2. bölüm · Geç Kalan Mektup

BÖLÜM 1 - Gönderilmeyen Mektuplar

Başaran Küçükyanaçık

İstanbul yağmuru, şehri temizlemekten çok üzerini silik bir hüzünle kapatmayı severdi.

Sabahın ilk saatlerinde kaldırım taşları, gece boyunca biriktirdikleri sessizliği hâlâ bırakmamıştı. İnsanlar aceleyle yürüyordu. Şemsiyeler birbirine çarpıyor, kahve bardaklarından yükselen buhar birkaç saniye içinde kayboluyordu.

Hande, yayınevinin ağır ahşap kapısını açarken yağmurdan ıslanmış saçlarını omzunun gerisine attı.

Koridorda her zamanki koku vardı.

Kâğıt.

Mürekkep.

Ve yıllardır aynı raflarda bekleyen kitapların taşıdığı o tarif edilemeyen zaman kokusu.

Bazıları çocukluğunu bir şarkıyla hatırlardı.

Hande ise eski kitap kokusuyla.

Masasına oturmadan önce gelen dosyaları aldı. Yeni romanlar, öyküler, denemeler...

Her dosyanın ilk sayfasına dokunurken aynı düşünce zihninden geçerdi.

Bir insan, kendinden ne kadarını bu satırların arasına sakladı acaba?

İyi bir editör, yalnızca yazım yanlışlarını görmezdi.

Korkuyu da görürdü.

Yarım bırakılmış cesareti de.

Söylenemeyen cümleleri de.

Belki bu yüzden işini seviyordu.

Belki de bu yüzden kendi hayatını düzeltmeye hiç vakit bulamamıştı.

Masasının köşesinde küçük, çerçevesiz bir fotoğraf duruyordu.

Fotoğrafta dört genç vardı.

Deniz kenarında.

Gülüyorlardı.

Fotoğraf yıllar içinde solmuştu.

Yüzler seçiliyordu ama o günün sesi çoktan kaybolmuştu.

Hande, fotoğrafı her sabah görür ama neredeyse hiç bakmazdı.

Çünkü bazı anılar, gözünü kaçırdığında daha az acıtırdı.

Telefonu çaldı.

"Toplantı on dakikaya başlıyor," dedi sekreter.

"Geliyorum."

Toplantılar birbirine benzerdi.

Satış rakamları.

Yeni dosyalar.

Kapak tasarımları.

Pazarlama planları.

İnsanlar kitaplardan çok onların kaç adet satacağını konuşuyordu.

Hande bazen bunun tuhaf olduğunu düşünürdü.

Bir yazar yıllarını veriyordu.

Sonra biri sadece şöyle diyordu:

"Bu kitap yürür."

Ya da...

"Bu tutmaz."

Toplantı bittiğinde öğle olmuştu.

Masasına dönerken kargo bölümündeki görevli seslendi.

"Hande Hanım."

"Evet?"

"Size özel bir paket gelmiş."

"Kimden?"

"Üzerinde gönderen bilgisi yok."

Küçük, kahverengi bir kutuydu.

Eski usul sicimle bağlanmıştı.

Ne kurumsal görünüyordu ne de rastgele hazırlanmıştı.

Sanki biri acele etmeden...

Sabırla...

Ellerini kullanarak hazırlamıştı.

Hande kutuyu masasına getirdi.

Bir süre açmadı.

Nedensiz bir çekingenlik vardı içinde.

Sonunda sicimi çözdü.

Kutunun kapağını kaldırınca önce eski kâğıt kokusu yükseldi.

Sonra ince bir bez parçasına sarılmış küçük bir defter çıktı.

Kapağı lacivertti.

Köşeleri yıpranmıştı.

Hiç isim yazmıyordu.

İlk sayfayı açtı.

Boştu.

İkinci sayfa da.

Üçüncü...

Dördüncü...

Sayfalar ilerledikçe tek bir cümleyle karşılaştı.

"Bazı mektuplar gönderilmek için değil, insanın vazgeçemediğini anlayabilmesi için yazılır."

Hande'nin parmakları sayfanın üzerinde durdu.

Bu cümlede tuhaf bir tanıdıklık vardı.

Sanki yıllar önce duyduğu bir ses, kelimelerin arasından usulca dönüp gelmişti.

Defterin arasından küçük, sararmış bir zarf düştü.

Üzerinde sadece tek bir kelime yazıyordu.

Hande.

Yazıyı görür görmez nefesi istemsizce yavaşladı.

Bu el yazısını unutmuş olduğunu sanıyordu.

Yanılmıştı.

İnsan bazı yüzleri unutabilirdi.

Bazı sesleri de.

Ama bazı el yazıları, hafızanın en inatçı yerinde yaşamaya devam ederdi.

Zarf açılmamıştı.

Hiçbir posta damgası yoktu.

Hiçbir tarih yazmıyordu.

Sadece adı.

Parmakları zarfın kenarına uzandı.

Tam açacakken telefonu yeniden çaldı.

"Hande Hanım," dedi müdürü.

"Bir yazar geldi. Sizinle görüşmek istiyor."

Hande gözlerini zarftan ayırmadı.

"Beş dakika sonra gelebilir miyim?"

"Bekliyor."

Telefon kapandı.

Odası yeniden sessizleşti.

Dışarıda yağmur hızlanmıştı.

Camdan aşağı süzülen damlalar, sanki zamanı biraz daha ağırlaştırıyordu.

Hande zarfı eline aldı.

Yıllardır içinde adını hiç yüksek sesle söylemediği bir insan vardı.

Bunu hissediyordu.

Ama bazı kapılar, açılmadan önce insana son kez düşünme fırsatı verirdi.

Ve bazen en zor şey...

Bir zarfın kapağını kaldırmaktı.