9. bölüm · Geç Kalan Mektup
BÖLÜM 8 - Yazı Evi
Akyaka'nın sabahları, insanın iç sesini yükseltirdi.
Şehirlerde gün, alarmlarla başlardı.
Burada ise kuş sesleriyle...
Rüzgârla...
Ve Azmak'ın hiç acele etmeyen suyuyla.
Hande, geceyi küçük bir pansiyonda neredeyse hiç uyumadan geçirmişti.
Odasının penceresinden görünen çınar ağacını uzun süre izlemiş, yıllardır ilk kez saatine bakmadan oturmuştu.
Masanın üzerinde duran paslı anahtarı eline aldı.
Avucunda çevirdi.
Bir anahtar...
Bir kapıyı açabilirdi.
Ya da insanın yıllardır kapalı tuttuğu bir yanını.
---
Sabah erkenden Nihat Amca'nın tarif ettiği patikaya girdi.
Kasabanın gürültüsü birkaç dakika içinde geride kaldı.
Toprak yolun iki yanında okaliptüs ve çam ağaçları yükseliyordu.
Kuş sesleri birbirine karışıyor, güneş yaprakların arasından yere ince desenler çiziyordu.
Yolun sonunda küçük bir kulübe belirdi.
Ahşaptandı.
Ne gösterişliydi ne de bakımsız.
Sanki doğanın içinde görünmemeye çalışan bir evdi.
Kapının önünde eski bir bank duruyordu.
Bankın üzerine düşmüş kuru yapraklar, uzun zamandır kimsenin oturmadığını söylüyordu.
Hande birkaç adım geride durdu.
Kalbi, kapıyı açmadan önce bile içeride birinin onu beklediğine inanmak istiyordu.
Anahtarı kilide soktu.
Paslı mekanizma hafifçe direndi.
Sonra yavaşça döndü.
Kapı sessizce açıldı.
---
İçeride ilk dikkatini çeken şey koku oldu.
Eski ahşap...
Kâğıt...
Kahve...
Ve mürekkep.
İnsanların yaşadığı evlerin kendine ait bir kokusu olurdu.
Burası ise yazılmış cümleler gibi kokuyordu.
Tek odalı küçük bir yerdi.
Pencere doğrudan Azmak'a bakıyordu.
Sabah güneşi çalışma masasının üzerine düşüyordu.
Masada eski bir dolmakalem...
Kurumuş mürekkep şişesi...
Bir fincan...
Ve açık bırakılmış boş bir defter vardı.
Sanki sahibi birazdan geri dönüp yazmaya devam edecekti.
Hande parmaklarını masanın üzerinde gezdirdi.
İncecik bir toz tabakası vardı.
İki ay...
Nihat Amca haklıydı.
Burası gerçekten iki aydır bekliyordu.
---
Duvarlarda raflar vardı.
Tamamı kitap doluydu.
Romanlar...
Şiirler...
Mektup derlemeleri...
Günlükler...
Bazılarının arasına küçük kâğıt parçaları sıkıştırılmıştı.
Akay okurken altını çizmezdi.
Ama sayfaların arasına not bırakırdı.
Hande raftan rastgele bir kitap çekti.
İçinden küçük, katlanmış bir not düştü.
Üzerinde yalnızca tek cümle yazıyordu.
"Bazı insanlar bir kitabı okur.
Bazıları ise bir insanı."
Hande istemsizce gülümsedi.
Bu, Akay'dı.
Kelimeleri gösteriş için kullanmazdı.
Onları yaşadığı için yazardı.
---
Kulübenin arka tarafında küçük bir masa daha vardı.
Üzerinde eski tip bir daktilo duruyordu.
Yanında ahşap bir çekmece.
Çekmece kilitli değildi.
Hande yavaşça açtı.
İçinde onlarca zarf vardı.
Hepsi aynı boydaydı.
Hepsinin üzerinde aynı el yazısı.
Hande.
Eli titredi.
Birini aldı.
Sonra geri bıraktı.
Bir başkasını aldı.
Onu da bıraktı.
Saymaya başladı.
On iki...
On üç...
On dört...
On beş...
Tam yirmi dört zarf.
Her biri hiç gönderilmemişti.
O anda bir şeyi fark etti.
Kutuda İstanbul'a gelen mektuplar yalnızca başlangıçtı.
Asıl hikâye...
Burada duruyordu.
---
Tam çekmeceyi kapatacakken en altta ince, siyah kapaklı bir defter gördü.
Diğerlerinden farklıydı.
Kapağında tek satır vardı.
"Eğer dönerse..."
Hande nefesini tuttu.
Defteri açtı.
İlk sayfada tarih vardı.
Bu kez vardı.
İki ay öncesi.
Akay ilk kez bir mektup değil...
Kendisi için yazmıştı.
"Bugün kulübenin anahtarını Nihat Amca'ya bıraktım.
İlk kez umut etmekten yorulduğumu hissettim.
Ama vazgeçmekle yorulmak aynı şey değil.
İnsan bazen beklemeye ara verir.
Sevmeye değil."
Hande satırların üzerinde uzun süre kaldı.
Gözleri dolmuştu.
Ama ağlamadı.
Çünkü gözyaşı bazen acıdan değil...
Geç kalmış bir gerçeğin ağırlığından gelirdi.
Sayfayı çevirdi.
Bir sonraki kayıt daha kısaydı.
"Bugün İstanbul'a gittim."
Hande'nin kalbi hızlandı.
Devamını okudu.
"Yayınevinin karşısında yarım saat bekledim.
İçeri girmedim.
Onu uzaktan gördüm.
Mutlu görünüyordu.
Yanına gitmedim.
Bazı insanların huzurunu bozmak, onları yeniden kazanma ihtimalinden daha bencilce geliyor."
Hande'nin elleri titremeye başladı.
Demek...
Akay onu görmüştü.
Hem de çok yakın zamanda.
Ve o...
Hiç fark etmemişti.
Defterin son sayfasına geçti.
Orada yalnızca tek cümle vardı.
"Bu kez beni değil... cesaretimi aramaya gidiyorum."
Altında bir tarih.
İki ay önce.
Ve sayfanın en altına iliştirilmiş küçük bir fotoğraf.
Fotoğraf yeniydi.
Akay ilk kez görünüyordu.
Saçlarına birkaç beyaz düşmüştü.
Yüzü olgunlaşmıştı.
Ama gülümsemesi aynıydı.
Fotoğrafın arkasına tek kelime yazılmıştı.
Bozcaada.
Hande fotoğrafı avucunun içine aldı.
İlk kez elinde bir hatıra değil...
Bir iz vardı.
Akay yalnızca geçmişte değildi.
Bir yerde...
Hâlâ bu dünyanın içindeydi.
