15. bölüm · Düşmanın Verdiği Hasar
9. Bölüm
Her şeyin bir zamanı var…
(Burak’ın anlatımıyla)
Annem merdivenlere doğru iyice yönelmişken ben ise silaha tutunmuş Hakk’ın rahmetine kavuşmamak için dua ediyordum.
Annemin endişesi ise bambaşkaydı.
“Burak? Sen evden çıkmadan önce kornişon turşu var mıydı? Yoksa giderken alalım mı?”
“Anne?! Senin kafan iyi mi? Şu an çevremiz İsveçlerle çevrili ve biz bunu biliyoruz. Daha da kötüsü hiç bir şey söylemeden, dinlemeden yıkıp geçiyorlar ve biz sadece tek katlı bir binaya benzeyen bu depo gibi şeyin içinde hapsolmuş durumdayız!” dedim tüm içimi dökerken.
“Uzun açıklama için sağol ama hayatımın en boş 44 saniyesi için bana bir özür borcun var. Ödeştik.” dedi annem.
Erdal arkada bir sitcom izler gi bu i izliyordu bizi. Dudağının kenarı yukarı kalkmış ama yinede gülmemek için bir birine bastırmaya çabalasa da beceremedi. Küçük mekanda bir kahkaha duyulunca yankı yapılmış gibi bir şey hissettim. Ama kasten değildi. Fiziğe de aykırıydı. Çok sonra değil sesle birlikte yankılandı.
Arkamı tekrar döndüğümde Erdem’in nereden içtiği belli olmayan şarabın etkisinde bize otuz iki dişini sergiliyordu. Bana el salladığında kafasının harbi güzel olduğunu anladım ve hiç uğraşmadım. Annem bu sefer bize dalacakmış gibi bakıyordu. Şimdi de “ Hayatımın en kötü 93 saniyesini yaşattığın için bana bir özür borçlusun.” demesini bekledim ancak o sadece göz teması kurmakla yetindi. Merdivenin yukarısındaki kapıyı araladı ve baktı.
“Harika! Onları boş bakışmalarla atlattık.” dedi annem.
“Gözüm daldığı için hayatının 12 saniyesinden özür dilerim!” dedim alayla, ama annem oldukça ciddiydi.
“Özürün kabul edilmedi.” dedi annem bir çocuk gibi.
Ona bir lütfen sus artık bakışı attıktan sonra önüme döndüm.
“Buradan çıkmalıyız.” dedim düşünceli bir şekilde.
“Sen şaka yapıyorsun?!” dedi Erdal alayla.
Yüzüne bakışım ona bir adeta bir tokat gibi karptı. Ardından çenesini bir daha açmamak üzere kapattı.
(Mirza’nın anlatımıyla)
Sakince kalktım ve doğruldum. Omuzlarımı sıktım ve dik durdum. Ben deli değildim. Olamazdım. Ben okulum üstünüydüm. Psikiyatri servisine gitmeyi hakedecek bir şey yapmadım. Ben hasta değildim. Kimi kandırıyordum ki? Doktor teşhisi konulmadı. Ama zaten şu İsveçler sınırlarımızı zorlamazlarsa eğer yine konulamazdı. Çünkü gitmezdim. Kendini küçük düşürmenin sadece bir tanesi bile bu kadar acı verici değildir. Çünkü insan deli olmak için gelmez dünyaya yaşamk için gelir. Ve şimdi herkes ortalıkta “ben bir deliyim” diye geziyordur. Kimse gerçek deli olduğunu kanıtlayamaz. Ben de kanıtlayamazdım.
Ama şimdi ben bir deliyim değil mi? Hayır! Değilim. Ben deli olamam! Psikiyatriye, psikolog her neyse ona da gitmeyeceğim.
(Burak’ın anlatımıyla)
Biz tam çekip giderken yukarıdaki kurşun sesleri, kendini sert dolu tanelerinin çatıda bıraktığı sese dönüşüyordu.
Dışarıdan gelen sesler artık demir kapıda izler bırakmazken dolunun sesi Erdem’in sesini bastırıyordu.
Az önce “Voaaaaaa…” diye gezen Erdem, şimdi ise “laaaaaaaaaaaa…” gibisinden bir sesle bağırıyordu. Kendine gelmesi için İtalya’daki kahve-kruvasan menüsündeki o kocaman kahveyi içmeliydi.
Ben bunları düşünürken Erdal gitmiş, annem de çoktan çatıya çıkmıştı.
