3. bölüm · Geç Kalan Mektup

BÖLÜM 2 - Mürekkebin Hafızası

Başaran Küçükyanaçık

Hande, zarfı yeniden kutunun içine bıraktı.

Parmakları kapağın üzerinde birkaç saniye daha kaldı. Sanki yalnızca ince bir kâğıda değil, yıllardır açılmayı bekleyen bir zamana dokunuyordu.

Kapıyı kilitlemeden odasından çıktı.

Koridor yine aynıydı.

Editörler bilgisayar ekranlarına eğilmişti. Bir tasarımcı elindeki kapak örneklerini taşıyor, mutfaktan taze demlenmiş çayın kokusu geliyordu.

Hayat, hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyordu.

Oysa Hande'nin içinde küçük bir çatlak oluşmuştu.

Müdürün odasında bekleyen yazar, ilk romanını yayımlatmaya çalışan yirmili yaşlarının sonunda bir gençti. Heyecanını gizleyemiyordu.

"Dosyamı okudunuz mu?" diye sordu.

Hande gülümsedi.

"Okudum."

"Nasıl buldunuz?"

Bir an durdu.

Sonra alışık olduğu sakin ses tonuyla konuştu.

"Karakterlerin birbirine söyledikleri güzel cümleler var."

Genç adamın yüzü aydınlandı.

"Ama..."

O tek kelime, odadaki havayı değiştirdi.

"En önemli şeyi birbirlerine hiç söylememişler."

Genç adam şaşkınlıkla baktı.

"Nasıl yani?"

"İnsanlar bazen sevgilerini anlatmak için uzun cümleler kurar. Oysa en çok sustukları yerde kim oldukları ortaya çıkar. Karakterleriniz konuşuyor ama susmuyor."

Genç adam not defterine bir şeyler yazdı.

Hande devam etmedi.

Çünkü bazen bir editörün görevi, yazara cevabı vermek değil; doğru soruyu bırakmaktı.

---

Akşam olduğunda yayınevindeki ışıkların çoğu sönmüştü.

Hande masasının başına döndü.

Kutuyu yeniden önüne çekti.

Bu kez beklemedi.

Zarfı dikkatlice açtı.

İçinden tek sayfalık, kat izleri belirgin bir mektup çıktı.

Mürekkep biraz solmuştu.

Ama yazı hâlâ aynıydı.

Yuvarlak harfler...

Sabırlı satırlar...

Ve her kelimenin arasında bırakılmış küçük boşluklar.

Akay yazarken hiç acele etmezdi.

Hande okumaya başladı.

"Hande,

Bu mektubu sana gönderip göndermeyeceğimi bilmiyorum.

Belki de hiçbir zaman göndermeyeceğim.

İnsan bazen söylemek istediği şeyi karşısındakine değil, kendine yazıyor.

Eğer bir gün bu satırları okuyorsan, demek ki zaman benden daha cesur davranmış.

Bunu okuduğunda bana kızmanı istemem.

Sadece şunu bilmeni isterim.

Bazı vedalar, gitmek isteyen insanların değil; kalmaya cesaret edemeyen insanların eseridir."

Mektup burada bitiyordu.

Ne tarih vardı.

Ne imza.

Gerek de yoktu.

Hande, son cümleyi ikinci kez okudu.

Sonra üçüncü kez.

Kalmaya cesaret edemeyen insanlar...

Yıllardır kendine sormadığı bir soru, hiç beklemediği anda zihninde yankılandı.

Gerçekten giden kimdi?

---

O gece eve döndüğünde yemek hazırlamadı.

Kettle'a su koydu.

Kendine bir fincan çay yaptı.

Salonun lambasını yakmadı.

Yağmurun cama vuran sesi yeterince doluydu.

Kutudaki defteri yeniden açtı.

Mektubun dışında başka bir şey olup olmadığını anlamak için sayfaları tek tek çevirdi.

Sonlara doğru, kapağa yakın sıkışmış ikinci bir zarf fark etti.

İlki kadar eskiydi.

Üzerinde yine yalnızca tek kelime vardı.

Gönderilmedi.

Hande'nin kalbi biraz daha hızlı atmaya başladı.

Kutuda bir mektup değil...

Bir hayat bekliyor olabilirdi.

Ve o hayatın sahibi, yıllar önce ardında hiçbir açıklama bırakmadan sessizce uzaklaşan adamdı.

Hande ikinci zarfı açmadı.

Onu masanın üzerine bıraktı.

Çünkü bazı gerçekler, öğrenilmek için değil; insanın onları karşılayabilecek hâle gelmesini beklemek için sabreder.

O gece uzun süre uyuyamadı.

Sabaha karşı gözleri kapanırken, yıllardır görmediği bir görüntü bütün ayrıntılarıyla geri döndü.

Azmak'ın kıyısında ince bir sabah sisi vardı.

Ahşap iskele henüz güneş görmemişti.

Genç bir adam, dizlerinin üzerinde bir deftere bir şeyler yazıyordu.

Bir ara başını kaldırıp karşı kıyıya baktı.

Sanki birinin gelmesini bekliyordu.

Ve tam o anda, yıllardır unuttuğunu sandığı sesi yeniden duydu.

"Hande..."

Uyandığında odada kimse yoktu.

Ama ilk kez, geçmiş yalnızca bir hatıra gibi değil...

Kapıyı çalmaya başlamış bir misafir gibi hissediliyordu.