cevher kalmak istemiştim. Parlayan, değerli, dokunulmaya korkulan bir cevher gibi… Ama o ışığı bir türlü yakalayamadım. Parlayamadım. Sönük kaldım. İstediğim kişi olmayı beceremedim.
Cevher kalmak için çabalarken Murathan olmayı öğrendim. Murathan olmaya alışmaya çalıştım. Ama Murathan olmak kendini kabullenmek değil, kendinden vazgeçmek demekti. Ve ben bunu hiçbir zaman tam anlamıyla başaramadım. Ne Cevher kalabildim, ne de Murathan olabildim.
Kendinin daha kim olduğunu bilmeyen biriydim.
Hikayem bu değil, dahası var. Yaşanmışlıklar ve yaşananlar…
-…
Göçük sadece şuandan mı ibaretti yoksa biz o göçüğün devamı mıydık?
…
İnsan bazen yaşadığını hissetmek ister. Her ne olursa olsun, kim ne derse desin yaşamak ister. Ben bu yedi kişiyleyken yaşadığımı hissedebilecek miydim yoksa bu benim için bir kafese kapanış mı olacaktı hâla bunu anlandıramamıştım. Daha hiçbir şey başlamamıştı bunu hissedebiliyordum.
Salonda, Saygın’ın kolunun hafif baskısını belimde hissederken, tam karşımızdaki kapının aniden ve sertçe açıldığını duydum. Başımı hızla o tarafa çevirdiğimde, Artemis’i odasından apar topar çıkarken gördüm. Hiç duraksamadan, hatta üzerine bir şey bile almadan dış kapıya doğru ilerledi. Ayak sesleri evin sessizliğini delip geçerken, gözlerim şaşkınlıkla onun ardından gitti. Kapıyı hızla çarpıp dışarı çıktığında, bu ani hareketin arkasındaki sebebi anlamaya çalışıyordum.
O sırada, Artemis’in ardından Murathan’ın da kendi odasından çıktığını fark ettim. Bir süre kapının eşiğinde durdu, gözleri onun çıktığı boşlukta geziniyordu. Yüzündeki kararsızlık barizdi ama sonunda bir ceket kaptı ve hiçbir şey söylemeden o da dışarı çıktı. Tüm bunların ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikrim yoktu, yalnızca tuhaf bir huzursuzluk içime yerleşmişti.
Tam bu düşüncelerin ağırlığı üzerime çöküyorken, aynı odadan bu kez Sunay çıktı. Kapıya doğru yönelirken, hareketlerinde onu durdurmak isteyen bir tedirginlik sezmiştim. Olayları olduğu yerden izlerken Saygın, bir anda sesini yükselterek Sunay’ı durdurmaya çalıştı.
O an, Sunay’ın o duru masmavi gözleri, Saygın’ın karanlık ve derin bakışlarıyla buluştu. Sanki aralarında sessiz, kelimelere gerek olmayan bir anlaşma sağlanmıştı. Sunay, başını buruk bir şekilde yana eğdi, bir anlık tereddüdün ardından yönünü kapıdan çevirerek yavaşça geri döndü.
Saygın’ın eli hâlâ belimdeydi ve beni sakinleştirircesine hafifçe bastırıyordu. Ancak içimde büyüyen gerilim, bu temasın getirdiği huzuru bile gölgeliyordu. Olan biteni anlamlandırmakta zorlanıyordum. Artemis’in kaçışı, Murathan’ın peşinden gitmesi, Sunay’ın müdahale etmek isteyip vazgeçmesi…
Gözlerimi Saygın’ın gözlerine dikerek öylece baktım. Saygın sırtımı sıvazlayıp koltuktan kalkmasıyla beraber bende onunla birlikte kalktım. Beraber holde yürürken onun Sunay’ın yanına gideceğini anlayınca mutfağa doğru ilerledim. Tam tahmin ettiğim gibi o da Sunay’ın odasına doğru ilerledi..
…
Artemis evden çıktığı gibi binanın arka tarafında olan deponu önüne gelip ortaya oturmuştu. Bir anda çekip gitmesinin sebebini o da bilmiyordu sadece o kadar şaşkındı ki ne yapacağını bilememişti. Bir nebzede olsun soru sormak istiyordu ama bunu yapacak cesareti yoktu. Zaten sorsada bunu kimse cevaplamazdı bunu biliyordu.
Artemis, arkasında hissettiği gölgenin kime ait olduğunu tahmin edebiliyordu. Ancak şu an o kişinin yanında olmasını gerçekten isteyip istemediğinden emin değildi. Zihni karmakarışıktı, hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Üzerine örtülen ceketin tanıdık kokusu etrafını sarmıştı. Murathan’ın o büyüleyici kokusu, Artemis’in içine derin bir nefes gibi işliyor, onu farkında olmadan kendisine çekiyordu. Ceketin üzerine örtülmesinin ardından Murathan’ın yanına oturduğu hissetmişti. Kafasını Murathan’a doğru çevirdiğinde Murathan’ın da ona baktığını görebiliyordu.
“İstediğini sorabilirsin Artemis.” Dedi Murathan gözlerinin içine derin derin bakarken.
“Bir şey sormak istemiyorum Murat.” Dedi tedirginlikle. Gözlerine bu kadar uzun süre bakmak onu tedirgin etmişti.
“Gözlerini okuyabiliyorum. Kafanın içi soru işaretleriyle dolu.” Bu sefer gözlerini kısarak bakmıştı Artemis’in gözlerinin içine
“Başka bir şey öğrenmek istemiyorum galiba. Bu kadar yeter.” Dedi Artemis, kafasını sağa sola sallarken.
“Sen nasıl istersen, Arsen,” dedi Murathan.
Artemis, derin bir anlam arayışıyla Murathan’ın gözlerine bakarken, yukarıdan gelen ani bir sesle ikisi de aynı anda başlarını kaldırdılar.
“ Murathan çabuk yukarı gel!”
Camdan seslenen Sunay’ın acelesi ve siniri, anın gerilimini daha da artırıyordu.
Bunu duyan Murathan aceleyle yerinden kalkarak ön kapıya doğru yöneldi. Artemis ise peşinden.
Binanın içine girip evin kapısına ulaştıklarında beklenmedik bir manzarayla karşılaştılar. Murathan, kapının önünde arkası dönük halde duran kızı görür görmez sinirle yüzünü sıvazladı. Bu, komşunun kızı Melike’ydi.
Kapının girişindeki Sunay, Melike’yi oyalamaya çalışıyordu. Ancak Melike, birilerinin geldiğini fark edince arkasını döndü. Gözleri Murathan’ın yanındaki kıza kaydı. Yüzündeki tebessüm bir anlığına soldu, belli ki Murathan’ın yanında bir kız görmeyi beklemiyordu.
Artemis ise karşısındaki bu yabancı yüzü dikkatle inceledi. Uzun kahverengi saçları ve kahverengi gözleri olan güzel bir kızdı. Melike elindeki tatlıyı Murathan’ın avucuna sıkıştırarak gülümsedi.
“Geri dönüşünüze çok sevindim. O yüzden getirmiştim,” dedi ve hızlı adımlarla uzaklaştı.
Artemis bir an duraksadı. Geri dönüş… Bu ne anlama geliyordu…
O anın hızıyla ve şokuyla Artemis hiçbir şeyi anlandıramamıştı. Ve o gelen kişininde kim olduğunu merak etmemişti.
Yine içeri girdiklerinde Artemis hızla mutfağa geçerek Murathan’dan uzaklaşmak istemişti.
…
Artemis ve Murathan’ın dışarı çıkmasıyla beraber kendimi mutfağa atmıştım. Kafamı toparlamak için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bende birkaç gün içinde gerçekleşecek olan o söz için bir şeyler yapamaya karar vermiştim. Birkaç çeşit kurabiye yapmaya koyulmuştum.
Malzemeleri hazırlarken içeri Artemis’in girdiğini gördüm. “Kolay gelsin Nergis. Ne yapıyorsun.” Dedi üzgün bir suratla.
“Kafamı dağıtmaya çalışıyorum öyle. Sen?”
“Benimde kafamı dağıtmaya ihtiyacım var. Eğer istersen ve nişan için giyecek bir şeyin yoksa kıyafet bakmaya çıkalım mı diyecektim.”
“Olur tabii ki. O zaman sende bana yardım et beraber yapalım.” Dedim harfleri uzatarak.
Mutfakta uzun bir süre oyalanmıştık. Arada diğerleri gelip ne yaptığımıza bakıp yardıma ihtiyacımız olup olmadığını soruyorlardı. En sonunda birkaç çeşit kurabiye ortaya çıkarınca yapmayı bırakma kararı almıştık.
Artemis hazırlanmak için odasına gittiğinde bende etraftakileri kontrol etmek için oturma odasına geçtim. Kubilay gözlüklerini takmış, masaya yerleşmiş bilgisayarla ilgileniyordu.
Bu sıralar Kubilay ne konuşuyordu nede bizimle herhangibi iletişimde bulunuyordu. Kardeşini yanına alamayışı onu yaralıyordu ve bu konu üzerinde kafasını fazlasıyla yoruyordu. Ayrıca babasından gelen parayı kabul etmediği için ve de çalışmadığı için kendini yetersiz hissediyordu bunu anlayabiliyordum. Ama Kubilay o kadar derin ve zeki biri ki düşüncelerini yada ne düşündüğünü anlamak imkansız gibi geliyor insana.
Gözlerim bu sefer koltukta oturan Barış’a kaydığı sırada omzumu kapının pervazına yaslamıştım. Ayak bileğini diziyle buluşturmuştu. Bir eli kafasındayken koltuğun başladığından dirsekleriyle destek alıyordu. Diğer elinde ise daha önce hiç görmediğim bir kitap vardı. Tüm dikkatini kitaba vermişti. Benim içeri girdiğimi fark etmemişti bile.
Bu sıralar onu da anlayamıyordum ama eminim kendine gelecekti. “Napıyorsunuz burada.” Dediğimde ikisinin de gözleri benimle buluşmuştu.
“Hiç öyle kafamızı boşaltmaya çalışıyoruz.” Dedi Kubilay.
“O kafasını yazarak boşaltıyor, bende onun yazdıklarını okuyarak.” Dedi Barış elinde ki kitabı sallarken.
“Nasıl yani.” Dedim şaşkınlıkla.
“O yazıyor ben okuyorum demek işte.” Dedi Barış sakin bir şekilde. Kubilay’ın kitap yazdığını anlamıştım ama buna fazlasıyla şaşırmıştım hiç beklemediğim bir şeydi.
“Vay bee. Bitirince bana da ver Barış.” Dedim gülümseyerek.
“Sunay’ın odasında iki tane daha var. Bizi araştırdıkları zamandan kalma. Ordan okuyabilirsin Nergis kardeşim. Bu kitap benim ve imzalı.” Dedi sırıtırken.
Kafamı hay hay dercesine hareket ettirdikten sonra odadan ayrılarak kendi odama geçtim. Hazırlandıktan sonra odadan çıktığım sırada Saygın’ında kendi odasından çıktığını gördüm.
“Nereye.” Diye sordu soğuk bir sesle.
“Söz için bir şeyler bakacaktık.” Dedim onun aksine sıcak bir sesle.
“Tamam ben bırakırım sizi. Tek çıkmayın.” Dedi kapıya doğru yönelirken.
“Tek çıkmayın derken?” Dedim sinirle.
“Bundan sonra böyle daha dikkatli olmanız gerekir.”
“Biz dikkatliyiz zaten. Size gerek yok.” Dedim sinirle.
Saygın ne yapıp ne edip sinirimi bozuyordu. Ona sinirliydim ama ona olan sinirimi hiçbir zaman ona yansıtamıyordum çünkü o her kim olursa olsun bana ne yaparsa yapsın ben onu seviyordum. Ve biliyorum ki sevmeye de devam edeceğim. Bundan kurtulmayı demedim ama başarılı olamadım. Senelerce ona olan aşkım beni günden güne öldürdü ama ayakta durmayı başardım. Bugün onun yanındayım onu seviyorum ama ona fazlasıyla kızgınım.
“Artemis götürür bizi.” Dediğimde ona sırtımı çoktan dönmüştüm.
Kolumdan tutup beni kendine doğru çevirince gözlerimiz birbirine dokunmuştu. Ben her zaman onun o siyahlarının içinde eziliyordum. Ela gözlerim ona bakınca simsiyah oluyordu. “Nergis ben bırakacağım dediysem ben bırakacağım.” Dedi sinirle.
“Saygın kolumu bırak.“ Dedim sakince.
“Sende sözümü dinle.” Dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan.
“Saygın bunca sene yoktun hayatım da. Bıraktın gittin beni. Şimdi mi düşünüyorsun,” dedim kolumu elinden sertçe ayırırken. “O zamanlar nasıl düşünmediysen şimdi de düşünme.” Dedim. Gözleri beni içine çekiyor gibiydi ama ne olursa olsun o ayırmadan ayırmazdım gözlerimi.
“Ben seni hep düşündüm Nergis.” Dedi. Sinirlendiğini göz bebeklerinin büyümesinden anlayabiliyordum.
“Saygın,” dedim yüksek sesle. “Sen beni hep düşünseydin yanımda olurdun ama yoktun. YOKTUN Saygın,” işaret parmağımla göğüsüne baskı uyguladığımda bir anlığına gözleri elime kaymıştı ama anında gözlerini yine gözlerime kilitledi. “Her gün, her Allah’ın günü seni o merdivenlerde bekledim Saygın. Geleceksin diye bekledim.” Göz yaşlarımın yanağımdan süzüldüğünü hissedebiliyordum ama ikimizde hiçbir tepki vermeden birbirimize bakıyorduk. “Sen benim ne yaşadığımı bile bile terk ettin. Sen beni düşünmedin, düşünmeye de devam etmiyorsun. Sen sadece kendi istediğin olsun istiyorsun Saygın.”
“Lan sen benim ne yaşadığımı bile bilmiyorsun. Boş boş konuşma bana.” Dedi sinirle. Böyle bir şey beklemiyordum.
“Anlatsan bilirdim Saygın.”
“Sormadın ki amınakoyayım.”
“DÜZGÜN KONUŞ BENİMLE,” dedim bağırarak. “Karşında ben varım.”
“Sen anca böyle konuşulunca anlıyorsun Nergis.” Dedi ve omzuma çarparak dış kapıdan çıktı.
Onun çıkmasıyla beraber olduğum yerde sendeledim. Ağlıyordum ama içten içe. O kadar sessizdim ki kendimi bile duyamıyordum. Ama Saygın’ın öyle gitmesine izin vermezdim. Beni yaralasada, üzsede onu bir daha kaybedemezdim. Ceketimi ve çantamı aldıktan sonra Saygın’ın peşinden bende çıktım.
Kapının önüne geldiğimde onun sırtıyla karşı karşıya geldim. “Saygın.” Dedim yüksek bir sesle. Sadece omuzunun üstünden bakmakla yetindi bana. Elindeki sigarsını ağzına götürdüğünde bende yanına gitmiştim. “Özür dilerim.” Dedim ağzımın içinde.
Tamamen bana vücudunu çevirdiğinde kafamı kaldırarak gözlerinin içine baktım. Ben Nergistim, elaları Saygın’ın siyahlarında kaybolan Nergis.
Gözlerimin onun gözlerinin içinde kaybolmasına izin vermiştim. “Özür dilerim, gitme lütfen. Beni ardında bırakıp o kapıdan çıkma.” Dedim. Gözlerimden yine yaşlar dökülüyordu. Sarılmak için bir adım attığımda geri çekildi ellerim havada kalmıştı dolu gözlerimi onun karanlık gözlerine dikmiştim. Neden böyle bir şey yaptığını bilmiyordum. Ben ondan nefret ederken bile bu adımı atmışken neden bunu yapmıştı?
“Nergis, nasıl hak ediyorsan öyle davranıyorum.” Dediğinde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ben bunu mu hak ediyordum. Bunu hak ettiğimi düşünmüyordum. Bunca sene onu beklemişken, onun ardından bu kadar göz yaşı dökmüşken nasıl bana bunu söyleyebilirdi aklım almıyordu. “Ben bunu mu hak ediyorum Saygın.” Dedim titrek bir sesle.
“Evet,” dedi kafasını sallarken ve elini kabanının cebine koyarken. “Bunu hak ediyorsun Nergis.”
“Anladım.” Diyebilmiştim sadece. Ama anlayamıyordum. Bana neden böyle bir tepki verdiğini neden böyle davrandığını anlayamıyordum. O an sadece elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim ve arkamı dönerek arabaların olduğu tarafa doğru ilerledim. Beni izlediğini ve bakışlarını sırtıma kenetlediğini hissedebiliyordum. Ama o an dönüp arkama bakmamıştım. Artemis’in dışarda olan arabasının yanına geldiğimde durmuştum ve Saygın’a doğru dönmüştüm. Arabaya yaslandığımda Saygını izliyordum, tahmin ettiğim gibi beni izliyordu ve sigarasını içiyordu. Bana bakarken gözlerini kısmıştı ama ben anında bakışlarımı ondan ayırıp topuklu botlarımı izlemeye başlamıştım.
Yaklaşık birkaç dakikanın ardından dış kapının kapanma sesini duydum ve kafamı o yöne doğru kaldırdım. Herkesin toplu bir şekilde dışarı çıktığını görünce ağzım açık kalmıştı. Artemis ve Burçin hızlı adımlarla yanıma yaklaştıklarında ilk konuşan ben olmuştum. “Hepimizin gideceğini bilmiyordum.” Dedim şaşkınlığımı sürdürürken.
“Bizde bilmiyorduk.” Dedi Artemis gözlerini devirerek.
“Ben gelinim biliyorsun zaten.” Dedi Burçin yalandan bir sırıtışla. Bu tavırlarına gülerek karşılık vermiştim.
Artemis’in kafasında olan kırmızı bereye bakarak konuştum. “Yakışmış.”
“E tabii bana yakışmayacakta kime yakışacak.” Dedi göz kırparken. O kadar güzel bir kızdı ki herkes dönüp bir daha bakıyordu.
Artemis’in yüzüne baktığımda zamanın özenle şekillendirdiği nadide bir sanat eseri görmüş gibi hissediyordum . Elmacık kemikleri zarifçe belirgin, cildi pürüzsüz ve gün batımının soluk pembeliğini andıran yumuşak bir tona sahipti.
Gözleri badem şeklindeydi, kimi zaman fırtına öncesi koyu bulutları, kimi zamansa puslu bir sabahı andıran bir renge bürünüyordu. Uzun kirpikleri bakışlarına daha derin bir anlam katıyordu.
Burnu ve dudakları tam kararında bir uyum içindeydi, ne fazla iddialı ne de silik. Gülümsediğinde dudaklarının kenarında beliren hafif çukurlar ona hem çekici hem de masum bir hava veriyordu.
Bütün bu detaylar bir araya geldiğinde ortaya sadece bir yüz değil, derinlikli ve zamansız bir güzellik çıkıyordu. Onun güzelliği içinde eriyor gibiydim.
Sunay da yanımıza doğru yaklaştığında söyleniyordu. “Birisi de bir şey çıkarmasa şaşırdım zaten.” Dedi sinirle.
“Noldu” diyebildim sakin bir ses tonuyla.
“Saygın ve Kubilay’ın bir işi varmış. Bizimle gelmeyeceklermiş.” Dedi sinirle.
Burçin “Saygın sanırım sinirli biraz.” Dediğinde tekrardan tüm moralim yerle bir olmuştu.
Kafamı yere eğdiğimde ağzımın içinde konuştum. “Ne hali varsa görsün.” Kimsenin duymadığını umuyordum ki Sunay’ın bakışlarıyla karşılaştım. Hızla gözlerimi ondan ayırdım.
“O an gelmedik yanınıza ama bir sıkıntı yok dimi.” Demişti Artemis. O andan kastı holde ettiğimiz kavgaydı.
“Bilmiyorum.” Diyebildim sadece.
Arkadan Murathan’ın sesinin gelmesiyle beraber irkilmiştim. “Hadi çıkalım.” Dediğinde Artemis’in tam arkasındaydı. Artemis ona omzunun üzerinden bir bakış attığında Murathan birkaç adım geriye gitmişti. Tek bakışıyla kendini anlatmıştı ve Murathan hiçbir şey demeden geri çekilmişti. Bu sefer Murathan’la göz teması kuran kişi bendim. Kafamı onaylarcasına salladım ve yaslandığım yerden doğruldum. Biz olduğumuz yerden ayrılmadan Barış da tam Burçin’in arkasında durmuştu. Eliyle Murathan’ı gösterirken konuşmasına devam etti. “Bana düşe düşe bu it mi düştü.” Dedi sinirle.
“Düzgün konuş lan, indirmiyim seni.” Dedi Murathan, Barış’a doğru dönerken.
Barış “Kimi indiriyorsun lan sen haydut.” Dediğinde. Murathan’dan yüksek sesli bir kahkaha duyulmuştu.
“Ne gülüyorsun lan amına koyduğum.” Dedi Barış sinirle.
Barışın yine sinirleri hoplamıştı. Murathan’ın konuşmasına izin vermeden Barış’ı kollarından itekleyerek diğer arabaların olduğu tarafa doğru uzaklaştırdım. Burçin’de sorgusuz sualsiz peşimizden gelmişti. Barış’ın sakinleşmesi için Barış’la konuşurken gözlerim Saygın’a kaymıştı. Arada bir beni kontrol ediyordu bunu hissedebiliyordum. Ona baktığım sırada Kubilay’la beraber kendi siyah cipine biniyordu. Odağımı tekrardan Barış’a verdiğimde sinirden kızardığını görmüştüm. “Barış, sakin ol biraz. Kendine gel lütfen ne oluyor sana.” Dediğimde Barış elini sakinim dercesine kaldırmıştı. Onunla göz teması kurarken konuşmaya devam ettim. “İstersen ben süreyim arabayı. Olur mu?” Dediğimde hayır dercesine kafasını salladı ve Sunay’ın arabasına doğru ilerledi.
Bende tam arabaya doğru ilerleyecektim ki Murathan’ın seslenmesiyle durdum. “Nergis,” dedi yüksek bir sesle. “Sen benim arabadasın.” Dediğinde oflayarak arkamı döndüm ve hayırdır dedim ağzımı oynatarak. Elim ve yüzümdeki ifade bunu onaylıyordu.
“Saygın seni bana emanet etti. Arabaya geç.”
“Nedir bu herkeste ki emretme aşkı ya.” Dedim sinirle ağzımın içinde. “Ben Barışlayım, Saygın’a da söyle.” Derin bir nefes aldım ve konuşmaya devam ettim. “Neyse ne ya boşver.” Diyerek Barış’ın kullanacağı arabaya doğru ilerleyip arka koltuğa bindim. Herkes sadece bana bakmakla yetinmişti.
Barış ve Burçin’inde arabaya binmesiyle beraber yola koyulmuştuk. Onlar yol boyu konuşmuş, gülüşmüşlerdi ama ben düşünmekten kendimi alamıyordum. Yol boyu sadece düşünmüştüm.
…
Barış’ın bana seslenmesiyle beraber kafamı kaldırdığım da geldiğimizi anlamıştım. Murathan da arabasını tam yanımıza park ettiğinde hepimiz arabadan ayrılmıştık.
AVM’ye doğru yol aldığımızda Burçin, Artemis ve ben yan yanaydık. Tam arkamızda ise Murathan, Sunay ve Barış vardı.
İçeriye girdiğimizde güvenliklerden geçmek için öne atılmıştım ama Murathan kolumdan tutarak beni geri çekti. Kadın güvenliğin yanına yaklaştığında belindeki silahı eline alarak güvenliğe gösterdi. Cebinden ise bir şey çıkartarak güvenliğe gösterdi. Güvenlik başıyla onayladıktan sonra hepimiz birden güvenlik tarafından geçmiştik.
Murathan’ın bir silahı olduğunu bilmiyordum bu bende şok etkisi yaratmıştı. Ki sanırım Artemiste benimle aynı düşünüyordu ki çatık kaşlarla bana bakmıştı. Bu bakışmamızı bölen ses Murathan’a aitti. “Hiçbiriniz yanımdan ayrılmıyorsunuz.” Demişti uyarıcı bir sesle. “He birde Barış’ın” dedi kafasıyla Barış’ı işaret ederek.
Barış ya sabır dedi beden diliyle.
İlk öncelikle bizim için elbise bakacaktık. O yüzden ikinci kata gelmiştik. Fazlasıyla mağaza vardı ve Artemis mağazaların hepsini gezecekmiş gibi görünüyordu. Sunay ve Artemis’in Burçinden daha heyecanlı olması beni de heyecanlandırıyordu. Ne giyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat fazla abartılı giyinmeyi istemiyordum. Çünkü sadece bir nişandı. Hemde sahte bir nişan.
Artemis ve Sunay önden bir mağazaya girdiklerinde bizde hızla peşlerinden girmiştik. Murathan ve Barış başta kapıda kalmak istemişlerdi ama sanırım biz içeride çok uzun süre oyalandığımız için yanımıza geldiler. Onlar geldiğinde ben ve Sunay kabinlerin önünde oturuyorduk. Burçin ve Artemis’i bekliyorduk.
Artemis kabinden mavi saten bir elbiseyle cıkınca hepimizin gözleri ona dönmüştü çok güzel ve şık olmuştu. Artemis’i elimle muazzam işareti yaparak desteklerden o suratını ekşitmişti beğenmediğini belli ederek. O aynaya bakarken Burçin de kabinden çıkmıştı. Bembeyaz uzun, yırtmaçlı ve düğmeleri olan sade bir elbise giyinmişti. O kadar hoş görünüyordu ki tam bir peri kızı gibiydi. Barış gözlerini Burçin’den ciddi manada alamıyordu.
Burçin fiyatının da gayet makul olduğunu bildiği elbiseyi kendi kafasında onayladığını yüzünün gülmesinden anlayabiliyordum.
“Harika.” Dedi Sunay ağzının içinde.
“Bende bayıldım müthiş duruyor Burçin.” Dedim gülerek. O da bana gülümseyerek karşılık verdi.
Artemis tekrar kabine girmişti. Burçin de üstünü değiştirip Barış’la kasaya doğru ilerlemişti. Sunay da telefonunun çalmasıyla beraber dışarıya çıkmıştı.
Bende oturduğum yerden kalkıp etrafta gezinmeye başlamıştım.
…
Murathan Günay’dan
Artemis kabindeyken herkes bir yerlere dağılmıştı. Bende durduğum yerde etrafı izlerken Artemis’i bekliyordum. Tam o sıra da Artemis kafasını kalbinin perdesinden uzattı. “Pist,” dedi kafasıyla etrafı kolacan ederken. “Kızlardan kimse yok mu.” Dedi bana bakarken.
“Iı yok.” Dedim sırıtırken. Gözlerim dudaklarına kaymıştı. Elbiseyi giyerken rujunu dudağının etrafına bulaştırmıştı.
“Çalışan var mı?” Diye sordu bu sefer.
Yalandan etrafı kolacan ediyormuş gibi yaparken konuşmaya devam ettim. “ Çalışanda yok.” Dedim sırıtmaya devam ederken.
“O zaman sende olursun.” Dedi beni süzerken.
“Neye olurum.” Diye sordum anlamsızca.
“Fermuarım, çekemiyorum da.” Dedi utançla.
“Sen beni kabine atmak için bu klişe numarayı mı kullanıyorsun cidden Artemiscim hiç yakıştıramadım sana,” yavaş adımlarla yanına yaklaştım. “Bunu bana açıkça söylesen zaten yanına gelirdim.” Dedim tam karşısında dururken.
Bir elini kalbinin arkasından çıkararak bana vurmaya çalıştı ama başarılı olamadı. “Döverim seni Murat, ne diyorsun ya ayıp ayıp.” Dedi sinirle. Onu sinir etmek hoşuma gidiyordu. “İstemiyorum yardım filan senden kızlar gelince yaparlar.” Dedi küskün bir sesle.
“Tamam be kızım, sana da şaka yapılmıyor he. Yer aç yanına geliyorum.” Dedim belli belirsiz gülümserken.
“Yanıma gelmene gerek yok arkamı döneyim kapat işte.” Dedi, hâlâ sinirli olduğu sesinden belliydi.
“Olmaz öyle her yerde kamera var.” Dedim saçma bir şekilde.
“E ne olmuş yani.” Dedi kaşlarını çatarken.
“Boşver hadi dediğimi yap.” Dedim ve kabinin içine daldım.
Boyumu ve vücudumun iriliğini hesaba katmamıştım. Kabinde iki büklüm olmuştum.
Artemis’in arkası dönük olmasına rağmen eliyle beni iteklemeye çalışıyordu. “Murathan az geri çık nefes alamıyorum.”
“Ya kızım ne yapayım Allah aşkına ben nerden bileyim buranın bu kadar küçük olduğunu.”
“Çabuk çek şu fermuarı bak daraldım.” Dedi nefes nefese kalmış bir sesle.
Fermuarı yakaladığımda kapatmıştım. “Oh oldu, oldu dimi.” Dedim
Kafasını olumlu anlamda sallayınca arkamı dönerek perdeyi açtım.
Bizimkilerin şaşkınlıkla kabini izlediğini görünce şaşırmıştım. Bu kadar erken toplanmalarını beklemiyordum.
“Napıyonuz lan siz.” Dedi amına koduğumun Barış’ı
“Ne yapalım Barışçım horon tepiyoruz. Kör müsün kızın fermuarını çektik.” Dedim sinirle.
“Lan nerden görelim ne yaptığınızı perde kapalı.” Dediğinde ilk defa haklı bulmuştum onu.
Artemis elbisesiyle tam anlamıyla ortaya çıktığında elbisenin ona çok yakıştığını gördüm. Gözlerim ona bakarken parlıyordu. Bunun olmasını engelleyemiyordum. O da elbisenin eteklerini tutuğu sırada bakışlarını bana çevirince etraftaki ses kulaklarım doldu. Ona bu kadar dikkatli baktığımda sadece beynimde ki o ses konuşuyordu, herkes susuyordu. Gözlerimiz birbirine değdiğinde benim okyanuslarımla onun toprakları birbirine kenetlenmişti. Benim hakkımda bildiği şeyden sonra gözlerimin içine çok daha dikkatli bakmaya başlamıştı. Nedenini bilmiyordum, bir şeyleri mi görmeye çalışıyordu anlamıyordum. Tek anladığım ve bildiğim şey gözlerinin her zaman ışıldadığıydı..
Ben o ışığı söndürmeye korkuyordum. Topraklarını ıslatmaya korkuyordum. Okyanuslarımın onun toprakların da göz yaşı olmasından korkuyordum.
Ben Murathan Günay. Murathan olmayı öğrenen Cevher.
Hayır
Ben Cevher Akman. Cevher kalamayan Murathan.
…
Artemis’in elbisesini aldıktan sonra bizim için gezinmeye devam etmiştik. Herkes ilerlerken bir mağazanın önünde durmuştum. Vitrinde dikkatimi çeken bir kırmızı elbiseye dalmıştım. Annemin dolabında olan elbiselere benziyor gibiydi. Bana onu hatırlatmıştı. Nişan için almak istemiştim ama ağır kaçacağını düşündüğüm için vazgeçmiştim. Hızlı adımlarla bizimkilerin yanına ilerleyerek onların girdiği mağazaya girdim.
Sunay’la beraber birkaç bir şey denemiştik ve çok oyalanmamak için beğendiğimiz elbiseleri almıştık.
Herkes kapıya doğru ilerlerken telefonumun çaldığını duydum ve adımlarımı yavaşlattım. Burçin arkasını dönerek bana baktığında sıkıntı yok, geliyorum dedim ağızımı oynatarak aynı zamanda elimi de kaldırmıştım refleks olarak. Ev sahibim Şükrü Bey arıyordu. Şuan onunla hiç uğraşmak istemediğim için meşgule atmıştım. Tekrar aradığında telefonu sessize alıp tekrardan çantama koymuştum. Kapıya çıktığımda herkes kapıdaydı. Saygın da. Şaşırmıştım buraya geleceğini beklemiyordum. Elinde iki adet poşetle durmuş Murathan’la konuşuyordu.
Sunay yanıma geldiğinde merakına yenik düşerek soru sordum. “Saygın’la Kubilay beraber değiller miydi? Kubilay nerde? Bilirsin sen diye soruyorum.”
“Kubilay, kardeşinin yanına gitmiş. Biliyorsun zaten olanları. Kaç gündür yapmak istiyordu zaten. Saygın da onu bırakıp dönmüş işte.“
“Anladım.” Dedim ve donuk gözlerle Saygın’a baktım. Tam o sıra çaktırmadan bana bakmaya çalıştığını gördüm. Gözlerimiz çakışınca Murathan’ın kolunu sıvazlayıp bana doğru ilerledi. Sunay, Saygın’ın geldiğini görünce yavaşça yanımdan ayrıldı.
“Nergis.” Dedi yumuşak bir sesle Saygın.
“Efendim.” Dedim gözlerim elimdeki poşete dikerken. Göz göze gelmek istemiyordum. Bu sefer onun gözlerinin içinde kaybolmak istemiyordum.
“Senin için.” Dedi, poşetleri baktığım yere uzatarak.
Anında gözlerimi kaldırıp onun gözlerine baktım. Gözlerim kocaman açmıştım. “Bana mı?”
Kafasını salladı “Hı Hı.” Diye mırıldanırken sırıtmayı da ihmal etmemişti.
Poşeti elime tıkıştırdığında, poşeti açarak içindeki şeye bakındım. Az önce vitrinde gördüğüm kırmızı elbiseydi. Gözlerim dolmuştu, dolmaması gerekiyordu ama dolmuştu. Dolu gözlerimi Saygın’a çevirdiğimde kollarını belime sarmak için hazır bekliyordu. Poşetleri nazikçe yere bırakırken sarılmasına karşılık vermiştim. Parmak uçlarıma çıktığımda o da kafasını boynuma gömmüştü ve ufak bir buse kondurmuştu. Boğuk bir sesle konuştu. “Özür dilerim.” Dedi. Kafamı olumlu anlamda salladığımda özürünü kabul ettiğimi belli etmiştim.
Barış’ın öksürük sesiyle Saygın‘dan ayrılmıştım.
…
AVM’de birkaç saat geçirdikten sonra eve gelmiştik. Herkes yorgunluktan odasına dağılmıştı. 2 gün sonra söz vardı ve ben abartı olduğunu düşündüğüm o elbiseyi giyecektim. Çünkü Saygın almıştı.
Sunay’ın seslenmesiyle beraber Burçin’le ayaklandık ve akşam yemeği için masada toplandık.
Herkes yerine yerleştiğinde Saygın konuşmaya başladı. “Herkes söz günü için görevini biliyor dimi” dediğinde Murathan bir anda aydınlanmış gibi konuşmaya atıldı.
Bir anda ayaklandı. “Lan ben şöförüm dimi. Nasıl içeride olacağım.”
“Sakin Murathan. Yıllardan beri dostumuz olduğunu söyleriz en kolayı o.” Dedi Saygın.
“Mantıklıymış.” Diyerek kalktığı yerime geri oturdu.
“Orada tanımadığınız bir sürü yüz olacak. Sakın ama sakın kimseyle gereksiz muhabbete girmeyin.” Diyerek bizi uyardı Saygın.
“Herkes yerini bilsin yerine göre davransın gençler.” Dedi Murathan.
Herkes dinliyordu ama kimse konuşmuyordu. Yemeğime odaklanmışken dalmıştım. Saygın’ın bacağıyla bacağıma dokunmasıyla beraber irkildim. “Hı” diyerek Saygın’a baktığımda gülümsüyordu.
Bu çocukta bir sıkıntı vardı. Bir iyi bir kötüydü anlayamıyordum.
“Beğendin mi elbiseyi sparkle.” Dedi gözlerini kısarak bana bakarken.
-Sprakle: Işıltı-
Dediği şeyi anlayıp çenem çıkana kadar gülümsedim. “Beğendim eagle.”
-Eagel: Kartal-
“Aynen amına koyayım bizde İngilizce bilmiyoruz zaten burda flörtleştiğinizi anlamıyoruz kardeşim.” Dedi Barış sinirli bir şekilde.
“Belki aramızda ki bir şey nerden biliyorsunuz. Allah Allah yaa.” Dedim hâlâ sırıtırken.
Yine yemeğime döndüğümde birkaç gözün beni izlediğini hissedebiliyorum fakat bir kaç dakikanın arkasından herkes yemeğine dönmüştü.
Artemis herkesten önce yemeğini bitirip tuvalete gitmişti. Bende yemeğimi bitirdikten sonra odama geçerken Artemis’in kustuğunu duymuştum ama tam emin olamamıştım. Artemis diye seslenmiştim ama bir cevap alamamıştım.
…
Söz / Nişan Günü; 28 Kasım
10 gün olmuştu. Tam 10 gün Saygın’ı yıllar sonra tekrar göreli, yeni insanlarla tanışalı, kim olduğumu yavaş yavaş daha iyi anlayalı 10 gün olmuştu. Çok değildi ama bana o kadar uzun gelmişti ki..
..
Herkes birbirini geriyordu evin içinde kaos vardı. Sunay her şeyi organize etmeye çalışıyordu ama bizi gerdiğinin farkında değildi.
Burçin’in saçı için son dokunuşu yaptığımda “Tamamdır.” Diyerek geri çekilmiştim. Saçını arkadan topuz yapmıştık ama serbest bir topuzdu önünden iki yanına bıraktığımız saçlarını da maşalamıştık. Hepimiz hazırdık en son ise Burçin’i hazırlanmıştık. Burçin ayağa kalktıktan sonra onu dikkatli bir şekilde süzmüştüm. Kendi güzel yüzü gibi sade ve güzel bir elbise seçmişti. Onun ihtişam peşinde koşmadığını biliyordum, ama yine de bu kadar zarif bir seçim yapması hepimizi etkilemişti. Beyaz, Burçin’in sessiz ama güçlü duruşunu tamamlayan bir renkti. Üzerine oturan, kupları kusursuzca yerleştirilmiş elbise, sanki onun için özel dikilmişti. Ceket kesimi, omuzlarını belirginleştiriyor, ona güçlü ama zarif bir hava katıyordu. Ön kısmındaki düğmeler, elbisenin klasik şıklığını pekiştirirken, yırtmacı dengeli bir cesaretle bacaklarının ince hatlarını ortaya çıkarıyordu.
Kumaşın hafif satenimsi dokusu, ışık vurdukça yumuşak bir ışıltı kazandırıyordu elbiseye. Kolları uzundu. Ayakkabıları da elbisesi kadar zarifti, beyazın saflığını yansıtan, sivri burunlu klasik topuklular vardı ayağında. Fazladan bir gösterişe gerek duymadan bile dikkat çekebiliyordu.
Ona baktıkça, seçtiği elbisenin aslında sadece bir kıyafet değil, karakterinin bir yansıması olduğunu düşündüm. Sade ama etkileyici, mesafeli ama bir o kadar sıcak. Burçin’in kendisi gibi.
Bakışlarımı Burçin’den ayırdığımda kapıya doğru yürümeye yeltenmiştim. Ama arkamdan duyduğum bağırma sesi beni durdurmuştu. “Dur.” Diye bağırdı Artemis.
Arkamı dönerek Artemis’e baktığımda eline Burçin’in ayakkabısını aldığı gördüm. Elinde ki silinmez kalemle ayakkabının altına bir şeyler yazıp çizdi. Muhtemelen isimlerimizdi. “Deli ya.” Dedi Sunay gülerken.
O düğünde yapılmıyor muydu ya?” Dedim kaşlarımı çatarken aynı zamanda gülüyordum da.
“Sizsiniz deli, sanki düğün olacakta düğünü bekleyeceğiz. Yazdık işte bakalım sırada ki kimmiş.” Dedi heyecanla.
Burçin ayakkabısını giyindiğinde ben, Artemis, Burçin ve Sunay dörtlüsü olarak Sunay’ın odasından çıkmıştık. Beyler bizi aşağıda arabalarda beklediğinden kapının önünde duran topuklularımızı giyerek ayrıldık.
Aşağı indiğimizde arabalara ikişer ikişer bölünecektik.
Dış kapıyı açmak için yelteneceğim sırada kapıyı dışardan Murathan açtı ve elini çıkışa doğru uzatarak konuştu. “Buyrunuz, Buyrunuz,” kendi kendine gülercesine konuştu. “Madem şoförüz yerine getirelim.” Dediğinde kapıdan son olarak çıkan Artemis’e elini uzatmıştı. Artemis nazikçe Murathan’ın elini kavradığında onlarda peşimizden gelmişlerdi. Murathan kendi kullanacağı arabanın yanına doğru Artemis’le ilerleyince Murathan’ın, Artemis’le beraber gitmek istediğini anlamıştık.
Kapının önünde yan yana dizilmiş olan o dört arabanın başında takım elbise giyinmiş bizi bekleyen kişilere bakındığımda gözüm Saygın’a takılmıştı. Kalbimin sesi kulaklarımı dolduruyordu. 10 sene önce hayalini kurduğum anları hiç zorlanmadan yaşıyordum. Bir anda eskileri düşünürken Burçin’in kulağıma doğru eğilip fısıldamasıyla düşüncelerimden ayrıldım. “Nergis, arkama baksana bir şey var mı.” Dediğinde Barış’ın yanına doğru ilerlemişti. Dikkatlice baktığımda bir şey olmadığını gördüm. Burçin, omzunun üstünden bana baktığında gözlerimle temiz işareti verdim. O da onaylarcasına kafasını salladığında her şey tamam gibiydi.
Barış bu sefer plakası farklı olan araçlardan birini kullanıyordu. Gözlerimi tekrar Saygın’a çevirdiğimde arabaya gelmemi bekliyor gibi bakmıştı. Yanımda ki Sunay’a baktığımda elbisemin eteklerinden tutarak hızlı adımlarla Saygın’ın yanına gelmiştim. Arkamdan gelen gülme seslerini duyduğumda bende gülmüştüm. Sunay’ın beni yanlış anlamasını istemezdim ama Saygın’la yolculuk yapmak benim için daha iyi olacaktı. Saygın tek eliyle belimden tutarak beni kendine çekip sarılınca kalp atış hızım arşa çıkmıştı. “Yakışacağını biliyordum.“ diye kulağıma fısıldadığında ayaklarımda topuklu ayakkabı olmasına rağmen parmak uçlarıma çıkarak kollarımı boynuna dolamıştım. “Takım yakışmış.” Dedim gülümserken. Ama o gülümsediğimi görememişti. Saygından bu hamleleri beklemiyordum. Şaşırmıştım hemde fazlasıyla. Elini belimden ayırdığında bende ondan uzaklaşmıştım. Dalgalandırdığım saçlarımı kulağımın arkasına atarken arabaya çoktan yerleşmiştim. Camdan baktığımda Barış’ın, Burçin’in kapısını açtığını görmüştüm. Tatlıydılar ayrıcada çok yakışıyorlardı. Bu sözün gerçek olmasını isterdim çünkü herkese atarlanan Barış bir Burçin’e atarlanamıyordu. Nedenini az çok anlayabiliyordum.
Sunay ve Kubilay da aynı arabaya yerleştiğinde onları takip etmemiz gerekiyordu çünkü adresi bilen tek kişi Sunay’dı. Organizasyon hakkında ufak bir fikrimiz bile yoktu. Ama çok uğraştığını biliyordum.
Saygın’a doğru döndüğümde yola odaklanmış olduğunu gördüm. Yüzünü incelemeye başladığım da gözüme boynundaki dövme takıldı. Ne zaman yaptırdığına dair bir fikrim yoktu. Ama güzel bir dövmeydi.
O da bakışlarını bana çevirince yüzünde ufak bir gülümsemenin asılı olduğunu gördüm. “Niye gülüyorsun Saygın.” Dediğimde bende gülümsüyordum.
“Hiç.” Dedi gülümsemeye devam ederken.
“Nasıl hiç.” Dedim o gözlerini yola çevirdiğinde.
“Elbise yakışmış ya işte. Ona gülüyorum.”
Kaşlarımı çatarak konuştuğumda “Dalga mı geçiyorsun benimle.” Dedim. Tekrar gözleri benimle buluşmuştu. Gözleriyle beni baştan aşağı süzdükten sonra o da konuştu. “Ne diye dalga geçeyim Allah aşkına.” Bakışları ayaklarıma doğru indiğinde gülümsedi. “Ayakkabı da çok yakışmış. Numarasını doğru tahmin etmişim bak.” Dediğinde kafamı sağa sola sallarken gülümsedim. “Evet, teşekkür ederim. Ama daha fazla utandırma beni, lütfen.” Dediğimde kafamı cama doğru çevirmiştim. Yol boyunca arada birbirimize kaçamak bakışlar atmıştık ama ben utandığımdan dolayı yolun çoğu zamanını cama yapışık bir şekilde geçirmiştim.
..
Araba durduğunda geldiğimizi anlamıştım. Etrafa bakındığımda dışarıda arabalar için ayrılmış olan kısımda olduğumuzu gördüm. Saygın hiçbir şey demeden arabadan indiğinde bende emniyet kemerimi çıkarmaya çalışıyordum. Kapının açılma sesini duyunca kafamı o tarafa doğru çevirmiştim ve gördüğüm görüntüyle beraber şaşırmıştım. Saygın kapımı açmış ve elini bana uzatmıştı. Kemerimi çıkardıktan sonra elini tuttuğumda bana yardımcı olarak beni araçtan indirmişti. Arabadan indiğim an soğuk rüzgar tenime çarpmıştı, sanki tüm vücudum irkilerek kendini korumaya alıyor. Derim, soğuğun keskinliğine karşı ince bir duvar gibi geriliyor ama bu duvar her zaman yeterince güçlü olmuyor. Nefes aldığımda ciğerlerime dolan soğuk hava, içimi yakıyor ama garip bir şekilde bu yanma hissi yaşadığımı kanıtlar gibi. Üşümek, bazen gerçekten var olduğumu anlamamın tek yoluymuş gibi geliyor. O an kendime gelmek için üşümem gerekiyormuş gibi hissetmiştim. Arabadan indiğimde Saygın elini belime sararak beni kendine çekmişti. Ben ise üşüdüğüm için ona daha fazla sokulmuştum. Çıplak kollarım onun siyah ceketine dokunduğunda biraz da olsa ısınmıştım. Herkes arabasını teker teker park ettiğinde yanımıza gelmişlerdi.
Artemis’in kollarının üzerinde bir ceket olduğunu gördüğümde Murathan’ın ceketi olduğunu anlamıştım. Artemis’in elbisesini ilk defa bu kadar dikkatli inceleme fırsatını şuan buluyordum. Artemis’in bu elbiseyi seçmesi beni şaşırtmamıştı. O, her zaman zarafetini en ince detayına kadar yansıtan biriydi. En azından tanıdığım süre boyunca böyle olduğunu düşünmüştüm. Siyah, zarafetin ve gizemin rengiydi ve Artemis’in beyaz tenini daha da çok öne çıkarıyordu. İnce askıları omuzlarına narince tutunmuştu fakat Murathan’ın ceketinin altında kaldığı için şuanlık göremiyordum. Hafifçe büzgülü göğüs kısmı, sadeliğiyle bile etkileyici bir şıklık yaratıyordu. Kumaş, bacaklarına doğru süzülerek ağırbaşlı ama baş döndürücü bir hava katmıştı. Yırtmacı oldukça derin ve havalıydı. Elindeki siyah çanta, zarif dikiş detayları ve altın zinciriyle elbisenin asaletiyle kusursuz bir uyum içindeydi. Ve ayakkabılar. İnce bantları, yüksek topuğu ve özellikle topuğa işlenmiş altın harfler, sanki Artemis’in güçlü duruşunu simgeliyordu. Her adım attığında, ayakkabılarındaki o küçük ama ihtişamlı detay parıldıyordu ve Artemis’i daha da öne çıkarıyordu. Onun bu elbise içinde nasıl bir özgüvenle süzüldüğünü görebiliyorum. Artemis için giyinmek bir eylem değil, bir tavırdı. Giyindiği şeyler her zamanını yansıtmak zorunda gibiydi. Ve o, bu tavrı en güzel şekilde sergiliyordu. Artemis tam olarak yanıma geldiğinde kafamı ona doğru çevirdiğimde gülümsedim. O da karşılık olarak bana gülümsediğinde hep beraber içeriye doğru ilerlemeye başlamıştık.
Saygın’la sanki yapışık ikiz gibi hiç ayrılmadan sağlam adımlarla ilerliyorduk. Kapının önüne geldiğimizde içerisi bomboştu fakat tasarım o kadar iyiydi ki gözlerimi alamamıştım. Sunay önden önden ilerlerken ne kadar heyecanlı olduğunu anlayabiliyordum. Üzerindeki elbiseyle uyum içinde karşımızda ilerliyordu. Gözlerine Sunay’ın sapsarı dalgalı saçları takılmıştı. Sunay’ın güzelliği gözle görülebilir bir güzellikti ve ayrıca zarif bir kadındı. Bunu sadece konuşmalarında, hareketlerinde değil, seçimlerinde de gösteriyordu.Ne fazla iddialı ne de sıradan bir elbise seçmişti. Tam olarak onu yansıtan bir elbise seçmişti. Yeşilin bir çok tonu vardı ama bu renk sanki Sunay için yaratılmış bir renk gibiydi. Derin, ve tok bir renkti. Ne canlı ne de soluk, tam kararında asalet taşıyan bir renk. Kumaşı saten, ışık vurdukça dalgalanan yumuşak bir parlaklık. Ve en önemlisi, Sunay’ın sarı saçlarıyla kusursuz bir uyum içindeydi. Yeşilin bu tonu, saçlarının altın rengini daha da belirginleştiriyor, ona doğadan gelen bir ihtişam katıyordu.
Omuzları açıkta bırakan kesimi vardı. Kollarındaki detaylar elbiseye zarif bir dokunuş eklerken, belini tam oturarak vücut hatlarını belirginleştiriyordu. Kumaşın bacak hizasında toplanarak açılan yırtmacı, yürüdükçe usulca hareket ediyor, Sunay’ın her adımına ince bir zarafet katıyordu. Bu elbisenin altına ince bantlı, nude tonlarında zarif bir topuklu giyinmişti. Onun tarzı buydu. Sadelikle gelen şıklık, göz yormayan ama unutulmayan bir etki. Ve bu elbise, tam da onun içindi.
Sunay bize doğru dönüp konuşmaya başladığında dikkatimi tamamen ona vermiştim. Ama Saygın’ın elleri hâlâ belimdeydi ve hiç bırakmaya niyeti yok gibiydi. Bundan rahatsızlık duymuyordum aksine hoşuma gidiyordu. Beni hiç bırakmasın istedim, hep yanımda olsun. Asla yanımdan ayrılmasın istedim.
“Çok uğraştım, yani aslında ben uğraşmadım ama uğraştım. Biliyorsunuz.” Dediğinde heyecandan yerinde duramıyordu.
Sunay’da ister istemez bir yönetme iç güdüsü vardı. Eliyle yan yana duran Burçin ve Barış’ı göstererek konuştu. “Misafirler gelmeden siz gelin odasına geçin.” Daha sonra beni gösterdiğinde konuşmasına devam etti. “Nergis sen de yanlarında durursun. Hatta Murathan’la, Artemis’te gelsin daha sonra yanımıza gelirler.” Dediğinde yüzündeki gülümseme bir an olsun bile solmamıştı. “Biz, Kubilay be Saygın’la gelen misafirleri karşılarız.”
Saygın dibinde olduğundan sinirle verdiği nefesi boynumda hissetmiştim. Nedenini anlayamamıştım ama eminim anlayacağım bir şeydir.
Burçin bıkkınlıkla olduğu yerde kıpırdandı ve etrafına bakındı. “Gelin odası nerede.” Dedi derin nefesler alıp verirken.
Burçin’in gerildiğini anlayabiliyordum fakat neden bir anda bu kadar streslendiğini anlayamamıştım. Sunay eliyle gelin odasını işaret ettiğinde. Burçin hızlı adımlarla gelin odasına doğru ilerledi. Ayağında ki topuklular onu bundan alı koymuyordu aksine Adımları iyice hızlandığında Barış’ta Burçin’in arkasından hızlı adımlarla ilerlemişti.
Ben ve Murathan’da peşlerinden gittiğimizde odaya girmiştik. Burçin bir anlık hızla üstünde ki beyaz kürkü çıkarıp koltukların üzerine attı. Sonra olduğu yerde gidip gelmeye başladı. Daha sonra oturdu. Bir daha kalktı. “Ne yapıyorum ben ya.” Diye mırılandığında tekrar yerine oturup bacak bacak üstüne attı. Yırtmacından dolayı ince bacakları gözler önüne serilmişti.
Barış’ta Burçin’in kenara attığı kürkü kenara itip Burçin’in yanına oturdu.
Koltukta debelenen kürkü alıp güzelcene odada bulunan asklığa astıktan sonra odadaki boy aynasına baktım. Bu sırada etraf o kadar sessizdi ki sadece benim topuk tıkırtılarım duyuluyordu.
Evde ki acelemizden dolayı nasıl göründüğümü tam olarak bilemiyordum ama sanırsam Saygın’a göre elbise çok yakışmıştı. Koyu ama göz yormayan bir kırmızı. Ne fazla parlak ne de soluk; tutkulu ama aynı zamanda asil bir ton. Kumaşı hafifti, tenime dokunan yumuşak dokusu her adım attığımda nazikçe hareket ediyordu. Askıları ince ve belirgindi, omuzlarımı açıkta bırakıyordu. Göğüs kısmındaki ince dantelimsi detaylar, elbiseye romantik ama masum bir hava katıyordu. Belime tam oturan korse, ince kıvrımlarımı vurgularken, etek kısmı dizlerimin biraz altında genişleyerek dökülüyordu. Bu klasik kesim, bana geçmişi çağrıştırıyordu.
Ayağımda ki sade ama şık beyaz sivri burunlu, ince topuklu ayakkabıları giyinmiştim. Saygın’ın tercihiydi. Sanki elbisenin iddiasını dengelemek ister gibi seçmişti bu ayakkabıyı, dikkat çekmeyen ama zarif bir tamamlayıcıydı. Her adımımda elbisemin uçları hafifçe havalanıyordu..
Arkamı dönüp kendime onuz üstünden baktığım sırada odayı bir telefon sesi kapladı. Telefon çalma sesi dindiğinde bu sefer odayı Burçin’in sesi doldurdu. “Baba konum atayım dayımlarla gel işte.”
“Baba çocuğun işi gücü var şuan da nasıl gelip sizi alsın.”
“Onun şoförleri senin için çalışmıyor baba.”
“Nasıl geliyorsanız gelin, umrumda değil. Çocuk zaten sabahtan beri oyana buyana koşturuyor birde size yetişemez.”
“Baba kapatıyorum. Darlama beni lütfen. Gerginim zaten şuan. Seninle uğraşamayacağım.”
“Nasıl konuşuyorsun. Kızınım ben senin ya. Arama beni buraya gelene kadar.”
Telefonu kapatıp koltuğa bırakırken geriye doğru yaslandı. “Salak adam ya.” Dedi sinirle.
“Ne olmuş.” Dedi Artemis.
“Neymiş Barış onu alacakmış. Barış gelemiyorsa şoförleri varmış. Ben ne eder ne yapar ikna edermişim. Kadınlığımı kullanacakmışım.” Dediğinde durdu. Barış’la gözleri birbirine dokundu. Dudaklarını birbirine bastırdığında utandığını anlamıştım. “Gerizekalı adam.” Diye mırıldandı.
Kapının önünde bekleyen Murathan’ın gülme seslerini duyabiliyordum. Yersiz bir adamdı.
Murathan’ın tam yanındaki Artemis, ona yaklaşarak konuştu. “Sen salak mısın Murat.”
Murathan’ın kolunu dürttüğünde. Murathan yalandan bir acıyla inledi. “Lan azıcık kısalt şu tırnaklarını bune canım acıdı.” Dedikten sonra tekrardan güldü.
“Sana sormam hataydı sen tam bir salaksın.” Dedi Artemis gözlerini devirerek.
Daha sonrada omuzlarında olan ceketi eline alarak Murathan’a uzattı. “Erkek parfümü koktum. İnsanlar yanlış anlayacak.”
Murathan ceketi alırken konuştu. “Ne diye yanlış anlayacaklar. Ayrıca kim yanlış anlayacak.”
Artemis “ Sanane.” Dediğinde tek eliyle saçlarını savurarak oturaklardan birine oturmuştu.
Murathan odada geçirdiği 5. Dakikadan sonra odayı terk etmişti. Benden onun ardından dışarıya çıkmıştım. Yan yana denk geldiğimizde bir anlığına dönüp yüzümü inceledi. Bir şey arıyor gibiydi ama anlamlandıramadım. “Bir şey mi var?” Demekle yetinebildim. “Yok.” Dediğinde usulca kafamı salladım ve yoluma devam ettim.
Saygın, Sunay ve Kubilay gözüme iliştiğinde hızlı adımlarla yanlarına doğru gittim. Murathan ise yavaş yavaş arkamdan geliyordu. İçeride tanımadığım birkaç yüz vardı ama gözlerimi pek o tarafalarda oyalamadım.
Arkadan hafifçe gelen müzik sesine pek aşina olmasam da hoşuma gitmişti.
Sessizlikte kayboldum, içimde yankılar var
Ne geçmiş ne de gelecek, hiçbir şey tam değil
Sonsuz bir savaş gibi, kazananı olmayan
Kaçsam da, nereye gidebilirim ki? (Göçük için hazırlanmış olan o şarkı.)
Saygın beni görünce önünde birleştirdiği ellerini birbirinden ayırdı. Adımlarımı daha da hızlandırırken tam karşısında durdum.
Karşısında durduğum an gözlerini gözlerime kenetledi. İki elinide omuzlarına yerleştirdiğinde. “Kaçır beni, bunaldım.” Dedi cidden bunaldığını belli eden bir sesle.
Omuzlarımda ki ellerin çektiğinde tek elimle nazikçe elini tuttum ve Sunay’a işaret verdim anlayış göstermesi için. O da bana gülümseyerek karşılık verdiğinde elinden tuttuğum Saygın’ı peşimden sürükledim. Dışarıya çıkmadan önce duyduğum tek şey o hafif açılmış olan şarkının sesiydi.
Kendimi ararken kayboldum ben
Bir yol var mı, ya da hep çıkmaz mı bu şehir?
Yıkıntılar arasında yürürken
Beni benden çalan bu geçmişin izleri mi? (Göçük için hazırlanmış o şarkı)
Dışarıya çıktığımızda hâlâ Saygın’ın elini tutuyordum. Kapının önünde bulunan oturak kısımlarına oturduğumda Saygın’da benimle beraber oturmuştu. “Kaçalım dedin. Sigara içirmeye çıkardım,” elimi elinden ayırmıştım. “nasılım ama.” Dediğimde gülümsedim.
“Harikasın.” Dediğinde o da tüm dişlerini göstererek gülümsemişti.
Cebinden sigara paketi çıkardığında ilk olarak bana uzatmıştı. Pek sigara kullanmazdım, ama sigarayı her zaman bir ihtiyaç olarak görmüştüm.
Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdiğimde sigaranın kenarları kırmızı ruj olmuştu. Bunu aldırış etmeden Saygın’ın sigaramı yakmasını beklemiştim. Saygın da sigarasını dudaklarının arasına yerleştirdiğinde ilk olarak benim sigaramı yakmıştı. Daha sonra çakmağı aramızdan indirerek yüzünü yüzüme daha çok yaklaştırdı ve ağzındaki sigarayı benim dudaklarımın arasında olan sigaranın ucuna değdirerek yaktı. O an kalp atışlarım o kadar hızlanmıştı ki duyacak diye ödüm kopuyordu. Yüzümden uzaklaşmadan sigarasını eline aldı ve içine çektiği dumanı yüzüme doğru üfledi. Hafifçe geri çekildiğinde yüzünde belli belirsiz bir sırıtış olduğunu gördüm. Ben ise ona öylece bakarken dudaklarımın arasındaki sigarayı elimle destek vererek içtikten sonra sigarayı ağzımdan ayırdım.
“Güzelmiş, ama bıkmadın mı hâlâ aynı sigara.” Dediğimde bakışları bana döndüğünde gözleriyle beni hapsetmiş gibi hissettim.
“Bıkmadım, Nergis.” Dedi sert bir ses tonuyla. Gözlerinde ki karanlık büyümüştü sanki.
Saygın’ın bu sürekli değişen ruh hali bir gün beni deli edecekti. Ama bu haline yapacak bir şeyim yoktu. Elimden gelen hiçbir şey yoktu.
Tamamen karşıya bakarak oturduğumda bacak bacak üstüne atmıştım. Saygın’la hiç konuşmadan sigaramı bitirmiştim. Daha sonra yan gözle ona baktığımda onun da bana baktığını gördüm. “Hemende küsüyorsun, bir şey mi yaptık. Azıcık sesimiz kalınlaştı.” Dedi yine yumuşak bir sesle.
“Çocuk muyum ki küseyim Allah aşkına. Biliyorsun yüksek ses sevmem.”
Yanıma doğru iyice yaklaştığında asık olan suratımı avucunun içine almıştı. “Biliyorum nergis çiçeğim, sana bağırılmasından hoşlanmıyorsun. Çok narinsin, hemen kırılıyorsun. Ama ben bağırmadım ki. Hatta sesimi bile yükseltmedim.”
“Olsun sen yinede bana şey yapma .” Dedim suratım hala sirke satarken.
“Tamam yapmam.” Dediğinde ellerini yüzümden ayırmıştı. Ayağa kalkarak tam karşıma geçtiğinde iki elimden birden tutmuştu. “Gel hadi geçelim.”
Onun öyle demesinin ardından ayağa kalkmıştım. Saygın elimin tekini bırakmıştı ama diğerini sıkı sıkı tutmuştu. Tam içeriye doğru girmek için yürürken arkadan duyduğumuz sesle adımlarımız duraksadı. “Saygın.” Hızla arkamı döndüğümde ilerimizde duran adamı tanımıyordum. Saygın’da arkasını döndüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. “Aras, kardeşim.” -Elini elimden ayırarak- Aras’ın yabına ilerlemişti. Aras ismini birkaç kez duymuştum. Hatta kuzeni olduğunu biliyordum. Bizim okulda olduğumuz senelerde üst sınıftaydı ama Saygın bizi pek yan yana getirmezdi. Bende Saygın’ın peşinden ilerlediğimde o çoktan Aras’la selamlaşıyordu. Aras’ın arkasına baktığımda gözlerime yeni bir sima ilişmişti. Ben Saygın’ın yanına vardığımda o da Aras’ın yanına varmıştı. Saygın eliyle beni gösterirken konuştu. “Nergis. Tanıyorsunuz zaten yaklaşık bir on sene öncesinden.”
Tanıyorsunuz demişti ama ben Aras’ın yanında ki kadını ilk defa görüyormuş gibi hissetmiştim. Hayatım da hiç bu kadar uzun bacakları olan bir hatunla tanıştığımı düşünmüyordum. Bu düşüncelere daldığım sırada Saygın bir anda o tanıdık ismi söyledi. “Talya ve Aras.” Gözlerim yerinden çıkacakmış gibi olmuştu.
“Hadi be.” Demiştim şaşkınlıkla.
“Asıl sana hadi beeee.” Demişti Talya samimi bir sesle.
O kadar değişmişti ki tanıyamamıştım. Kapının önünde birkaç dakika sohbet ettikten sonra benim üşümemle beraber içeriye girmiştik.
..
Bizim için ayrılmış olan masaya Aras ve Talya’yı yerleştirdikten sonra kapının girişinde misafirleri karşılamak için beklemeye başlamıştık. Ben, Saygın, Artemis, Murathan, Sunay ve Kubilay yan yana dizilmiştik. Barış ve Burçin’in ne halde olduklarını bilmiyordum ama eminim çok bunalmışlardı.
Sunay yine herkese iş bölümü yaparken burda yalı kazığı gibi tek başıma dikilmek bana kalmıştı. Herkes etrafa koştururken ben tanımadığım insanların elimi sıkıyor yüzüme yalandan bir gülümseye takınıyordum.
Uzun süre bekledikten sonra ayakkabılarımın artık ayaklarımı ağrıtmasıyla beraber yüzümü yine asmıştım. Gelen herkese baş selamı verip geçiyordum.
En son kafamı yere eğmiş topuklu ayakkabılarımı inceliyordum. Önüme gelen saçlarımı arkaya atma için kafamı kaldırdığım sırada karşımda birinin dikildiğini gördüm. Burda olan çoğu kişiyi tanımıyordum ama bu yüz bana çok garip şeyler hissettirmişti. İçimi bir karanlık kaplamıştı sanki. Yüzünüzde ki sert ve keskin ifade beni meraklandırmıştı. Gözlerini gözlerime değdirdirdiği an konuşmaya başlamıştı. Sesinde ki karanlık beni içine çekiyor gibiydi. Hissettirdiği korku anlatılamaz gibiydi. “Seni daha önce hiç görmemiştim.” Dediğinde şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Bende sizi gördüğümü zannetmiyorum.” Diyerek ekledim.
“Tanışalım o zaman.” Diyerek elini bana uzattı.
O anlık refleksle elimi ona uzattım. İlk ismini söyleyen bendim. “Nergis Akman”
“Memnun oldum Nergis.” Elimi sıktığında o da kendi ismini söylemişti. “Alaz Ediz Korgan”
BÖLÜM SONU
