21. bölüm · Geç Kalan Mektup
BÖLÜM 20 - Dönüş
Sabah Bozcaada’ya bu kez farklı geldi.
Ne acele etti…
Ne de gecikti.
Sadece geldi.
Hande gözlerini açtığında ev sessizdi.
Ama bu sessizlik boş değildi.
Bir şeyin sonu değil…
yerleşmiş hâliydi.
Yavaşça ayağa kalktı.
Pencereden dışarı baktı.
Gökyüzü açıktı.
Deniz, geceyle sabah arasındaki tüm sırları yutmuş gibiydi.
---
Mutfakta Akay vardı.
Kahve yapıyordu.
Sanki her şey normalmiş gibi.
Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi.
Ama ikisi de biliyordu.
Her şey değişmişti.
Hande, valizini dış kapının yanına bıraktı
Mutfak kapısına gitti.
“Gidiyorum.”
Akay başını çevirmedi.
“Biliyorum.”
Bu kadar basitti.
Ve bu kadar gerçekti.
---
Hande masaya oturdu.
“Bir şey söylemeyecek misin?”
Akay kahveyi iki fincana paylaştırdı.
“Ne söylememi istiyorsun?”
Hande cevap vermedi.
Çünkü artık istemek değil…
bilmek zamanındaydı.
Akay fincanı önüne koydu.
“İnsanlar bazen…”
“birbirlerini kaybetmez.”
Durdu.
“Yanlış yerde bırakır.”
Hande başını kaldırdı.
“Biz yanlış yerde miydik?”
Akay gözlerini kaçırmadı.
“Evet.”
“Ve doğru yerde de değiliz.”
Hande hafifçe gülümsedi.
“Peki nerede?”
Akay çok sakin söyledi.
“Şimdi.”
---
Sessizlik.
Bu kez tamamlayıcıydı.
Eksik bırakmıyordu.
Hande ayağa kalktı.
Pencereye yürüdü.
Dışarı baktı.
Aynı ada.
Aynı deniz.
Ama artık aynı zaman değildi.
Akay konuşmadı.
Hande de.
Çünkü bazı final cümleleri söylenmezdi.
Sadece anlaşılırdı.
---
Kapıya yöneldi.
Elini tokmağa koydu.
Ama çıkmadı.
Bir an durdu.
Döndü.
Akay’a baktı.
“Beni hiç bırakmadın mı gerçekten?”
Akay uzun süre sustu.
Sonra başını salladı.
“Hayır.”
“Ben sadece…”
durdu.
“yanında durmayı beceremedim.”
Hande gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
“Ben de kalmayı.”
---
Gözlerini açtığında artık daha sakindi.
“Biz neydik?”
Akay cevap vermedi hemen.
Sonra çok net söyledi.
“Bir hikâye.”
Durdu.
“Bitmeyen değil.”
“Yanlış zamanda yazılan.”
Hande başını salladı.
“Ve şimdi?”
Akay ilk kez gülümsedi.
Gerçek bir gülümseme değildi.
“Şimdi…”
“hikâye tamamlanıyor.”
---
İskeleye kadar yan yana yürüdüler.
Adanın taş sokakları, geldikleri günkü kadar sakindi.
Ama aynı insanlar değillerdi artık.
Bir fırının önünden geçerken sıcak ekmek kokusu yükseldi.
Hande istemsizce durdu.
"İlk geldiğim gün de böyle kokuyordu," dedi.
Akay başını salladı.
"Ben de onu düşündüm."
Başka hiçbir şey söylemediler.
Sessizlik, eksik kalan cümlelerin değil; tamamlanmış duyguların sessizliğiydi.
Vapur henüz yanaşmamıştı.
İskelede bekleyen birkaç kişi bavullarının üzerine oturmuştu.
Bir çocuk martılara simit atıyordu.
Yaşlı bir çift aynı gazeteyi birlikte okuyordu.
Hayat, kimseyi beklemiyordu.
Hande denize baktı.
"Galiba dönme zamanı."
Akay cevap vermedi.
Sadece ufka baktı.
Bir süre sonra cebinden anahtarını çıkardı.
Avucunda çevirdi.
Sonra yeniden cebine koydu.
Hande bunu fark etti.
"Ne düşünüyorsun?"
Akay hafifçe gülümsedi.
"Eskiden olsaydı..."
Durdu.
"...sana bunu anlatan uzun bir mektup yazardım."
Hande de gülümsedi.
"Ama artık yazmayacaksın."
"Sanırım hayır."
İlk anlarda bu cümle bir eksiklik gibi geldi.
Sonra ikisi de bunun bir eksiklik olmadığını anladı.
Bazı alışkanlıklar bittiğinde insan küçülmezdi.
Bazen ilk kez büyürdü.
Vapur yanaştığında görevlinin düdüğü duyuldu.
İnsanlar hareketlenmeye başladı.
Hande valizinin sapını tuttu.
Akay uzanıp sessizce valizi aldı.
Birlikte yürüdüler.
Giriş kapısının önünde durdular.
Ne sarılacak doğru zamanı aradılar...
Ne de vedayı uzatmaya çalıştılar.
Çünkü bazı vedalar uzadıkça kolaylaşmazdı.
Sadece ağırlaşırdı.
Hande derin bir nefes aldı.
"Kendine iyi bak."
Akay başını eğdi.
"Sen de."
Bir an birbirlerine baktılar.
İkisinin de söyleyebileceği çok şey vardı.
Hiçbiri söylenmedi.
Hande vapura çıktı.
Güverteye geçti.
Halatlar çözüldü.
Motor ağır ağır çalıştı.
Ada yavaşça geride kalırken Akay hâlâ iskeledeydi.
El sallamadı.
Hande de sallamadı.
Çünkü bu, birbirlerini son kez görmenin değil...
Birbirlerini oldukları hâliyle kabul etmenin anıydı.
Mesafe büyüdü.
İnsanlar küçüldü.
İskele tek bir çizgiye dönüştü.
Hande gözlerini kapattı.
Çantasında hiçbir mektup yoktu.
Ve ilk kez bunun eksikliğini hissetmedi.
İstanbul'a dönerken denizin üzerinde ince bir rüzgâr dolaşıyordu.
Bazı hikâyeler mektuplarla başlardı.
Ama her hikâye mektuplarla devam etmek zorunda değildi.
Vapur ufka doğru ilerlerken Bozcaada yavaş yavaş silindi.
Bu kez geride kalan yalnızca bir ada değildi.
Yıllardır ikisinin de taşıdığı bekleyişti.
