5. bölüm · Döngüde Ay

Kamer 2 şimdiki zaman

AYNUR AKDEMİR

Kaç dakika oturdum balkondan kendimi mide bulantıları ile attığım bu mutfağın sandayesinde ? Hava iyice karardı. Görebildiğim tek şey, evyenin üzerinde parlayan musluk, bir iki bulaşık, cam bardak ve arkasında yığılı olduğunu bildiğim tabaklar, çatallar, kaşıklar ve birkaç bardak daha... Kafamı iki omzumun üzerinde bir sağa bir sola yatırdım, göğsümü esnettim; her yerim ağrıyordu. Kalktım, ışık düğmesine bastım. Keşke basmasaydım! Gördüğüm görüntü beni her yönden daha da dibe çekti. Bu mutfak benim mutfağım mıydı? Bir zamanlar çeşit çeşit yemekler, tatlılar ve tuzlular yaptığım hobi alanım mıydı? Kendime olan olanca acıma isteği yeniden atak verdi. Sol gözümün altında küçük, cansız bir kıpırtı oluşmaya başladı; her saniye tık tık tık vuruyor; içeriden, sanki dışarıda kalan bir şeyi uyandırmak istercesine... Tık tık tık...Işığı kapattım ve odama geri dönmek üzereyken ne yaptığımı fark ettim. Vestiyerden anahtarımı alıp kendimi sokağa attım. Saçlarım ne halde, peki ya üzerimde ne var? Bunların hepsi o kadar önemsizdi ki... Koşar adım yürümeye başladım. Binalar, binalar, binalar... Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ayaklarım beni nereye getiriyor? O kadar hızlı yürüyordum ki boğazım yanmaya başladı, göğsüm yanıyordu; ama ayaklarımın bunlardan haberi yokmuşçasına yürümeye devam ettiler. İlerledikçe cır cır böceklerini duymaya başladım. Aylardan neydi? Bir dakika, bir ay sonra doğum günüm müydü? 28 yaşına girecektim, Nisan'ın 21. gününde... Ama nasıl oluyor da ben Ağustos böceklerini duyabiliyorum? Sanırım bu sefer delirdin, Kamer...

Adımlarım hızlandıkça şehrin gürültüsü zihnimdeki uğultuya karışıyor. O "tık tık tık" sesi artık gözümün altında değil, sanki bastığım her kaldırım taşının altında yankılanıyor; bir ritim tutuyor, bir mevsimi diğerinin üzerine dikiyor. Mart'ın serinliği tenimi ürpertmesi gerekirken, ben bir temmuz gecesinin genzimi yakan o ağır, çiçek kokulu sıcaklığını ciğerlerimde hissediyorum. Ve sonra, başımı kaldırıyorum.Binaların o soğuk, gri siluetlerinin arasından sıyrılmış; sanki bu geceye ait değilmiş gibi, oraya ait değilmiş gibi, tam tepemde... Dolunay. Mart ayında o dolunayı görmek, Ağustos böceklerini duymakla aynı kırılmanın parçası. Zihnim, o mutfaktaki yığılı bulaşıkların verdiği "tükenmişlik" ağırlığından kurtulmak için, ruhumun en çok parladığı o Temmuz gecesine bir çıkış tüneli açmış olmalı. Hatırlıyorum... O gece de ay böyle tam tepedeydi. O gece de birileri yanımdaydı, belki o, belki bir başkası, belki de sadece yalnızlığımın en yoğun ve en huzurlu hali.Aya bakarken anlıyorum; delirmedim. Sadece mutfağın o boğucu ışığında kilitli kalan benliğim, bu geceyi bahane edip geçmişin o altın rengi anısına geri dönüyor.

Gökyüzündeki dolunay, şimdiki zamanla geçmişin arasındaki o ince zarı yırtıyor.

Duruyorum. Binaların bittiği, asfaltın yerini hafif bir toprak kokusuna bıraktığı bir sokak köşesinde kalakalıyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve o temmuz gecesinin sıcaklığı, Mart'ın soğuk rüzgarıyla tenimde dans ediyor. Artık mutfaktaki o bulaşıkları, o kaşıkları, o birikmiş tozlu hayatı düşünmüyorum. Sadece dolunayın ışığını, sanki odaya giren bir misafirmiş gibi kabul ediyorum.Tık tık tık... Bu sefer ritim değişiyor. Artık bir endişenin vuruşu değil bu; bir kalp atışı. Kendi zamanıma, kendi mevsimime, kendi merkezime dönüyorum.