16. bölüm · Gitme, karanlık olur (teoden)
Fıstıklı
Öğle vakti, Bodrum villamızın salonu güneşin sarımtırak ışıklarıyla yıkanırken, Teoman ile koltukta birbirimize kenetlenmiş, televizyonda dönen anlamsız bir belgeseli izliyorduk. O huzurlu sessizlik, Teoman’ın elinin karnımın üzerinde yavaşça gezindiği, Mucize’nin varlığını hissettiğimiz o sakin dakikalardan biriydi.
Teoman, gözlerini kapatmış, hafifçe kestirmek üzereyken, içimdeki o ani ve bastırılamaz dürtüyle bir anda yerimden doğruldum. Teoman’ın göğsünden kalktığım an, onu hızla dürttüm.
"Teo! Kalk, çabuk!"
Teoman, bir asker edasıyla, sanki bir alarm çalmış gibi tek hamlede dikleşti. Gözleri faltaşı gibi açılmış, panikle etrafına bakıyordu. "Ne oldu? Bir şey mi oldu? Mucize iyi mi? Hastaneye mi gitmemiz lazım?"
Derin bir nefes aldım, yüzümde o anki tüm dünyevi arzularımın ağırlığı vardı. "Hayır, hayır... Sadece bir liste var. Çok acil."
Teoman rahatlayarak elini kalbine koydu, sonra ciddiyetini toparlayıp telefonunu ve not defterini çıkardı. "Tamam, söyle. Dinliyorum. Ne istiyor Mucize Hanım?"
Ben ise büyük bir ciddiyetle listeyi sıralamaya başladım:
"Bak, şimdi... Karadutlu, limonlu, mangolu, vişneli ve kakaolu dondurma istiyorum. Ama dur, daha bitmedi! Fındıklı da olsun, bir de... ıııı... şeyli, fıstıklı olsun. Ha, bir de kuzukulaklı dondurma!"
Teoman elindeki kalemi havada dondurdu, yüzünde o 'bunu nasıl yapacağım?' ifadesi belirdi. Ama hemen pes etmedi. "Tamam, not ettim. Başka?"
"Çok önemli!" dedim parmağımı sallayarak. "Hiçbiri birbirine değmeyecek. Hepsi farklı kaplarda olacak. Her çeşitten 2’şer top istiyorum. Fıstıklıda... fıstıklıda 3 top olsun, çünkü onu Mucize özellikle istiyor. Bir de... 1 kilo erik! Ama sert olsun, böyle kütür kütür!"
Teoman boş boş yüzüme baktı, sonra gülmeye başladı. "Karadut, limon, mango, vişne, kakao, fındık, fıstık... Ve kuzukulağı mı? Deniz, dondurmacı dükkanını eve mi taşıyalım, ne yapalım?"
"Sorgulama Teo! Mucize istiyor!" dedim, biraz nazlanarak.
Teoman, omuzlarını dikleştirdi, sanki çok kritik bir operasyona gidiyormuş gibi ayağa kalktı. "Emredersin! Mucize Hanım istiyorsa, o dondurmalar bugün bu eve gelecek. Bodrum’daki tüm dondurmacıları teker teker gezerim, yine de o 3 top fıstıklıyı bulurum."
Telefonunu kulağına götürüp çoktan siparişleri vermeye başlamıştı bile. "Alo? Evet, özel bir liste olacak. Hayır, kaplar asla birbirine temas etmeyecek! Evet, kuzukulağı aromalı... Hayır, şaka yapmıyorum, evet biliyorum çok saçma!"
Ben arkasına yaslanıp onu izlerken, Teoman’ın o holding yöneticisi ciddiyetiyle dondurma kaplarını sınıflandırmaya çalışması, hem çok komik hem de inanılmaz derecede tatlıydı. "Sana yemin ederim," dedi telefonu kapatıp yanıma gelirken, "bu kız doğduğunda ilk işim ona 'annenin aşermeleri yüzünden baban bir dondurma imparatorluğu kurmak zorunda kaldı' demek olacak."
Bir saat sonra Teoman, elinde irili ufaklı onca dondurma kabı ve kucağında poşet dolusu erikle içeri girdiğinde, villanın salonu sanki bir dondurma festivali alanına dönmüştü. Kapları titizlikle masanın üzerine, birbirine hiç değmeyecek şekilde dizdi.
"İşte," dedi gururla, sanki bir hazine sandığı açıyormuş gibi. "Her şey yerli yerinde. 2 top limonlu, 2 top mango... ve fıstıklılar, Mucize’nin emrettiği gibi 3 top!"
Ben ilk kaşığı alıp fıstıklıyı tadarken, Teoman yanıma oturdu. "Nasıl? Mucize onaylıyor mu?"
"Mükemmel," dedim, gözlerimi kapatarak.
Teoman, eline bir erik alıp ısırdı, kütürdeme sesi salonda yankılandı. "Valla," dedi, "senin bu aşermelerin sayesinde ben de bu yazın en iyi dondurmalarını yemiş oldum. Ama yarın o eriklerin üzerine bir şey daha istersen, gerçekten pes edeceğim!"
Gülüştük. O an, o dondurma kaplarının arasında, karnımdaki minik Mucize’ye hazırladığımız o hayat, tüm risklerin ve o gergin ayların üzerine zaferle yükseliyordu. Teoman, eline bir kaşık alıp benim tabağımdan limonlu dondurmadan bir parça aldı. "Eh," dedi, "biraz da ben nasipleneyim, sonuçta bu dondurma lojistiğini ben yönettim!"
