18. bölüm · Geç Kalan Mektup
BÖLÜM 17 - Öğrenmek
Sabah Bozcaada’ya yavaş geldi.
Sanki gece boyunca bir şeyleri toparlamış da, gündüzü öyle bırakmıştı.
Hande gözlerini açtığında odanın içi soluk bir ışıkla doluydu.
Perdeler hafifçe sallanıyordu.
Rüzgâr içeri girmişti.
Ama bu kez rahatsız edici değildi.
Sadece vardı.
Yan odadan gelen küçük bir ses duyuldu.
Tahta zeminde bir adım.
Sonra bir diğeri.
Hande doğruldu.
Bir an neyin gerçek neyin hatıra olduğunu ayırt edemedi.
Sonra hatırladı.
Akay.
---
Koridora çıktığında kapı aralıktı.
Akay mutfaktaydı.
Elinde iki fincan kahve vardı.
Sanki yıllardır aynı sabahı yaşıyormuş gibi sakin görünüyordu.
“Uyandın,” dedi.
Bu bir soru değildi.
Hande başını salladı.
“Sen erken kalkmışsın.”
Akay fincanlardan birini ona uzattı.
“Alışkanlık.”
Hande kahveyi aldı ama içmedi.
“Ne zamandan beri alışkanlıkların var?”
Akay hafifçe gülümsedi.
“Bir şeyleri beklemeyi bıraktığımdan beri.”
Bu cümle havada kaldı.
Ağır ama netti.
---
Masanın etrafına oturdular.
Aralarında dün geceden kalma hiçbir dramatik şey yoktu.
Ama hiçbir şey de sıradan değildi.
Sanki hayat, iki insanı aynı masaya yeniden koymuş ama önceki sahneyi silmemişti.
Hande fincanına baktı.
“Dün söylediklerin…”
Akay başını kaldırdı.
“Hangisi?”
“Her şey.”
Akay sessizce dinledi.
Hande devam etti.
“Beni eksik biri olarak düşündüğünü söyledin.”
Akay hemen düzeltmedi.
Kaçmadı da.
“Düşünmek…”
“o zamanlar hissettiğim şeydi.”
Hande gözlerini kaldırdı.
“Peki şimdi?”
Akay uzun süre sustu.
Sonra çok sakin söyledi.
“Şimdi…”
durdu.
“aynı şeyi düşünmüyorum.”
Hande’nin nefesi hafifçe değişti.
“Ne düşünüyorsun?”
Akay fincanını masaya bıraktı.
“Şimdi…”
“bizim eksik olmadığımızı düşünüyorum.”
Durdu.
“Yanlış zamanda tamamlanmaya çalıştığımızı.”
---
Hande bu cümleyi anlamak istemedi.
Ama anladı.
Bu daha ağırdı.
Çünkü suç yoktu.
Kötü niyet yoktu.
Sadece zaman vardı.
Ve zaman, en sert rakipti.
“Yanlış zaman…” dedi Hande.
“Bu çok kolay bir açıklama.”
Akay başını salladı.
“Kolay değil.”
“Gerçek.”
---
Bir süre konuşmadılar.
Dışarıda bir motor sesi geçti.
Sonra yeniden sessizlik.
Hande pencereye baktı.
“Ben İstanbul’a döndüğümde…”
durdu.
“sen neredeydin?”
Akay cevap verdi.
“Buradaydım.”
Hande ona döndü.
“Ve hiçbir şey yapmadın.”
Akay gözlerini kaçırmadı.
“Yaptım.”
“Ne yaptın?”
Akay çok net söyledi.
“Beklemeyi bıraktım.”
Bu cümle Hande’nin içini sıktı.
“Beni mi?”
Akay başını salladı.
“Hayır.”
Durdu.
“Hayali.”
---
Hande nefesini tuttu.
Bu daha farklıydı.
Daha gerçekti.
Akay devam etti.
“İnsan bazen birini değil…”
“onun geri döneceği ihtimalini bekler.”
“Ben o ihtimali tüketmeye çalıştım.”
“Başaramadım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ekledi:
“Sonra yazmaya başladım.”
Hande yavaşça sordu.
“Bana mı?”
Akay başını salladı.
“Bana.”
---
Bu cevap Hande’yi durdurdu.
Uzun süre konuşmadı.
Sadece baktı.
İlk kez gerçekten gördü.
Akay’ın yıllarını.
Sadece onu değil…
kendini de içine alan bir bekleyişi.
“Bütün mektuplar…” dedi Hande.
“aslında bana değil miydi?”
Akay gözlerini kapatmadan cevap verdi.
“Bazıları sana.”
“Bazıları bana.”
Durdu.
“Çoğu…”
“ikimize de gecikmişti.”
---
Gün ilerledikçe ev değişti.
Sanki iki insanın varlığı bile mekânı farklı bir zamana çekiyordu.
Hande dışarı çıktı.
Akay arkasından geldi.
Sokakta yürüdüler.
Bu kez mesafe yoktu.
Ama yakınlık da tam değildi.
Sadece yan yana olmanın garip bir ağırlığı vardı.
Hande durdu.
“Biliyor musun?”
Akay baktı.
“Ben seni affetmek için gelmedim.”
Akay başını salladı.
“Biliyorum.”
Hande devam etti.
“Ben anlamak için geldim.”
Akay çok sakin söyledi.
“O zaman…”
“zor bir yolculuk olacak.”
Hande hafifçe gülümsedi.
“Zaten kolay olsaydı…”
“sen beni beklemezdin.”
Akay ilk kez kısa bir gülümseme verdi.
“Doğru.”
---
Ve o an…
Bozcaada, iki insanın arasında değil…
yanlarında akmaya başladı.
Geçmiş artık önlerinde değildi.
Arkalarında da.
Sadece vardı.
Ve ilk kez…
onlar onun içinden geçmiyordu.
Yanında yürüyordu.
