6. bölüm · GÖÇÜK | DÜZENLENECEK
Bölüm 6 TANIMA
SUÇLU OLMAK VE SUÇSUZ OLMAK
BURÇİN ADA ÇEKİN
Kendim için attığım adımlar bir şekilde yanlış sonuçlanıyordu. Bu benim suçum muydu bilmiyordum çünkü buna hiçbir zaman karar vermemiştim yada karar vermeye korkmuştum. Ben Burçin Ada, Ceylan'ın ilk kızı. İsmimin anlamı tam olarak beni yansıtıyor çünkü bende Ceylan'ın ilk kızıydım.
Burçin ismini bana babaannem vermişti. Ada ismini ise annem, fakat annem o ismi bir kere bile olsun bana karşı dillendirememişti.
12 Kasım 2002
Hastahaneden duyulan o bebek ağlaması Burçin'in babası için bir mucize olmuştu. Ameliyathanenin önünde Ceylan ve Burçin için bekleyen herkese tek tek sarılmıştı. Sevinçten yerinde duramıyordu ta ki doktorun kapıdan mutsuz çıkışını görene kadar. Bakışlarında ki mutluluk ve heves bir anlığına sönmüştü çünkü korkmuştu, kızının sağlıksız olmasından yada kızına kötü bir şey olmuş olmasından korkmuştu. Ama Ceylan'ını düşünmemişti aklına o an karısı gelmemişti. Bu yüzden de doktorun ağzından Ceylan'ın adını duymayı beklemiyordu. Olduğu yerde sendeledi sonra bakışlarında ki sorgulayan ifade arttı. O kısacık cümle kafasının içinde milyonlarca kez tekrarlandı. "Ceylan Hanım'ı kaybettik." O cümle sanki beyninde deprem etkisi yaratmıştı. Beyninde ki deprem sırtında koca bir yük olmuştu ama yıkılmadı ayakta dimdik durmaya devam etti biliyordu Ceylan'ı onu bırakıp gitmezdi.
Ama Ceylan Çekin gitmişti...
O günden sonra Burak Çekin için hayat bitmişti. Karısını öldüren o bebeği kızı olarak bile görmüyordu. İsmini bile hak ettiğini düşünmüyordu. O Ceylan yavrusu değildi o Ceylanının yavrusu olamazdı çünkü o yavru, iki kişininde hayatını bitirmişti. Ama Burak Çekin hiçbir zaman bir kişinin ise hayatının başlamadan bittiğini görememişti.
Kendini de suçluyordu, o gün doğumhanede karımı nasıl düşünmem diye diye kendini yiyip bitirmişti. Canından çok sevdiği eşi hayatını kaybetmişti ve bu onu parçalıyordu onsuz yaşama düşüncesi bile onu öldürürken onsuzluk onu nefessiz bırakıyordu. Ama Burak Çekin hiçbir zaman nefes almak için eşinin ona emanet ettiği kızına sarılmayı tercih etmemişti o kız çocuğunu hep bir kenara itmişti. Eğer ki kızını suçlamak yerine sarılmayı tercih etseydi her şey daha da farklı olacaktı.
...
Yavaş yavaş büyümeye başladıkça babamın bana dediği her şeyi daha da kolay anlamlandırabiliyordum. Bana bazen açıkça anneni sen öldürdün diyordu. İnsaflı olduğu günlerde bunu üstü kapalı şekilde bana ima yaparak söylüyordu, farkında değildi ama bunu bana her söylediğinde kalbime kaç bıçak sapladığını yada kaç kez kırıp döktüğünü anlayamıyordu o sadece kendi kalp acısını düşünüyordu. Ama bilmiyordu ki ben zaten kendime annemin katili olduğunu aşılamıştım bu babam yüzünden değildi yada belkide o yüzdendi bilemiyordum çünkü bildiğim tek bir şey vardı. Annem benim yüzümden ölmüştü.
Ben annemin katiliydim.
Babam annem öldüğünden beri -ben doğduğumdan beri- sadece kendini düşünüyordu. Ben ise bu yüzden babaannemi ve babamı düşünmek zorunda kaldım. Babam bencil olduğu için eve para getirme konusunda pek başarılı değildi. Bu yüzden bunu ben üstlenmeye çalıştım ve lise 2 de okulu bıraktım. Bu benim için çok zor bir süreçti. Okula gitmeyi çok seviyordum, derslerimi, öğretmenlerimi... Ama okulu bırakmak ve okuldan uzaklaşmak zorunda kaldım. Başlarda düşünmüştüm okul ve iş aynı anda gider mi diye hayır gitmezdi ben bunu beceremezdim.
Okulu bıraktıktan sonra her gün işe gitmiştim ama iş arkadaşlarım ve patronum işi beceremediğimi söyleyip sürekli üzerime geliyordu bu da bende başarısızlık hissini uyandırıyordu. Aynı zamanda sadece iş arkadaşlarım değil babamda bana sürekli olarak psikolojik baskı uyguluyordu bu baskılar sonucunda artık bazı şeylere tahammülümün kalmadığını anlamıştım. Bu yaşadığım şeylerin bende bıraktığı etkilerin farkına çok geç varmıştım.
(Sosyal Fobi
Sosyal fobi veya sosyal anksiyete bozukluğu, sosyal ortamlarda başkaları tarafından olumsuz değerlendirilmekten yoğun şekilde kaygı duyma ve korkulan durumlardan kaçınma eğilimi ile tanımlanabilecek bir anksiyete bozukluğudur. )
Hayatımın geri kalanında söylediğim ve yaptığım her şey yanlışmış gibi gelmeye başlamıştı. Birinden onay alamadan hareket edememek beni yormaya başlamıştı. Sürekli susturulmaktan artık kendimi doğru bulmuyordum. Ama aslında ben kendim olarak en iyisiydim. Bunu fark etmem ne kadar zaman alacaktı bunu bende bilmiyorum.
Annemi öldürmediğimi kabul edeceğim gün ben kendim olarak en iyisi olduğumu kabul edecektim.
...
Günlerin yorgunluğunu üstümden atamıyordum çünkü bedensel olarak değil ruhsal olarak yorulmuştum ve bu yorgunluk geçici bir yorgunluk değildi bunu hissedebiliyordum. Ben Nergis, ama hiçbir zaman açmayı beceremeyen ve kendi benliğine tamamen kavuşamayan Nergis.
Şu sıralar kendimi devasa bir labirentin içinde kaybolmuş gibi hissediyorum. Gittiğim her yol ya beni çıkmaza sürüklüyor yada geldiğim yere tekrar getiriyor ve ben tekrardan, yeni bir yola çıkmıştım ya çıkmaza sürüklenecektim ya geldiğim yere geri dönecektim yada ihtimal bile vermediğim o şey gerçekleşecekti, -bu labirenti sorunsuz bir şekilde bitirecektim-.
🪷
Üç dört gün önce Burçin'lere gittiğimiz gün kendimi bir film setinde gibi hissetmiştim hepimiz aynıydık ama biz değildik. Her sahne birbirinden ayrı şeyler getirdi ve bizde şok etkisi yaratan şeyler oldu. Asla ama asla aklımıza gelmeyecek bir şeydi ve Saygın bu olayı halletmeye çalışacaktı.
Şuan tam olarak kahvaltı sofrasında bir kaosun ortasındaydım, ve kahvaltı sofrasında artık Burçin'de vardı. Herkes aynı anda konuşuyordu. Sesler yükseliyor, birbirine karışıyor, boğuk bir uğultuya dönüşüyordu. Kimin ne dediği anlaşılmıyordu; fikirler, kelimeler ve tonlar birbirine dolanmış, beynimin içinde yankılanan bir kakafoni (birbirine uymayan sert seslerin bir karışımı.) yaratmıştı.
Tüm bu karmaşayı sonlandıran ses Murathanın sesi olmuştu.
"Sözlensinler." Dedi sesi olduğundan yüksek çıkmıştı ve bende dahil herkesin gözleri Murathan'a dönmüştü.
"Ne diye öyle bakıyorsunuz, başka bir çare yok. Kız bizimle kalsın istiyorsanız sözlenecekler." Diyerek sandalyeye yaslandı ve kollarını önünde bağladı.
Masada sekiz kişiydik, ama hepimizin bakışları ister istemez iki kişinin üzerinde yoğunlaştı; Burçin ve Barış. Murathanın bu söylediği şeyden sonra yine herkes gözlerini onlara doğru çevirmişti. Onlar utançtan önündeki tabakla oynuyorlardı çatal bıçak seslerinin arasında onların kaçamak bakışları birer oyuna dönüşmüştü. Burçin'in yüzündeki o utangaç ifade, çay bardağını tutuşunda bile kendini belli ediyordu. Barış ise daha sessizdi, ama bir şekilde gözleri sürekli Burçin'e kayıyordu. Çaktırmamaya çalışsa da, bunu anlıyorduk.
Barış en sonunda elindeki çatalı sertçe tabağa bırakarak konuştu. "Tamam benim için sıkıntı yok zaten göstermelik." Dedi o da arkasına yaslanırken.
"Oğlum senin için sıkıntı olmayacaksa kaç gündür neden bizi uğraştırıyorsun." Dedi Saygın. Şaşkınlık yüzüne belirgin bir şekilde yerleşmişti. Kaşların hafifçe yukarı kalkmış, gözleri her zamanki keskinliğini yitirmişti. Genelde her şeyi kontrol altında tutan o ifadesi kısa süreliğine silinmişti.
"Kusura bakmayın." Dedi ağzının içinde. O an kimsenin yüzüne bakmadan masadan kalkıp gitti.
Onun ardından Saygın konuştu. "Bu hafta içinde halletmeliyiz çok zaman kaybettik. Diğer haftanın başında artık her şeyin hallolmuş olması gerekiyor." Dedi ve ardından o da masayı terk etti.
Ortamdaki sessizlik beni boğuyordu neyseki o sessizliği Murathan'ın tam karşısında oturan Artemis bozdu.
"Konudan çok bağımsız olacak ama benim eve gitmem gerekiyor. Bizimkilerle tam olarak konuşamamıştım onlarla güzel bir şekilde konuşmam lazım." Dedi.
Murathan ayağa kalkarken konuşmuştu. "Tamam hadi kıçını kaldır da gidelim." Diyerek kapıya yöneldi.
Artemiste ayaklanırken "Sen nereye Murat." Diyerek cemkirdi.
"Seni bırakacağım Artemis."
"Kendim gidebilirim gerek yok."
"Gerek var Artemis."
"Hayır, gerek yok diyorum Murathan."
"Var"
"Yok"
Onlar var, yok tartışması yaparken masada ki herkes olarak oradan sıvışmıştık. Kavga ettikleri sırada masayı toplamaya onlara kitlediğimizi anlamamışlardı bile.
...
Elindeki bardağı köpüklerken konuştu Artemis. "Allah senin belanı vermesin Murathan. Düştüğüm hale bak." Dedi kafasının tam ortasına yaptığı topuzu sallayarak.
"Asıl sen benim düştüğüm hale bak önlük taktım önlük." Derken geriye çekilerek kendini gösterdi.
Murathana yan bakış attıktan sonra büyük bir kahkaha patlatmıştı Artemis. Çünkü Artemis, az önce Murathanın o altın sarısı hafif uzun saçlarını lastik tokayla önden bağlamıştı. Bakışları ondayken Murathanı incelemeye başlamıştı. Artemise göre Murathan'ın yüzü bir heykeltraşın elinden çıkmış gibiydi. Çenesi oldukça güçlü duruyordu ve kareydi. Elmacık kemikleri ise belirgin bir şekilde yüksekti, yüzüne vuran gölgeler bile sanki yüzünde ki hataları vurgulamaktan kaçınıyormuş gibiydi. Gözleri burnuna doğru kayınca fark etti yüzüne oldukça uyumlu bir burnu vardı düz ve keskindi. Bakışları bu sefer dudaklarına kaymıştı fakat bu bakışları Murathan fark etmişti ve dudaklarının bir kısmı yukarı kıvrılmıştı. Dudakları inceydi ama belirgindi, özellikle alt dudağı hafifçe dolgundu. Artemis oldukça hızlı bir şekilde bu sefer bakışlarını Murathan'ın gözlerini kilitlemişti. Murathanın gözleri yüzünün en çekiçi bölgesiydi. Gözlerinde ki mavilik öyle bir derindi ki kimse içinde ne barındığını asla anlayamaz gibiydi. Artemis o gözlerin derinliğinde batmaktan korktuğu için gözlerini hemen Murathanın üstünden çekmişti.
Hızla işine dönerken konuştu. "Hadi biraz hızlı yıka şunları Murat. GEÇ KALDIM."
"Sıkıntı yok, merak etme ben seni yetiştireceğim."
"Hayır ben kendim gideceğim."
"Hayır ben seni bırakacağım."
"Hayır."
"Evet."
Artemisin köpüklemek için eline aldığı tabağın elinden kayıp, yere çarpmasıyla birlikte çıkan ses, bir an için mutfağın içinde yankılandı. Camın keskin çınlaması, boğuk bir yankıyla duvarlardan geri dönerken, beyaz porselenin narin dokusu yerle bir olmuştu. Artemis pes edercesine elinde ki süngeri tezgahın içine attı ve konuştu. "Cevabımızı da almış olduk. Sen beni bırakırsın artık." Dedi ve yerdeki cam kırıklarını incelemeye başladı. "Ben şunları toparlayayım zaten bulaşıklar da bitti." Dedi ve bakışlarını tekrar Murathan'a çevirdi.
Ama Murathan o anda başka bir yere gözlerini dikmiş ve orayı izliyordu. Murathan aniden sessizleşmişti. Gözleri boş bir ifadeyle bir noktaya kilitlenmiş, olduğu yerde taş kesilmiş gibiydi. Artemis, ona seslenmek için dudaklarını araladı ama Murathan'ın değişen yüz ifadesi onu durdurdu. Omuzları yavaşça çökerken, çenesindeki kaslar kasılmaya başlamıştı. Gözleri sabitlenmiş bir noktaya bakıyor, ama o bakışın arkasında hiçbir şey yoktu, derin ve soğuk bir boşluk. Yanındaki varlığını bile fark etmiyor gibiydi; sanki bulunduğu odayla tüm bağları kopmuş, başka bir yere çekilmişti.
Artemis bir adım yaklaştı, ama Murathan'ın aldığı kısa ve kesik nefeslerin, içindeki görünmeyen bir savaşı ele verdiğini duyabiliyordu. Onu bu şekilde görmek, güçlü ve tehditkâr duruşunun altındaki kırılganlığı çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyordu. Ancak ne yapması gerektiğini bilmeden olduğu yerde kaldı, çünkü Murathan bu anlarda yalnızca kendi zihnindeydi ve onun ulaşamayacağı kadar uzak bir yerde.
Artemisin gözleri hala Murathanın üzerindeyken Murathanın gözler ise hâlâ baktığı yerdeydi ve bakışlarını oradan ayırmadan konuşmaya başladı. "Artemis çabuk çık mutfaktan." Dedi. Sesi istemese de yüksek çıkmıştı çünkü etrafta bir tehdit olduğunu düşünüyordu hatta görüyordu bu yüzden istemese de korumacı davranıyordu.
Artemis, telaşla ve korkuyla hızla mutfaktan ayrılmıştı. Ama arkasında bıraktığı Murathan'ın konuşma seslerini duyabiliyordu. İlk gittiği yer Sunay'ın odası olmuştu. Odada Sunay'ı görmeyi beklemiyordu ama onu görünce olanları söyledi. Sunay, Artemise odada beklemesi gerektiğini söyledi ve odadan ayrılarak Murathan'ın yanına gitti.
...
Kemerini takarken konuştu Artemis. "İyi misin?"
Konuşmak yerine kafasını sallayarak cevap verdi Murathan.
"Keşke kendim gitseydim. Sen dinlenseydin biraz Murat."
"Olmaz öyle söyledik bir kere sözümüz söz."
"Neden öyle oldun Murat ."
"Zamanla öğrenirsin."
"Şimdi öğrenmek istiyorum."
"İmkansız."
"Bende kendimle alakalı bir sır versem o zaman söyler misin?"
"Ben senin hakkında her şeyi biliyorum Artemis Arsen."
"Ya bilmediğin şeyler varsa."
"Emin ol yoktur."
"Ya varsa Murat."
"Yok Arsen."
"Emin ol var Murat."
"Yok."
"Var."
"Yok diyorum Artemis."
"Vardır diyorum Murat."
"Yok Artemis." Dediğinde araba durmuştu ve çoktan Artemis'in ve ailesinin malikanesine varmışlardı.
"Evini biliyorum Artemis, yaşını, okulunu, hayatını, hepsini biliyorum." Derin bir nefes aldıktan sonra tek eliyle tuttuğu direksiyona hafifçe vurdu. "Zorlama"
"Tamam zorlamıyorum." Dedi Artemis.
Kemerini çıkarırken konuşmasına devam etti. "Ben hemen gidip geleceğim sen burda bekle beni. Tamam mı?"
Murathan, Artemis'i dalgaya alırcasına kafasını salladı ve o da Artemis'le beraber arabadan inerken arabanın kapısını sakin bir hareketle kapattı. Kollarını önünde bağlayarak dik bir duruş sergiledi. Omuzları hafifçe geriye doğru çekildi, kendinden emin bir havası vardı. Gözleri çevreyi dikkatle tararken, yüzüne ciddi bir ifade takınmıştı. Hafif rüzgar saçlarını savururken arabaya yaslanmıştı. Ayaklarının yere sağlam basışı, sadece bir an durmak için değil, bir şeyleri gözlemlemek ya da harekete geçmek üzere durduğunu hissettiriyordu.
Artemis, Murathanı incelerken bunları düşünüyordu fakat başka bir arabanın kapı kapanma sesini duyunca bakışlarını o tarafa çevirmişti. Malikanenin tam ortasına park edilmiş o siyah cipi gördü bu cip Pusatın cipiydi.
Pusat, arabasının kapısını kilitlerken çevresine yayılan varlığıyla dikkat çekiyordu. Uzun boyu ve dik duruşu, ilk bakışta insanda bir güven hissi uyandırıyordu. Omuzlarına düşen koyu renkli, kalın bir atkı rüzgârda hafifçe savrulurken, üzerine giydiği koyu gri kaşmir kaban, hem zarif hem de güçlü bir imaj çiziyordu. Kabanının düğmeleri özenle iliklenmiş, kumaşı omuzlarından aşağı zarif bir şekilde inerek kusursuz bir siluet oluşturuyordu.
Pusat'ın yüzü de en az giyimi kadar özenliydi. Sert ve keskin hatlara sahip yüzü, soğuk kış havasında bile canlılığını koruyordu. Hafif kirli sakalı, çenesine belirgin bir karakter katmıştı. Gözleri derin ve anlamlıydı; insanın içine işler gibi bir yoğunluk taşıyor, bakışları sanki bir hikâye anlatıyordu.
Elleri arabasının kilidinde gezinirken, parmaklarının uzun ve zarif olduğu fark ediliyordu. Parmak uçlarında ince deri eldivenler vardı; bu eldivenler onun detaylara önem veren biri olduğunu hissettiriyordu. Ayaklarında koyu renkli, parlak deri botlar vardı ve yürüyüşünden yayılan kendine güven, duruşuna bir bütünlük kazandırıyordu.
Pusat, arabasının anahtarıyla uğraşırken çevresine şöyle bir göz gezdirdi. Bakışları hem dikkatli hem de sakin bir şekilde çevresini süzüyordu; sanki hem oradaydı hem de düşünceleriyle başka bir yerde. Etrafta gezindirdiği bakışları Artemis'le buluşunca dudakları yukarı kıvrıldı. "Artemis." Diye seslendi karşısında ki o zarif hanımefendiye.
Artemisinde yüzünde oluşan gülümseme samimiydi. Hızlı adımlarda Pusat'ın yanına yaklaştı ve ona içten bir şekilde sarıldı. Bu sarılmasına Pusat da sımsıkı bir şekilde karşılık vermişti.
Bu görüntü karşısında Murathan'ın içi tarif edilmesi zor bir huzursuzlukla doldu. Artemis'in Pusat'a doğru hızlı adımlarla yaklaşması ve ona içtenlikle sarılması, Murathan'ın göğsünde aniden bir ağırlık hissetmesine neden olmuştu. Gözleri, istemsizce bu sahneye kilitlenmiş, başka yöne bakmak istese de bunu başaramamıştı.
Artemis'in yüzündeki samimi gülümseme ve Pusat'ın bu sarılmaya sımsıkı bir şekilde karşılık vermesi, Murathan'ın zihninde yankılanan bir kıskançlık dalgası yaratmıştı. Kaşları farkında olmadan çatılmış, çenesindeki kaslar gerilmişti. Nefesi düzensizleşmiş, sanki kalbinde bir şey çatlamış gibi hissetmişti.
Onların arasındaki bu yakınlık, Murathan için adeta bir meydan okuma gibiydi. Artemis'in ona gösterdiği sıcaklık, Murathan'ın zihninde sürekli yankılanan sorular doğuruyordu: Ancak o an, hiçbir sorunun cevabı onu tatmin edemezdi.
Murathan, bir adım atmayı düşündü ama ayakları sanki yere kök salmış gibi kıpırdamıyordu. Gözleri Pusat'ın Artemis'e sarıldığı ellerine kaydı, sonra Artemis'in onun omzunda huzurlu bir şekilde dinlenen başına. O an, tüm bu görüntü, içindeki öfkeyi ve kıskançlığı daha da derinleştiriyordu.
Derin bir nefes aldı, ama bu bile içindeki çalkantıyı bastırmaya yetmedi. Onların yanına gitmek, bu görüntüyü bozmak istediğini düşündü bir an için. Ama başka bir yanıyla, yalnızca izlemek zorunda kalıyordu. Bakışları sabitlenmişti, ama gözlerinin ardında fırtınalar kopuyordu.
Sonunda gözlerini onlardan ayırabilmişti fakat sonrasında gözleri yine onlarla buluştuğunda Artemis ve Pusat'ın kola kola girerek kapıya yöneldiğini görmüştü, tüm dikkatini tekrardan onlara çevirmişti. İlk başta fark ettiği şey, Artemis'in Pusat'ın koluna rahatça yaslanışıydı. Bu yakınlık, Murathan'ın içinde bir yerlerde keskin bir sızı oluşturdu.
Artemis'in adımları her zamanki gibi zarif ve kendinden emindi. Ancak bu kez yanında Pusat vardı; uzun boyu, düzgün duruşu ve kendine has karizmasıyla Artemis'i tamamlar gibi görünüyordu. Pusat, sanki bu durumun tadını çıkarıyor gibi sakin ve kendinden emin bir tavırla yürüyordu. İkisi arasındaki uyum ve samimiyet, uzaktan bakan biri için bile açıkça fark ediliyordu.
Murathan'ın kaşları istemsizce çatıldı. Gözleri bir anlığına daraldı, ardından sabit bir şekilde ikiliye kilitlendi. Onları izlerken yüzüne hakim olan ifade karışıktı; hem şaşkınlık hem de kıskançlık bariz bir şekilde okunuyordu. Kalbinin atışları hızlanmıştı, ama bunu dışarı yansıtmamaya çalışıyordu. Çenesini sıktı, dudaklarını birbirine bastırarak sessiz bir öfkeyi içine hapsetti.
Pusat'ın Artemis'e bir şeyler söylediğini ve Artemis'in buna gülümseyerek karşılık verdiğini gördüğünde, içindeki kıskançlık hissi daha da derinleşti. O an, her şey kontrolünden çıkıyormuş gibi hissediyordu. Ama kendi kendini dizginlemeye çalışıyordu.
Murathan, olduğu yerde kalakalmıştı. İkili, kola kola malikânenin büyük kapısından içeri girerken, Murathan gözlerini onlardan ayıramadı. Ellerini yumruk yaparak olduğu yerde kıpırdamadan durdu, ama yüzündeki gerilim açıkça görülüyordu. Gözleri, içindeki kıskançlığı ve kırgınlığı saklamaya çalışsa da bu duygular bakışlarının sertliğine yansıyordu.
O anın ağırlığı, Murathan'ın omuzlarına çökmüş gibiydi. Artemis'in ve Pusat'ın içeri girdiğini gördüğünde, yalnızca izlemekle yetinmek zorunda kalması, onu hem öfkeli hem de çaresiz hissettiriyordu. Kendini kontrol etmek için derin bir nefes aldı, ama bu bile içindeki karmaşayı yatıştırmaya yetmedi. Artemis gelene kadar sadece zihninin içinde ki şeyle konuşmaya çalışarak kendini dizginlemeye çalıştı.
Yaklaşık bir saat içinde Artemis'in dönmesiyle tekrardan arabaya yerleşmişlerdi. Ama yol boyunca ikiside konuşmamıştı. Artemis telefonuyla ilgileniyordu ve yüzünde gülücükler açıyordu. Murathanı defa ona bu kadar çok gülümserken görmüştü.
...
Odanın sessizliği üzerime bir ağırlık gibi çöküyordu. Burçin'le birlikte kullanmamız için tasarlanmış bu dört duvarın içinde şimdi yalnızdım. Kendi yatağımın üstüne oturmuş, boşluğa bakıyordum. Sol tarafımda Burçin'in masası duruyordu. Odada yalnızca birkaç gündür kalmamıza rağmen çok iyi bir şekilde yerleşmiştik. Burçinin laptopu açık, ekranında parlayan kodlar adeta onun varlığını hatırlatıyordu. Masanın üzerindeki dağınık kablolar ve kitaplar, ona özgü bir düzenin izlerini taşıyordu. Yanında duran o küçük saksı bitkisi bile bir şekilde odanın sol yanını Burçin'e ait kılıyordu.
Başımı çevirip kendi köşeme baktım. Kitaplarım, masam, yarım bırakılmış defterler... Her şey eski evimde ki gibi yerli yerindeydi ama bana aitmiş gibi gelmiyordu. Raflardaki kitapların sırtlarına gözüm takıldı; sanki hepsi sessizce bir şeyler fısıldıyor ama ben duyamıyordum. Parmaklarımı yatağın kenarına bastırdım, soğuk metal çerçeve tenime değdi. Bu oda, bizimdi. Ama bizimmiş gibi gelmiyordu. Her şeye çok yabancıydım kendime bile.
Beyninin içi karmakarışık, sanki bir fırtına kopmuş da her şeyi savurmuş gibi. Ama bu fırtınanın içinde, obsesif-kompulsif bozukluğun ince ince işlediği o düzenli kaos da var. Her düşünce bir diğerine çarpıyor, ama sonra hemen sıralanıyor bir düzen içinde, ama senin iradenin dışında.
Düşündüğüm her şey zihninin köşelerinde yankılanıyor. Bir düşünce diğerinin önüne geçiyor, belki de bir şeyin yerinde olmadığını hissettiğin için. Parmakların sanki görünmez bir listeye göre hareket etmeye başlıyor; yerleştirmek, düzeltmek, saymak... Ama hiçbir şey tam anlamıyla "doğru" hissettirmiyor. Her şeyi düzelttiğini sandığın anda, bir ses "Ya yine yanlışsa?" diye fısıldıyor.
Bir yandan beyninin köşelerinde zorlayıcı bir tekrar döngüsü var: aynı düşünceyi yeniden ve yeniden analiz etmek, mantığını sorgulamak, emin olmak. Ama emin olamıyorsun, çünkü bu şey seni sürekli bir belirsizlik kuyusuna itiyor. Bu karmaşa sadece düşüncelerle sınırlı değil; hislerin bile buna boyun eğiyor. İçinde bir sıkıntı var, tarif edemediğin, ama ondan kurtulmak için kontrol etme, düzeltme, yeniden kontrol etme isteğini bastıramıyorsun.
Ve işte bu döngü, beyninin içindeki karmaşayı daha da büyütüyor. Her şey birbirine karışıyor, ama garip bir şekilde bu kontrol etme çabaları, bu düşünceler, seni tanımlayan şey gibi geliyor. Onlar olmadan sanki eksikmişsin gibi, ama onların varlığı da seni boğuyor. Bir çıkış yolu arıyorsun, ama o labirentin yolları hep kendi içine kıvrılıyor.
Kapının tıktıklanmasıyla beraber oturduğum yerden kalktım ve kapıyı açtım. Karşımda duran Burçinin ilk olarak gözlerine kaymıştı bakışlarım. Burçin'in bal gibi olan gözlerine. Tek bir bakışla seni içine çekebilen bir girdap gibiydi. İlk bakışta yalnızca sıcaktı, yumuşak ve davetkâr. Ama biraz daha dikkatli bakınca, o sıcaklığın ardında saklanan karmaşayı görebiliyordun. Gözlerinin içinde güneşin altın yansıması gibi parlayan bir ışık vardı, ama bu ışık sadece yüzeydeydi; derinliklerinde ise karanlık ve saklanmış bir hüzün vardı.
O bal rengi gözler, dünyaya karşı sessiz bir meydan okuma gibiydi. Sanki "Ben buradayım, her şeyi görüyorum ama asla tam olarak gösteremem" diyordu. Onlara bakmak, hem huzur verici hem de biraz rahatsız ediciydi. Çünkü o gözlerde saklanan kırılganlığı ve gücü bir arada görmek, insanı garip bir şekilde etkiliyordu.
Her defasında aynı hisse kapılıyordum; o gözler, konuşmaktan çok daha fazlasını anlatıyordu. Kelimelerden kaçan ama bakışlardan taşan bir hikaye. Hem de merak uyandıran hem de bir şekilde seni kendine çeken bir sır taşıyordu. Burçin'in bal gözleri, asla unutamayacağın bir manzara gibiydi her baktığında yeni bir şey keşfettiğin, ama asla tam anlamıyla çözemediklerin...
Onun gözlerine bu denli dikkatli bakmam onu rahatsız etmiş olacakki bakışlarını bir anlığına benden çekti ve konuşmaya başladı. "Uzun zamandır sesin çıkmayınca merak ettim. İyi misin Nergis?"diye sordu Burçin, o yumuşak ama bir o kadar da dikkatli ses tonuyla. Sanki kelimelerinden çok, gözleriyle beni anlamaya çalışıyordu.
Kafamı hafifçe onaylarcasına salladım, ama aslında ne söylediğimi ya da ne hissettiğimi kendim bile bilmiyordum. Sessizlik uzayıp giderken Burçin'in bal rengi gözlerine bakmamak için başımı yana çevirdim. Çünkü o gözler her şeyi görüyordu içimdeki karışıklığı, bastırmaya çalıştığım endişeyi, hiçbir şey söylemeden dahi anlatmaya çalıştığım ama söyleyemediğim her şeyi.
O an, bu küçük hareketimin bile onun gözünden kaçmayacağını biliyordum. Burçin'in bakışı, yalnızca gözlerle değil, ruhuyla konuşur gibiydi. Ne cevap verirsem vereyim, gerçek hislerimin onun gözlerinden saklanamayacağını hissettim. Ama buna rağmen, onun "iyi misin" sorusunun arkasında yatan içtenliği beni biraz olsun rahatlatmıştı. Sadece varlığı bile... içimde bir şeyleri hafifletiyordu. Onu seviyordum ve bu kısa sürede ona bağlanmıştım.
"Emin misin Nergis, bu aralar çok düşüncelisin bunun sebebi yaşadığımız veya yaşayacağımız şeyler mi?" Diye sordu. Bunları aslında biliyordu çünkü o da aynı şeyleri yaşıyordu sadece dışarıya yansıtmıyordu. Bu sefer ne o nede ben gözlerimizi birbirimizden ayırmamıştık. "Anladım." Dedi sessizce ve cidden anlamıştı bunu gözlerinden anlayabiliyordum.
"İçeri geçelim mi?" diye mırıldandım sesim neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı. Burçin, bana cevap vermeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Hiçbir şey söylemesine gerek yoktu, her zamanki gibi sessizce hareket ediyordu.
Karanlık koridora adım attığında, silueti giderek gözden kayboluyordu. Bir an durup onu izledim, sonra tereddütsüz peşine düştüm. Adımlarımı hızlandırarak yanına yetiştim. Koridorun karanlığı etrafımızı sarıyor, duvarların arasında yankılanan sessizlikle birlikte ilerliyorduk.
Sonunda salona girdiğimizde, içerideki aydınlık aniden üzerimize vurdu. Gözlerim bir an ışığa alışmaya çalışırken etraf daha net görünmeye başladı. Bu ani parlaklık, koridorun karanlığından çıkmanın garip bir hafifliğiyle dolmuştu. Ama içimdeki ağırlık hâlâ oradaydı, sanki ışığın ulaşamadığı bir köşeye saklanmış gibiydi. Evin diğer üyeleri salonda oturuyordu. Sunay ve Saygın bir köşeye geçmiş bir şeyler tartışıyor gibilerdi. Kubilay ve Barış ise kendi hallerinde takılıyorlardı. İçeri girince tüm gözler üstümüze dönmüştü.
İlk konuşan kişi Barış olmuştu. "Eksiğimiz var ama şu söz işini konuşsak iyi olacak gibi." Dedi.
Bunu duyar duymaz Burçin'le birlikte üçlü koltuklardan birine oturduk. Oturma düzenimiz her seferinde değişirdi, sanki hiçbirimiz bir yere tam olarak ait değilmişiz gibi. Şimdi ise Sunay ve Saygın'la aynı koltuğu paylaşıyordum. Yan yana otururken her birimizin arasında görünmez bir mesafe vardı, ama yine de birbirimize yakın duruyorduk.
Karşımdaki koltukta ise Kubilay, Barış ve Burçin oturuyordu. Üçü de sessizdi, ama sessizlikleri bile farklı şeyler anlatıyordu. Kubilay hafifçe öne eğilmiş, sanki düşüncelere dalmış gibiydi. Barış'ın gözleri odanın bir köşesine dalıp gitmişti, düşünüyordu bu çok belliydi. Burçin ise sanki bizi izliyor ama aynı zamanda kendi içine kapanıyordu. Herkesin oturduğu yerin bir anlamı var gibiydi, ama aynı zamanda hiçbir şey tamamen yerli yerinde değilmiş gibi hissettiriyordu.
Sunay'ın konuşmasıyla beraber kafamı ona doğru çevirdim. "O organizasyonu ben üstleniyorum özellikle istediğiniz bir şey olursa konuşuruz. Bir yer tutarım, her şeyi ayarlarım siz bir tek söz günü olun yeter. He birde kıyafet alma işi ve yüzük işi sizde onlara bulaşmam."
Barış, huysuzca yerinde kıpırdandı. "Yüzük işi bende. Kubilay'la beraber çıkar, alırız. Sonra da ben Burçin'i alırım, kıyafet bakmaya gideriz. Olur mu?" dedi, sesi her zamanki gibi sertti ama bu kez içinde belli belirsiz bir isteksizlik vardı.
Suratına baktığımda, bu durumdan mutlu olmadığını açıkça görebiliyordum. Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları gerilmişti. Bunun onu neden bu kadar rahatsız ettiğini anlamıyordum. Söyledikleri tamamen mantıklıydı, hatta beklenen bir şeydi. Ama yine de Barış'ın bu işe gönüllü olmadığını hissetmek zor değildi. Nedenini soracak cesaretim yoktu, çünkü belki de bunu kendisi bile bilmiyordu. Daha fazla bu düşüncelerle oyalanmak istemedim çünkü kendi karmaşamın içinden bile çıkamıyordum.
Burçin aslında üzgün değildi, yüzüne bakıldığında bunu anlamak mümkündü. Ama Barış'ın bu tavırları onu fazlasıyla olumsuz etkiliyordu. Sözleri bir şey ifade etmese bile, Barış'ın o sert ve isteksiz tavrı odadaki havayı ağırlaştırıyordu.
Burçin, yüzeyde sakin görünüyordu, ama onun sessizce içine kapanmasını izlemek, Barış'ın davranışlarının ona dokunduğunu anlamak için yeterliydi. Barış'ın farkında olmadan yarattığı bu gerginlik, Burçin'in moralini yavaş yavaş aşağı çekiyordu. Sanki Barış'ın tavırları, ona uzaktan ulaşan bir rüzgar gibi dokunuyor ve içindeki huzuru bozuyordu. Ama bu konu hakkında hiç konuşmuyordu, sessiz kalmayı tercih ediyordu.
Barış, gözlerini biraz Burçin'in üzerinde gezdirdikten sonra yaptığı şeyi fark etmiş olacak ki konuşmaya başladı. "Hatta şöyle yapalım ben Burçin'i alıp çıkayım. Şimdilik yüzük işi aradan çıkmış olsun." Burçinin gözlerinin içine bakıp hafifçe tebessüm etti. "Olur mu?"
Burçin konuşmadan olumlu anlamda kafasını salladı.
"Kim arabasını bu iki genç çifte ödünç vermek ister acaba." Diye sordu meraklı gözlerle Barış.
Sunay, hızlı bir hareketle cebinden çıkardığı anahtarı Barış'a doğru fırlattı. Barış, hiç zorlanmadan anahtarı havada kaptı. Bu küçük hareket, ikisi arasındaki alışılmış bir iletişim gibiydi, hızlı, net ve tartışmasız. Ama bunu ilk defa yapıyorlardı. Bunun böyle olması Barış'ın mesleğinden kaynaklı olduğunu düşünüyordum. Düşüncemi Sunay'ın sesi böldü.
"Bu sefer benimkini alın ama dikkat edin," dedi Sunay, uyarı tonu barizdi. Sözlerinde hem bir güven hem de bir endişe vardı. Anahtarın bu kadar kolayca el değiştirmesi bile onun için kıymetli bir sorumluluğun teslimi gibiydi. Barış ise anahtarı avucunda tartarken Sunay'ın uyarısını pek ciddiye almış gibi görünmüyordu, ama yine de hafif bir baş hareketiyle onayladı.
Onlar ayaklanıp salondan çıkmaya yeltenirken kapıdan içeri Murathan ve Artemis girdi. Karşı karşıya gelmeleriyle beraber Burçin ve Barış geriye doğru adım attılar. "Nereye böyle." Diye atarlı bir şekilde soru sordu Murathan.
"Sanane kardeşim biz sana soruyor muyuz nereye diye?" diyerek Barış, Murathan'a karşılık verdi. Sesindeki alaycı ton, o anki gerginliği iyice açığa çıkarmıştı. Aralarındaki gerilim bir anda hissedilir hale geldi, sanki odada havada asılı kalmış bir elektrik vardı.
Bazen birbirlerine hiç bulaşmazlarken, bazen de en ufak bir fırsatta birbirlerinin üzerine atlıyorlardı. O an, tam da o bahanelerin ortaya çıkmaya başladığı andı. Barış'ın sözleriyle birlikte, Murathan'ın bakışları sertleşti, ama o da karşılık vermek için acele etmedi. Gözlerindeki gerginlik, sanki her an patlamak üzereymiş gibi bir hali yansıtıyordu.
Odadaki atmosfer, sanki her bir kişinin içinde gizli bir çalkantı barındırıyordu. Her kelime, her bakış, her küçük hareket daha fazla gerilim yaratıyordu. Aralarındaki bu sürekli inişli çıkışlı ilişkiler, bir anda alevlenebilirdi. İki adamın birbirlerine doğru adım atmaya başlaması, kimsenin ne olacağını kestiremediği bir anı işaret ediyordu. "Sor amınakoyayım sana sorma diyen mi oldu." Dedi Murathan.
"Bak asabımı bozma benim neye sinirlendiysen ondan çıkar sinirini." Sakin kalmaya çalışıyordu barış ama o sinir patlamasının geldiğini hissedebiliyordu.
"Sana sinirledim başka kime sinirlenebilirim ben Barış." Dedi ama yan gözle Artemis'e baktı. Artemis bu bakışın farkında mıydı bilmiyordum ama kapının oradan ayrılıp Kubilay'ın yanına oturdu.
Barış kapıya yönelirken, "Sabahtan beri küfür etmedim. Ağzımı bozdurma bana. Çık şurdan," dedi ve sert bir hareketle kapıdan çıkmaya çalıştı. Sözleriyle odayı dolduran gerginlik, sanki varlığını somut bir şekilde hissettiriyordu. Barış'ın yüzüne yerleşen o öfke, bir süredir içinde biriken bir şeylerin dışa vurumu gibiydi. Bu kadar basit bir tepkinin ardında yatan asıl sebep neydi, bilemiyordum ama gözlerinden taşan huzursuzluk fazlasıyla ortadaydı.
Bir anlığına gözüm Murathan'a kaydı. Daha odaya adım attığı anda etrafa yayılan o ağır hava hâlâ hissediliyordu. Ama bu defa başka bir tondaydı. Sinirle parlayan gözleri yoktu, yüzündeki gerilim azalmış gibiydi. Şaşırtıcı bir şekilde sakin görünüyordu. Sürekli değişen tüh hali beni düşündürüyordu. Yine de Murathan'daki bu huzursuzluk hali hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan kaybolmazdı. Ama yüzünde dalga geçercesine oluşan o gülümseme de hiç silinmezdi. Onun varlığı, başlı başına bir çatışmanın ayak sesleri gibi, hep geride bir iz bırakırdı.
Barış'ın kapıya çarpan hareketlerine baktıkça, Murathan'ın aksine neden bu kadar patlamaya hazır olduğunu anlamaya çalıştım. Belki de Barış'ın bu çıkışı sadece yüzeydeki köpüktü, altında saklı olanı görmeyi daha sonra başaracaktık. Ama şimdilik, bir şeylerin kırılmak üzere olduğu gerçeği odadaki herkese fazlasıyla açık bir şekilde kendini gösteriyordu.
Murathan yine yüzüne o saçma gülümsemeyi takarak kapının önünden çekilip odanın içerisine girmişti. Barış ise az önce Murathan'ın üzerine yürüdüğü için bir adım geride bıraktığı Burçin'in bileğinden tutarak hızla odadan ayrıldı. Kapının sertçe çarpılma sesi içeride küçük bir deprem etkisi yaratmıştı. Ama kimse buna aldırış etmemişti.
Artemis ve Murathan'ın koltuğun kenarına bıraktıkları ceketleri alıp portmantoya astıktan sonra sessizce yerime geri döndüm. Yerime oturduğumda, Sunay çoktan söz ile ilgili planlarını anlatmaya başlamıştı. Konuşmasının detaylarına pek odaklanamıyordum, odadaki herkesin yüzündeki yorgunluk daha çok dikkatimi çekiyordu. Çoğu kişinin göz kapakları ağırlaşmıştı, Artemis ise hâlâ enerjisini koruyarak Sunay'a fikirler sunuyordu.
En sonunda, onlar da herkesin yorgunluğunu fark edip odadan ayrılıp kendi köşelerine çekildiler. Artemis ve Sunay'ın çıkışıyla odada yalnızca Murathan, Saygın, ben ve Kubilay kalmıştık. Kubilay da hiçbir şey demeden odadan ayrılmıştı. Bu günlerde dinlenmeye özen gösteriyorduk. Odadaki sessizlik, bir anlığına her şeyi örtü gibi sardı. Murathan her zamanki gibi sakin bir köşede oturmuş, kendi dünyasına dalmış gibiydi.
Ama Saygın... ona bakmak bile istemiyordum. Şu sıralar onunla konuşmak içimden gelmiyordu. İçimde büyüyen o kızgınlık her neyse, kontrolümden çıkmıştı. Saygın'ın beni neyin içine sürüklediğini hâlâ tam olarak anlayamamıştım, ama bir şeyler yanlış gidiyordu bunu hissedebiliyordum. Ve bu sessizliğin içinde, ne kadar kaçmaya çalışsam da onun varlığı beni huzurlu hissettiriyordu. Bakmamaya çalışmasamda onun o siyahlarıyla bir an için karşılaşmıştım. Siyahlar, her şeyden fazla derinlik taşır. Onun siyahları, bir anda içine çekip ardından serbest bırakmayan bir boşluk gibiydi belki de. Hem kaçmak isterken hem de orada kalmak istemek... Belki de siyahın bu kadar güçlü olması, içinde taşıdığı gizemdi bilemiyordum.
Gözlerimi ondan kaçırdığım sırada "Nergis." Dediğini duydum. Tekrardan gözlerim onu bulduğunda bu sefer tandık bir bakış görmüştüm. "Kaç gündür doğru düzgün konuşamadık Nergis. İyi misin?" Dedi. Meraklı bakışlarıyla.
"İyiyim." Demekle yetinebildim. Ama iyi değildim onun bunu görmesini istiyordum. Kaç gecedir rüyalarımda annemi görüyordum. Unutmaya çalıştığım ama hâlâ unutamadığım annemi. Her seferinde söylediği şey kulağımda yankılanıyordu. "Ben yanlış yaptım, sen yapma." Diyordu bana. Neden sürekli bunu söylüyordu bilmiyordum. Bir şeylere varmaya çalışıyordum varamıyordum, onu rüyamda gördükçe tetikleniyordum. Psikolojik olarak bitik durumdaydım ve Saygın'ın bunu görmesini bekliyordum. Kafamı önüme eğdiğim sırada önüme düşen birkaç saç telimi kulağımın arkasına sıkıştırıyordum ki kafamı kaldırdığım sırada Saygın'la burun buruna gelmiştim. "Sarılalım mı?" Dedi sessizce. Gözüm bir anlığına Murathan'a kaydı. Benim ona baktığımı görür görmez odadan sessizce ayrıldı. Saygın'ın sorduğu soru karşısında kafamı onaylarcasına salladım. Tek eliyle beni sıkıca kavrayarak kendine çekti ve diğer koluylada beni sarmaladı, bende ellerimi ona doladığımda artık kafam onun omzundaydı. Gözlerim dolmuştu ve konuşmaya başlamıştım. "Senden nefret etmemin sebebi sensin Saygın." Dedim gözlerimden yaşlar akarken.
"Biliyorum, özür dilerim."
...
Barış, evden çıkar çıkmaz arabanın kapısını sertçe açarak arabaya yerleşmişti.
Burçin artık Barış'ın bu hareketlerinden fazlasıyla sıkılmıştı. O da Barış gibi hırslı bir şekilde arabaya bindi. "Noluyor sana." Sesi biraz da olsa yüksek çıkmıştı.
Barış iki eliylede direksiyonu kavramıştı öyle bir sıkıyordu ki direksiyonu Barış'ın elleri, direksiyona değil de sanki tüm dünyaya tutunuyordu. Parmaklarının boğumları bembeyaz kesilmişti, damarları belli belirsiz kabarmıştı. Direksiyonun o soğuk, pürüzsüz yüzeyi bile sanki onun bastırdığı yükten çatlayacak gibiydi. Öfkesi mi vardı, korkusu mu? Belki ikisi birden. O an direksiyon, Barış'ın sessiz çığlığına cevap veren tek şeydi, konuşamadığını elleriyle haykırıyordu. Gözleri önündeki yola bakarken zihni çok daha karanlık bir yerdeydi, Burçin bunu görebiliyordu. Barış, o karanlık gözlerini Burçine'e çevirmişti. "Kemerini tak." Dedi sert bir sesle.
"Sen anlatana kadar bekleyeceğim Barış.."
"Yolda anlatacağım." Burçinin gözlerinin içine bakarken Barış'ın gözlerinde ki o karanlık yavaştan yok olmaya başlamıştı. Barış, Burçine baktıkça içi rahatlıyordu.
"Yalandan da olsa sözlenmek istemiyorsan söyle." Diye sitem etti Burçin.
"Hayır onunla alakası yok, anlatacağım. Önce kemerini tak." Dedi kendi kemerini takarken Barış.
Burçin de kemerini taktıktan sonra Barış arabayı çalıştırdı.
"Dinliyorum." Demekle yetindi Burçin.
Barış, direksiyonu kavrayan ellerini farkında olmadan daha da sıkıyordu. Parmaklarının kemikleri direksiyonun üzerinde belirginleşmişti. Derin bir nefes aldı ve yüzündeki sert ifade biraz olsun gevşedi.
"Sadece, annemi hatırlatıyorsun," dedi, sesi kısık ama duyulur bir kararlılıkla. Gözlerini yoldan ayırmadan devam etti. "Sonra aklıma o geliyor. Onun dedikleri. Ve sonra da yaşadıkları. Annem hep, "Seni evlendirmeden ölmeyeceğim," derdi. Şimdi de yalandan da olsa sözleneceğim. Ama ben... annem öldükten sonra yemin etmiştim. Annem göremediyse, ben evlenmeyecektim, Burçin."
Sözler, Barış'ın ağzından çıkarken havayı daha da ağırlaştırmıştı. Araçtaki sessizlik, bir yük gibi ikisinin üzerine çöktü. Burçin, yan koltukta otururken Barış'a baktı. Onun ne kadar zorlandığını görebiliyordu. Ama bu konuda yapacak bir şeyler bulamıyordu. Barış'ın söyledikleri, bir itiraf gibi kulağa çarpıyordu, fakat Burçin için bu itirafın anlamını çözmek imkansız gibiydi. Annem'i hatırlatıyorsun, demişti Barış. Bu iyi bir şey miydi, kötü bir şey mi? Burçin bunu anlayamıyordu.
Bir süre sessiz kaldı. Düşünceler zihninde dolanıp dururken derin bir nefes aldı. Barış'ın daha fazla yük altına girmesine izin veremezdi. "Barış" dedi yumuşak ama kararlı bir sesle, "Ben babamla konuşurum. Cidden gerek yok bunu yapmamıza. Saçma bir şey zaten, boş verelim olur mu?"
Barış bir an için gözlerini kıstı, sanki Burçin'in söylediklerini anlamaya çalışıyormuş gibi düşündü. Ama yüzündeki ifade değişmedi. Burçin onun ne düşündüğünü anlayamıyordu. Barış'ın bakışlarında, sanki içinde çözülmesi mümkün olmayan bir düğüm vardı. Onun sustuğu her an, Burçin'in kafasındaki soruların daha da büyümesine neden oluyordu.
"Hayır, olacak Burçin. Sözümüz söz." Bakışlarını tekrardan Burçin'le buluşturdu. "Senden özür dilemem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Özür dilerim, bunu sana yansıtmamalıydım." Dedi ve burukça gülümsedi.
"Sorun değil Barış." Diyerek buruk gülümsemesine karşılık verdi Burçin.
Kuyumcuya varana kadar sohbet etmişlerdi ve bu konu üzerine uzunca konuşmuşlardı.
Barış arabadan hızlıca inerek Burçin'in kapısını açmıştı. Burçinde buna samimi bir gülümsemeyle karşılık vermişti. Beraber sohbet etmek onlara iyi geliyorlardı. Arabaya binerkenki hallerinden eser yoktu.
Kuyumcuya doğru ilerlerlerken Barış'ın kolu, sanki içgüdüsel bir hareketle açılmıştı. Bu ne tamamen bir davet ne de bir zorlamaydı, sadece bir jestti.
Burçin, tereddüt etmeden Barış'ın koluna girdi. O an, ikisi de hiçbir şey söylemedi, ama bu hareket, aralarındaki sessiz anlaşmayı ifade eder gibiydi. Barış'ın kolu sertti, sağlam bir direk gibi. Burçin ise o sağlamlıkta bir güven arıyormuş gibi sıkıca tutundu. Caddede az sayıda insan vardı, birkaç adım ötede kuyumcunun vitrini ışıl ışıl parlıyordu, içerideki altınlar yapmacık bir sıcaklık yayıyordu. İkili, kuyumcuya yaklaşırken o anın tuhaf bir ağırlığı vardı sanki söylenmeyen her şey, adımlarının yankısında gizlenmişti. Burçin'in yüzünde hafif ve sıcak bir gülümseme vardı bu gülümseme yanında Barış varken yüzünden hiç eksik olmuyordu.
Kuyumcuya vardıklarında Burçin sadece alyanslara odaklanmıştı. Barış ise tektaşlara. Bunu fark eden Burçin anında Barış'ın yanına giderek konuştu. "Saçmalama, hadi gel alyanslara bakalım."
"Tektaşlara bakalım Burçin, alyanslar kolay."
"Tektaşla işimiz yok."
"Var, tektaşsız olmaz."
"Gerek yok ben istemiyorum."
"Ama ben almak istiyorum. İtiraz da istemiyorum. Tamam mı?"
Burçin isteksizde olsa kabul etmek zorunda kalmıştı. Barış'ı bu konu da sıkıntıya sokmak istemiyordu ama Barış'ı kırmak istemediği için de bir şey diyemiyordu.
"Tamam ama alyansları ben alacağım."
"İyice saçmaladın farkında mısın?"
"Sen saçmalıyorsun olmaz böyle rahat edemem ben."
"Edersin, edersin." Dedi kafasını sallayarak Barış.
Burçin nedensiz bir şekilde gülmeye başladı. "Şaka gibi geliyor ya inanmıyorum şu halime."
"Merak etme ben senden daha çok şaşkınım çilli." Barış bunu söylediği sırada vitrine tekrardan baktı ve gözüne bir yüzük çarptı. Ne olursa olsun o yüzüğü Burçin'e alacaktı.
Burçin yine tüm odağını alyanslara vermişti ve çoktan bir alyans seçmişti bile.
Yüzüklerin içine isim yazılmasını uzun süreceğinden dolayı beklemek için bir restorana gittiler ve orda yemek yerken uzunca sohbet ettiler. Daha sonra da yüzükleri teslim alıp eve gelmek için yola koyuldular.
...
Artemis ve Sunay odalarına geçeli ve sohbetlerini bitireli çok olmuştu ama Artemis'in içi içini yiyordu. Sabah Murathan'a ne olduğunu Sunay'a sormamak onun için çok zordu. O zorluğu aşamayacağından emindi bu yüzden de sormaya karar vermişti. Kendi yatağında otururken, karşı yatağında oturmuş bilgisayarıyla ilgilenen Sunay'a doğru dönerek konuştu. "Sunay" dedi sakin bir sesle.
Kafasını çevirmeden konuştu Sunay. "Efendim."
"Bir şey soracaktım sana."
"Sor canım." Derken yan bakışla Artemis'e baktı.
"Önemli ama Sunay."
Sunay bunu duymasıyla beraber tüm odağını Artemis'e vererek bilgisayarı kapatmıştı. Yatakta bağdaj kurarak otururken Artemis'le göz teması kurmaya çalışıyordu. Şuan mesleğini yapmasa da mesleğinde ki alışkanlıkları onu bırakmıyordu.
Kaşlarını çatarak "Dinliyorum." Dedi Sunay.
"Murathan'la ilgili yani bugün olanları soracaktım. Neden olduğunu. Eğer ki anlatmak istemezseniz anlarım sonuçta Murat'ın özeli ama merak ediyorum." Dedi tek nefeste.
Artemis konuşurken sağına soluna bakıyordu göz teması kurmamaya dikkat ediyordu.
"Artemis sana birkaç şey söyleceğim ama soru sormak yok. Anlatacağım ve bitecek."
Artemis kafasını sallayarak onay verdikten sonra sabırsızlıkla beklemeye başladı.
Sunay kendini toparladıktan sonra konuşmaya başladı. "Sen hiç Murathan'ın gözlerine uzun uzun bakabildin mi bilmiyorum ama ben bakamadım Artemis. Neden biliyor musun?" Sunay elleriyle yüzünü sıvazladı ve en doğru kelimeleri seçmeye çalıştı. " Murathan derinlere dalar, aniden geri dönerdi. Bu dalıp gitmeler şizofrenisinin sessiz yansımasıydı Artemis. Zihninde yankılanan seslerin ve imgelerin dış dünyaya sızan gölgesiydi.
Kendisiyle ilgili en garip şey, bu karışıklığın onu güçsüz göstermek yerine daha ürkütücü kılmasıydı. O bir dövüş eğitmeniydi, dövüş eğitmeni olarak vücudunu bir silah gibi kullanmayı öğrenmişti ve bedenine hâkimiyeti muazzamdı. Fakat bu fiziksel kontrol, zihninde esen fırtınalarla tezat oluşturuyordu. Tam anlamıyla bir çelişkiler adamıydı, gücü ve hakimiyeti bedeninde, ama zihni kaos içinde."
Murathan Günay, geçmişinin ve zihnindeki savaşın izlerini üzerinde taşıyan biriydi. Ve belki de tam da bu yüzden, hem merak uyandırıyor hem de mesafeli bir korku yaratıyordu." Onu bu denli merak etmenin sebebi bu."
Bölüm Sonu...
