3. bölüm · Gitme, karanlık olur (teoden)

Fırtına

Betül Kına

Ertesi gün, fırtına tam da Deniz’in korktuğu gibi koptu. Nuray ve Hakan Bey evlilik kararını resmiyete döküp yüzüklerin provasını yapmaya başlayınca, Deniz daha fazla bu yalanın içinde kalamayacağını anladı. Kafası resmen kazan gibiydi, beyninin içinde cam kırıkları dönüyordu. Telefonu çıkartıp Teoman’a tek satırlık bir mesaj attı: “Her zamanki kayalıklara gel. Acil.”
Oraya vardığında Teoman’ı her zamanki rahat, gevşek tavrıyla sigarasını yakmış, denize doğru üflerken buldu. Deniz’in geldiğini görünce o piç kurusu sırıtışını yüzüne takındı, kollarını açtı. "Geldin mi cüzdan farem? Hayırdır, sesin telefonda fena geliyordu, yine kim sinirini bozdu senin?"
Deniz adımlarını yavaşlattı, Teoman’ın o aşık, neşeli gözlerine bakmak kalbine sanki mil çekiyordu. Ama bu işi burada, şimdi bitirmeliydi. Soluk bile almadan, buz gibi, dümdüz bir sesle gerçeği Teoman’ın suratına çarptı.
"Annemle baban evleniyor Teo. Biz üvey kardeş oluyoruz. Bu iş bitti, buraya kadarmış."
Teoman’ın elindeki sigara parmaklarının arasından kayıp yere düştü. Yüzündeki o neşeli, şebek ifade saniyeler içinde silindi, yerini dehşetengiz bir şoka bıraktı. Kulakları uğuldadı, duyduklarını beyni algılamak istemedi. Deniz’in üzerine doğru iki adım attı, kızın omuzlarına yapıştı, parmaklarını kumaşa öyle bir geçirdi ki resmen canını acıtacaktı. Gözleri anında kan çanağına döndü, ses telleri gerildi.
"Ne saçmalıyorsun lan sen? Ne kardeşliği, ne bitmesi?" diye kükredi resmen, sesi çaresizlikten titriyordu. "Bırak evlensinler, banane ulan onlardan! Biz kaçarız, başka şehre gideriz, gerekirse her şeyi yakarım! Ben yine o karanlığa gömülemem kızım, anlıyor musun? Sen benim güvenli kıyımsın, her şeyimsin lan benim! Yalvarırım yapma, bırakma beni, gidemezsin!"
Teoman resmen dizlerinin üzerine çökecek gibi salya sümük bir çaresizliğin eşiğindeydi. Deniz’in içi kan ağlıyordu, ciğeri sökülüyordu ama dik durmak zorundaydı. Eğer şimdi yumuşarsa, annesinin yıllar sonra bulduğu o mutluluğu kendi elleriyle paramparça edecekti. Gözünden akan tek damla yakıcı yaşı elinin tersiyle silip Teoman’ın titreyen, pürüzlü dudaklarına küçük, veda kokan, buz gibi bir öpücük kondurdu. Kendini zorla geri çekti.
"Gerek yok Teo. Ben zaten senden ayrılacaktım, uzatmanın alemi yok. Bitti," dedi.
Arkasını döndü ve Teoman’ın arkasından "Deniz! Yapma lan, Deniz!" diye yırtınan sesini duymazdan gelerek, adımlarını hızlandırıp onu orada, o yıkılmış haliyle bırakarak terk etti.
Akşam saatleri geldiğinde, iki aile resmi olarak tanışmak ve evlilik sözleşmesini kutlamak amacıyla Hakan Akkaya’nın sahibi olduğu o ultra lüks otelin restoranına gitti. Deniz, annesinin koluna girmiş bir şekilde otelin kapısından içeri adım attığında, kalbi göğüs kafesini delip geçmek üzereydi. İçerideki loş, kasıntı ışıkların altında, şık bir takım elbise içinde, gözleri darmadağın olmuş bir halde dikilen Teoman’ı gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü.
Nuray ve Hakan Bey neşeyle, kahkahalarla selamlaşıp masaya geçerken, Teoman ile Deniz birbirlerinin yüzüne bile bakmıyordu. Ama aralarındaki o gerilim masadaki havayı resmen zehirliyordu. Deniz daha fazla bu baskıya, bu riyakarlığa dayanamayacağını anladı. Garson şarabını tazelerken aniden ayağa kalktı.
"Anne, ben bir tuvalete gidip üstümü düzelteyim, hemen geliyorum," diyerek alelacele, dümenden bir bahane uydurdu ve masadan fırladı.
Ama ayakları onu tuvalete götürmedi. Restoranın gürültüsünden kaçıp otelin üst katlarındaki loş, tenha koridorlara doğru yardırdı. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu, hıçkırıkları boğazına dizilmişti. Koridorun sonuna doğru ilerlerken, temizlik personeli için hafif aralık bırakılmış lüks bir otel odası fark etti. Kendini içeri atıp kapıyı arkasından sertçe kapattı, kilidi çevirdi. Odadaki o devasa yatağa kendini yüzüstü fırlattığı gibi, yastığa gömülüp içinin bütün zehrini, nefesi kesilene kadar hıçkırarak akıtmaya başladı. Kendini fena halde kaybetmişti.
Aşağıda, yemek masasında ise Teoman’ın gözü Deniz’in kalktığı anisotropyden beri merdiven boşluğundaydı. Babasının evlilik sözleşmesi hakkında anlattığı sıkıcı muhabbetin tam ortasında aniden lafa girdi.
"Baba, ben arabada telefonumu unutmuşum, iki dakikaya alıp geliyorum," diyerek dümdüz bir yalan söyledi ve sandalyeyi geriye itip masadan kalktı.
Adımlarını yavaş tutmaya çalışarak restorandan çıktı ama koridora adım atar atmaz üst katlara doğru yardırmaya başladı. Otelin üst katındaki loş koridorun sessizliğinde, o tanıdık boğuk ağlama sesini duyunca kalbi resmen ortadan ikiye bölündü. Sesin geldiği kapıyı fark etti, kapı kolunu aşağı indirip odaya daldı.
Deniz’i yatakta öylece, savunmasız, omuzları sarsılarak ağlarken görünce Teoman’ın içindeki tüm o kızgınlık bir anda uçup gitti. Hiçbir şey söylemeden yavaşça yatağa tırmandı ve Deniz’in hemen arkasına uzandı. Kolları yavaşça kızın belini buldu ve ona arkasından sımsıkı, şefkatle sarıldı.
Deniz arkasındaki o tanıdık sıcaklığı fark edince aniden irkildi. Yaşlı gözlerini silerek dönmeye çalıştı, elleriyle Teoman’ın göğsünü geriye doğru ittirdi. "Git buradan Teo... Yapma, lütfen git," diye hıçkırdı, sesi darmadağındı.
Ama Teoman kollarını gevşetmedi, başını Deniz’in saçlarına yasladı. "Hayır," dedi sesi titreyerek. "Seni bırakmayacağım. Gitmiyorum hiçbir yere."
Deniz onun bu kararlı, sığınacak bir liman gibi duran sesine daha fazla dayanamadı. İçindeki tüm o defans mekanizmaları çöktü. Ağlaması yavaşlarken yüzünü Teoman’a döndü, adamın o darmadağın olmuş aşık yüzüne baktı. Parmak uçlarıyla Teoman’ın yanağını okşadı, sonra dayanamayıp dudaklarına yumuşak, sıcak ve derin bir öpücük kondurdu. Dudakları ayrıldığında gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
"Seni seviyorum."
Bu itirafla birlikte aralarındaki tüm o imkansızlık duvarları bir anlığına yıkıldı. Teoman, Deniz’in elbisesinin fermuarını incitmekten korkar gibi yavaşça aşağı indirdi. O yatakta, az önce dökülen gözyaşlarının arasında, bu sefer vahşi ya da abartılı bir hırslarla değil; birbirlerine ait olduklarını kanıtlamak ister gibi, sakin, yoğun ve aşk dolu anlar yaşandı. Her dokunuşları birbirlerini teselli eder gibi yumuşaktı. Tenleri birbirine karışırken, ikisi de alt kattaki dünyayı tamamen unutmuştu.
Bu sırada aşağıda, yemek masasında oturan Nuray Abla’nın içine fena bir kurt düşmüştü. Masadaki neşeli hava devam ediyordu ama ne Deniz dönmüştü ne de Teoman. Üstelik ikisinin de gün boyu yüzlerinden okunan o garip, gergin haller kafasında kocaman bir soru işareti oluşturmuştu. Yüreğine çöken o kadınsal sezgiyle, masadaki muhabbeti bölerek ayağa kalktı.
Hakan Bey’e döndü, yüzünde zoraki bir gülümseme vardı. "Hakan, ben bir çocuklara bakıp geleyim. İkisi de çok gecikti, lavaboda falan başlarına bir şey gelmesin," dedi.
Hakan Bey "Tamam hayatım, bak bakalım," diyerek şarabından bir yudum aldı.
Nuray, çantasını masaya bırakıp restorandan çıktı. Koridora adım attığında tuvalet kapılarının açık olduğunu, içeride kimsenin olmadığını gördü. İçindeki o şüphe hissi daha da büyüdü. Garsonlardan birine üst katlardaki boş odaların yerini sordu ve merdivenlere yöneldi. Topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı o tok seslerle, adım adım yukarı, çocukların olduğu o koridora doğru çıkmaya başladı...