4. bölüm · Gitme, karanlık olur (teoden)

Az kalsın

Betül Kına

Odanın içindeki o ağır, sessiz ve huzurlu hava, dışarıdan gelen boğuk seslerle bıçak gibi kesildi. Deniz, başını Teoman’ın göğsüne yaslamış, adamın düzenli kalp atışlarını dinleyerek sakinleşmeye çalışırken kulaklarına aşina olduğu o dik topuklu ayakkabı sesleri çalındı. Hemen ardından koridorda yankılanan o ses netleşti: Nuray Abla, kat görevlisine bir şeyler soruyordu.
"Kolay gelsin, buralarda yirmili yaşlarda bir kızla bir oğlan gördünüz mü? Biri esmer, biri sarışın..."
Deniz’in gözleri dehşetle açıldı, kalbi duracak gibi oldu. Yataktan hızla doğrulurken Teoman’ın omzunu sarstı. "Teo! Teo kalk, annemin sesi bu! Garsonla konuşuyor, yukarı çıkmış!" diye fısıldadı, sesi korkudan zangır zangır titriyordu.
Teoman da durumun ciddiyetini anında kavradı. O eski şebek halinden eser kalmamıştı; yüzü bir anda buz kesti. Yatağın dört bir yanına dağılmış kıyafetlerini toplamak için ikisi de aynı anda yataktan fırladı. Deniz, yerdeki siyah elbisesini aceleyle üzerine geçirirken elleri titriyor, fermuarını bir türlü yukarı çekemiyordu. "Teo, arkamı kapat, çabuk!" diye fısıldadı arkasını dönerek. Teoman hızla kızın fermuarını çekti, ardından kendi darmadağın olmuş keten gömleğini üzerine geçirip düğmelerini alelacele iliklemeye başladı. Kopan iki düğmenin yerini gizlemek için gömleğin yakasını düzeltti, kot pantolonunun kemerini hızla sıktı.
Ayakkabı sesleri odaya daha da yaklaşmıştı. Nuray, koridordaki odaların kapılarını tek tek kontrol ediyor gibiydi.
Deniz etrafına bakındı, kalbi ağzında atıyordu. "Nereye saklanacaksın? Kapıyı kilitledim ama açmaya çalışırsa patlarız!"
Teoman odanın içini hızla süzdü. Lüks odanın köşesindeki devasa banyoya ve hemen yanındaki gömme gardıroba gözü çarptı. "Gardıroba giriyorum. Sen sakin ol, üstünü başını düzelt, aynaya bak. Saçını topla," dedi Teoman. Deniz’in yanaklarını iki elinin arasına alıp alnına hızlı, sakinleştirici bir öpücük kondurdu. "Sakin ol cüzdan farem, halledeceğiz."
Teoman gardırobun aynalı kapaklarını sessizce açıp içeri süzüldü ve kapakları arkasından milimetrik bir şekilde kapattı.
Deniz derin bir nefes alıp hemen odadaki boy aynasının karşısına geçti. Saçları darmadağındı, dudakları öpüşmekten hafifçe şişmiş ve kızarmıştı. Parmaklarıyla saçlarını hızla tarayıp tepeden sıkı bir atkuyruğu yaptı. Yanaklarına hafifçe vurarak rengini yerine getirmeye çalıştı, elbisesinin potluklarını düzeltti. Tam yatağın üzerindeki darmadağın olmuş çarşafları eliyle alelacele düzeltiyordu ki, odanın kapı kolu sertçe aşağı indi.
Kapı kilitli olduğu için açılmadı ama hemen ardından Nuray’ın endişeli ve yüksek sesi duyuldu. "Deniz? Kızım içeride misin? Sesler geliyor, Deniz!"
Deniz yutkundu, sesinin titrememesini umarak kapıya doğru adımladı. Kilidi "çıt" diye çevirip kapıyı araladı. Yüzüne zoraki, hafif mahcup bir gülümseme yerleştirdi.
"Anne? Ne oldu, niye yukarı çıktın?"
Nuray, kızını karşısında görünce derin bir nefes aldı ama gözlerindeki şüpheci bakışlar sönmemişti. Deniz’i tepeden tırnağa süzdü. Kızının hafifçe kızarmış yüzü ve aceleyle toplanmış saçları gözünden kaçmamıştı. İçeriye, odanın karanlığına doğru bir göz attı.
"Kızım tuvalete gidiyorum dedin, yarım saattir yoksun! Aşağıda babanla koskoca adamı yalnız bıraktın. Ne yapıyorsun sen bu boş odada?"
Deniz kapının pervazına hafifçe yaslanıp odayı arkasıyla kapatmaya çalıştı. "Ya anne, sorma... Restorandaki tuvalet çok kalabalıktı, sıra vardı. Ben de yukarı katlarda sakin bir tuvalet ararken burayı gördüm. Personel odası falan sandım, içeri girince de ani bir baş dönmesi geldi. Biliyorsun, sabahtan beri düzgün bir şey yemedim, tansiyonum düştü herhalde. Biraz yatağa uzanıp kendime gelmeyi bekledim. Telefonum da masada kalınca haber veremedim, kusura bakma."
Nuray elini Deniz’in alnına koydu, ateşini kontrol eder gibi yaptı. "Başın mı döndü gerçekten? İyi misin şimdi? Rengin de bir garip zaten." Sonra gözlerini koridorun sonuna doğru çevirdi. "Teoman’ı gördün mu hiç? O da telefonunu almak için arabaya gidiyorum dedi, o da piyasada yok. Hakan aşağıda tek kaldı, ayıp oldu adama."
Deniz, gardırobun içindeki Teoman’ın nefesini bile tuttuğunu bilerek olabildiğince doğal bir şekilde omuz silkti. "Yok anne, görmedim. Araba otoparktadır herhalde, otel büyük ya, yolu karıştırmıştır o şebek. Aşağıda karşılaşırız elbet. Hadi, Hakan Bey’i daha fazla ağaç etmeyelim, inelim."
Nuray’ın içindeki şüphe tam olarak geçmemişti, o keskin kadınsal sezgileri ona bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu ama kızının bu mantıklı savunması karşısında daha fazla üstelemedi. "İyi, hadi bakalım. Yürü önüme," diyerek Deniz’i kolundan hafifçe tuttu.
Deniz, odadan çıkarken kapıyı arkasından yavaşça çekti. Kapının tamamen kapandığından emin olduktan sonra annesiyle birlikte koridorda yürümeye başladı. Topuklu ayakkabılarının sesleri loş koridorda yankılanırken, Deniz içinden Teoman’a odadan çıkması için dua ediyordu.
Merdivenlerden aşağı inip restorana geri döndüklerinde, Hakan Bey masada tek başına oturmuş, önündeki evrakları inceliyordu. Nuray ve Deniz’in masaya yaklaştığını görünce yüzüne babacan bir gülümseme yerleştirdi, ayağa kalkıp Nuray’ın sandalyesini çekti.
"Geldiniz mi? Ben de tam garsonu gönderecektim arkalarınızdan. Deniz, iyi misin kızım? Rengin biraz soluk sanki."
Deniz masaya otururken elini hafifçe salladı. "İyiyim Hakan Bey, sadece hafif bir baş dönmesi oldu ama geçiyor. Kusura bakmayın, masayı yalnız bıraktık."
"Ne kusuru kızım, sağlık bu," dedi Hakan Bey sevecenlikle. Tam o sırada gözü merdivenlerden aşağı, elleri cebinde, gayet rahat bir tavırla inen oğluna kaydı. "Bak, bizim hayırsız da damladı sonunda. Telefonu otoparkta kendin mi ürettin Teoman, nerede kaldın oğlum?"
Teoman, masaya doğru adımlarken yüzüne o bildiğimiz arsız, her şeyi dalgaya alan piç kurusu sırıtışını takınmıştı bile. Gömleğinin yakasını hafifçe düzeltip babasının yanındaki sandalyeye çöktü. Cebinden telefonunu çıkarıp masaya bıraktı.
"Sorma baba ya," dedi Teoman, göz ucuyla Deniz’e bakıp pis pis sırıtırken. "Telefonu koltuğun altına düşürmüşüm, karanlıkta onu ararken canım çıktı. Bir de otelin otoparkı labirent gibi, yukarı çıkarken katları karıştırdım. Az kalsın temizlik odalarında sabahlayacaktım valla."
Deniz, Teoman’ın "temizlik odası" göndermesini duyunca masasındaki su bardağına uzandı ve boğulmamak için suyu yavaşça yudumladı. Teoman’ın bu rahatlığı, bu profesyonel yalancılığı karşısında içten içe hem sinirleniyor hem de rahatlıyordu.
Nuray Abla, Teoman’ın bu açıklaması üzerine gözlerini hafifçe kıstı, masadaki havayı koklar gibi ikisine baktı. "Demek sen de katları karıştırdın Teoman... Deniz de yukarıda başı döndüğü için bir odada dinleniyormuş, pişti olmuşsunuz resmen."
Teoman hiç istifini bozmadan Nuray’a döndü, kaşlarını hayretle kaldırdı. "Aa, öyle mi? Keşke karşılaşsaydık Nuray Abla, Deniz’i sırtımda taşırdım aşağıya kadar, yabancı mıyız sonuçta? Artık kardeş sayılırız."
"Kardeş" kelimesi Teoman’ın dudaklarından döküldüğü an, masadaki tüm o sahte neşe Deniz için buz gibi bir kütleye dönüştü. Masanın altından Teoman’ın bacağına sert bir tekme savurdu. Teoman yüzünü bile ekşitmeden şarabından bir yudum aldı, göz kırptı.
Hakan Bey aradaki bu gizli savaşı zerre fark etmeyerek kadehini kaldırdı. "E hadi o zaman, bu güzel akşamın şerefine. Çok yakında aynı çatı altında, kocaman bir aile olarak yaşayacağız. Çocuklar, sizin de bu evliliğe bu kadar olgun yaklaşmanız beni çok mutlu etti."
Kadehler havada tokuşurken, Deniz ve Teoman’ın gözleri saniyelerliğine birbirine mühürlendi. Aşağıda, ailelerinin gözü önünde üvey kardeş rolü oynuyorlardı ama yukarıdaki o odada, tenlerinde hâlâ birbirlerinin sıcaklığı ve kokusu duruyordu. Fırtına ertesi gün aynı evde yaşamaya başladıklarında kopacaktı, ikisi de bunun farkındaydı.