1. bölüm · Döngüde Ay
Kamer 1 şimdiki zaman
Yatağımdayım; bir ay olmuş değiştirmediğim nevresimlerime gömülmüşüm. Odamda ayakucuna denk gelen küçük, iki kanatlı bir pencere var. Dünyaya açılmıyor; dünya ile aramdaki mesafeyi daha da artırmak isteyen, ölü çiçeklerle bezeli bir balkona açılıyor.
Hava kapalı; odaya puslu bir ışık süzülüyor. Kalbimin ağırlığını bana zevk verecek derecede artıran bir ışık bu. "Işık" tabiri, şişmiş gözlerimin arasından görmeyi başardığım şeyi tarif ediyor olmamalıydı. Işık kutsaldır, temizdir, durudur; bu bana ulaşan, belki de dünyada sadece bana ulaşan şeye "ışık" demeyecek kadar hassasım ama yine de bana iyi geliyor.Bu dumanımsı renkteki küçük oda... Karanlığa alışmış bir ruha ancak bu oda ayrılabilirdi.
Saçlarım gözlerime ve burnuma düşmüş olacak ki tel tel her birini ayırt edebiliyor gözlerim. Gördüğüm bu görüntü, bir hapishane parmaklıklarından farksız. Parmaklıklar arasında duran sıkı sıkıya kapalı kapım, hafif karanlık odam, uçuşan toz taneleri, kurumuş buket çiçeğim, komodinin üzerindeki beyaz rengi belli olmadan parıldayan inci kolyem...
Birden içimi çektim bilinçsizce; içten gelen bir dürtüydü bu. Ciğerlerimde acı hissettim; ne kadar zamandır kısa kısa soluyordum? Yastığımın ıslaklığı beni rahatsız etmeyi başardı ve bir iki saniye dünyaya döndürdü. Ben bütün bunları boş gözlerle izlerken, şimdi tamamen buradaydım işte. Ruhum çırpınıyor; sanki bedenimde hissettiğim kalp ağrısı değil, yorulmuş ve hiçbir şey başaramamış bir zihnin pes edişi. Ne kadar ilginç değil mi? Sessizlik insanın ruhunda yaralar açabiliyor; kansız yaralar... Ama ben kan kokusu alıyorum şimdi, midem kaldırıyor bu kokuyu. Hayatımda ilk kez kan kokusu ile bünyem barışık. Sanırım bitişler insanı barıştırıyor; bitişler var olmayı tetikliyor.Bitmek... Belki de bu yüzden "var olmak" ile eş anlamlıdır.
Kalkmam gerekiyor, kendi kendime emir veriyorum: "Bu yataktan kalkmaktan başka şansın yok, bir gün daha uyuyamazsın." Beynimi jöle gibi hissediyorum. Gözlerimi açmakta o kadar zorlanıyorum ki saçlarım sanki daha fazla uyumam için baskı yapıyor. Yüzümde, burnuma doğru yukarı yönde üfleyerek onları dağıttım. Artık daha net; odamın karanlık yüzü... Hava iyice karardı, uçuşan tozlar yok artık."Kalk Kamer, kalk!" Yorganım daha da ağırlaştı üzerimde ama kolumu içinden çıkarıp ittim. Bacağımın birini yataktan sarkıttım, doğruldum. Yavaş yavaş çıktım yatağımdan, banyoya girdim. Musluğu açıp yüzüme su çarpmak sanki kuduz olmuş zavallı bir çocuk gibi korkuttu beni. Şu buz gibi, yapışkan ve iğrenç su... Oldum olası nefret etmişimdir zaten.Yüzümü yıkadıktan sonra ıslanan saçlarımla mutfağa ilerledim. Kahve kavanozuma ve yanında içinden iki dal alınmış, kapağı açık duran sigara paketime baktım. Midem bulanıyordu ama sanki kendime daha fazla işkence çektirmek ister gibi, dört gündür bir lokma yemediğim kaynayan midemin üzerine bir dal sigara yaktım. Balkonun camını açtım.
Aylardan mart, günlerden ne bilmiyordum. Güneş cildimi yakıyordu sanki, öyle hissediyordum ama zihnim bunu bilmiyordu; yakan bir güneş yoktu ki dışarıda.Akşam hâlâ çökmemiş, gözlerim bu batmakta olan gün ışığına alışamadı. Camlar batıyor sanki göz kapaklarımın altında. Her şey o kadar iğrenç ve tiksindirici geliyordu ki: Dışarıda elinde market poşetiyle telefonla konuşarak geçen bir kadın, arabaların motor sesleri, bisikletle geçen bir çocuk... Klasik bir akşamüstü görüntüsü. Sigaramı aldırmadan camdan fırlattım dışarı, camımı kapattım.Balkondan fırladım; düşündüğüm bir şey yoktu. Bir tahmin, bir fikir, sebepli bir duygu yoktu. Nefret... Sadece nefret. Bütün damarlarımda hissettiğim sebepsiz bir nefret. Başım dönüyor ve yatağa geri dönmemek için inanılmaz bir çaba göstererek mutfaktaki sandalyeye yığılıp kalıyorum.
