5. bölüm · Dolunay Gecesi Başlayan Bir Aşk~Remus Lupin~

SONRAKİ DOLUNAY

Ecrin Aygöz

---

Hogwarts’ta sabah, karanlığın ardından doğan yorgun bir ışıktı. Pencerelerden süzülen solgun gün ışığı, taş duvarları uykulu bir sıcaklıkla sararken öğrenciler ağır adımlarla uyanıyordu. Amaris pencereden dışarı bakarken, elindeki parşömeni çevirip duruyordu. Dışarıda her şey sessizdi ama içinde... kıyamet kıpırdanıyordu.

James kahkahasını bastırmaya çalışarak büyük salondaki masaya oturdu. Sirius yorgun ama hâlâ ukala bakışlarla peşinden geldi. Peter aralarında eziliyor, Remus ise kitaplara gömülmüş hâlde sessizce ekmeğini bölüyordu.

“Bugün de ölmeyeceksek harika bir gün olacak.” dedi Sirius, ağzındaki reçelli ekmeği konuşmasına engel etmeden.

“Her gün aynı şakayı yapıyorsun.” dedi Remus, gözlüğünü düzelterek. “Ve her defasında daha az komik oluyor.”

James gözlerini devirdi, sonra Amaris’e döndü. “Sen gülüyorsun ama. Onun en büyük destekçisi sensin.”

Amaris hafifçe gülümsedi. Gözlerinin altındaki morluklar derinleşmişti ama kimse bir şey sormuyordu. Kimsede, soru soracak cesaret kalmamıştı artık.

Dersler işleniyor, kağıtlar uçuşuyor, kalemler kırılıyor, büyüler yanlış gidiyor, Sirius McGonagall’ın sabrını taşırıyor, Peter her zamanki gibi yanlışlıkla bir mürekkep şişesini patlatıyor, Remus hep aynı köşeye çekilip kitap okuyor, James Lily’ye bir şeyler yazıyor ama göndermeye cesaret edemiyor...

Ve Amaris... sadece izliyordu.

Sonra her şey, birkaç gün içinde değişti.

İlk gün, okulun kuzey kapısı mühürlendi. Ardından, birkaç profesör ortadan kayboldu. Hogsmeade’e gitmek yasaklandı. Sadece altı kişi biliyordu neden: Voldemort güçleniyordu. Ölüm Yiyenler sessizdi, ama bu sessizlik karanlık bir ordunun nefesiydi.

Dumbledore her geçen gün daha az görünüyordu. Filch’in yüzü, normalde olduğundan daha asık, Peeves bile daha sessizdi. Hogwarts, adını fısıldamaktan korktukları bir savaşın kalbi hâline gelmişti.

Sonra gecelerin birinde, Yasak Orman’dan bir duman yükseldi. Gök gürledi, ama gökyüzü açıktı. Birileri, okulun sınırlarına büyüyle saldırıyordu. Dumbledore ilk kez kalabalık önünde asasını çekti. Tüm öğrenciler gece bahçeye toplandı.

“Bu okul, yüzyıllardır ayakta. Ve öyle kalacak. Ama siz… siz kendi yüreğinizin ne kadar güçlü olduğunu bilmek zorundasınız artık.” dedi.

O geceden sonra, hiçbir şey aynı olmadı.

Savaşın ilk kurbanı Milo oldu. On beş yaşında, Ravenclaw öğrencisi. Amaris onu taşıdığında, gözleri açıktı. Dudaklarında donmuş bir korku. Küçücük bedeniyle neyi savunabilirdi ki?

“Bu... doğru değil.” dedi Remus, başını eğip.

“Hiçbirimiz buna hazır değildik.” diye fısıldadı Amaris. “Ama şimdi hazırmış gibi davranmalıyız.”

Savaş bir hafta sürdü.

Hogwarts’ın duvarları çatladı, kuleleri yandı. Ölüm Yiyenler okulun içindeydi artık. Her koridorda bir çığlık, her merdivende bir düşman. Öğrenciler saklandı, savaştı, sustu, ağladı.

Lily, öğrencileri koruyan bir kalkan büyüsü yaparken Severus Snape’le karşılaştı.

“Sakın.” dedi Lily.

Snape durdu. Gözleri karanlık. Solgun teni, ışıkta daha da hastalıklı görünüyordu.

“Senin neyin kaldı?” diye sordu.

“Sana borçlu değilim.” dedi Lily. “Bizi yalnız bırak.”

“Benim dünyamda senin yerin vardı, ama sen James’i seçtin. Sen... onunla öldün.”

Ve asasını kaldırdı.

Lily, bir anlık sessizlikte sadece şunu fısıldadı:

“Harry’yi koruyun.”

Yeşil ışık patladı. Sessizlik bıçak gibi kesildi.

James içeri girdiğinde, zaman durdu.

“Lily? LİLY! HAYIIRRRR"

Onun adı... boşluğa çarptı ve yankılandı.

Sirius, James’i yere çökerken tuttu. Amaris, Lily’nin bedenine bakamadı. Remus yutkundu ama gözyaşı dökmedi.

Peter kaçmıştı o sırada. Bir koridorda onun yüzünü gören öğrenci bağırdı ama kimse duymadı. Ertesi gün onun Voldemort’la birlikte olduğu duyuldu. James, onu kendi elleriyle öldürmek istedi. Sirius onu tutamadı.

Savaş sonunda kazanıldı. Voldemort zayıfladı, kaçtı. Ama Hogwarts bir harabeye dönmüştü. Her taşın altında bir isim, her sütunun dibinde bir hikâye vardı artık. Lily'nin mezarı, okulun merkezine yapıldı. Beyaz mermerle, hiç ses çıkarılmadan.

James ağlamıyordu. Gözyaşları akmadığında bile, gözlerinde sonsuz bir yas vardı. Sirius artık gülmüyordu. Peter yoktu. Remus daha da içine kapanmıştı. Amaris ise kırık camlar gibi yürüyordu.

Mezuniyet günü yaklaştıkça, Hogwarts sessizce toparlanmaya başladı. Çatılar onarıldı, kuleler tekrar ışıklandırıldı. Bahçeye çiçekler dikildi. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.

3 Hafta Sonra

Mezuniyet sabahı güneş doğarken, hava ağır ve yorgundu. Kuşlar bile hafif ötüyordu. Öğrenciler siyah cüppelerini giyerken, gözlerinde hüzün vardı. Gülümseyen kimse yoktu.

Büyük Salon mezuniyet için hazırlandı. Tavandan sarkan ışıklar, tıpkı yıldızlar gibi titriyordu. Her masa çiçeklerle doluydu. Ama masaların ortasında boş bir sandalye duruyordu: Lily için.

Dumbledore konuştu ama kimse dinlemedi. Gözler hep o boş sandalyedeydi. Sirius, sessizce oturmuş, parmaklarını birbirine geçiriyordu. James, Lily’nin fotoğrafına bakıyordu. Remus ise kıpırdamadan duruyordu.

Amaris, salonun kenarında durmuş onları izliyordu. O an bir şey hissetti.

Bedenine sanki rüzgar değdi. Arkasına baktı. Hiç kimse yoktu.

Ama bir fısıltı duyar gibi oldu:

“Sonraki dolunay… son olacak.”

Tüm gün boyunca içi daraldı. Ama konuşmadı. Remus ona bakıyordu ama hiçbir şey söylemiyordu. Ta ki herkes salonu terk edene kadar.

Remus, Amaris’in yanına geldi. Konuşmadan onun elini tuttu. İlk defa... yıllardır ilk defa, Amaris kendini güvende hissetti. Ama bu güvenlik, geçici bir rüya gibiydi. Bittiğinde uyanmak istemeyeceğin bir şeydi.

“Bunu yapmamamız gerekiyor.” dedi Amaris, sesi titreyerek.

“Doğru.” dedi Remus.

Sonra gülümsedi. “Ama ilk kez doğru bir şey gibi hissettiriyor.”

Amaris bir adım attı. Remus bir adım daha. Ve iki yalnızlık, mezuniyetin son dakikasında... birbirine tutundu.

O an ne gözyaşı döküldü ne söz söylendi. Sadece... sessizlik sarıldı onlara.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Amaris pencereden dışarı baktı. Bahçede biri yürüyordu.

Simsiyah cüppe. Sarı saçlar.

Narcissa Malfoy.

Duvara bir işaret çizdi. Kan kırmızısıydı.

Amaris ürperdi. Pencereden uzaklaştı.

O gece günlüğüne bir not düştü:

“Bugün ilk defa yaşamak istedim. Ama içimde, çoktan ölmüş bir taraf olduğunu hissediyorum.”

---