9. bölüm · Do you want to join us?
9.(Final)
Final bölümüyle karşınızdayım☆
***
Hoseok, telefon ekranındaki korkunç manzaraya kitlenmişti. Yoongi delirmiş gibi mezarı kazıyor, arkasındaki korkunç gölgeler ise giderek yaklaşıyordu. Videodan yükselen ses beyninin içinde yankılanıyordu: "Ya o, ya sen."
İçindeki korkuyu, o ilaçları dökerken hissettiği ezici çaresizliği bir kenara itti. Bu sefer farklı olacaktı. Aynı şeyleri bir daha yaşayamazdı. "Hayır," diye fısıldadı, sonra kuralı bir kez daha, bilinçli olarak bozarak sesini yükseltti "Onu bırakın! Beni alın! Ben onun yerine geçerim!"
Ekrandaki görüntü anında değişti. Yoongi ve gölgeler kayboldu. Görüntü şimdi Hoseok'u gösteriyordu ve arkasında, onun umutsuzca başını sallayan yansıması vardı. Videodaki ses bu sefer zafer dolu ve tatmin olmuş bir tondaydı: "Kabul edildi."
Anında, Hoseok'un etrafındaki hava buz kesti. Nefesi kesilmeye başladı. Boğazında görünmez bir el varmış gibiydi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, ciğerleri oksijeni kabul etmiyordu. Yere çömelirken, ona doğru koşan silüetleri gördü.
Yoongi ve Taehyung, aniden ortadan kaybolan Hoseok'u dakikalardır çılgınca arıyorlardı. Onu sonunda, yerde, elleri boğazına kilitlenmiş, sessizce ve korkunç bir şekilde çırpınırken buldular.
"Hayır! HOSEOK!" diye bağırdı Taehyung, yanına çökerek onu sarsarken. Yoongi, Hoseok'un ellerini boğazından çekmeye çalışıyor, "Nefes al! Hadi, nefes al, Hoseok!" diye haykırıyordu. Yüzünde saf panik ve çaresizlik vardı. "Benim yüzümden. Onu daha erken bulmam gerekirdi!"
Diğerleri duydukları çığlıkla koşarak geldi. Jungkook telefonunu açmaya çalışıyor, parmakları titriyordu. "Ambulans! Ambulansı aramalıyız!" Ancak ekranda hiçbir şey yoktu. Tüm uygulamalar, sanki hiç var olmamış gibi silinmişti. Sadece 'Çıkış Yok' vardı.
Telefonları aynı anda titreşti. Yeni bir bildirim:
ÇY:
Sessizlik kuralı ihlali
Jung Hoseok elendi.
"Hayır," diye inledi Namjoon, dizlerinin bağı çözülürken Seokjin onu tuttu. "Yine olamaz... Lütfen yapma, hayır..."
Hoseok'un çırpınışları yavaş yavaş durdu. Bedeni hareketsiz kaldı. Gözleri, son bir umut ışığıyla açık kalmış, gökyüzündeki dolunayı izliyor gibiydi. Yüzünde, son bir kez gülümsemeye çalışır gibi hafif, hüzünlü bir ifade donup kalmıştı. Her zaman onları güldüren, umut ve neşe dağıtan yüzü, şimdi sonsuz, dingin bir sükunet içindeydi.
Yoongi, kalp masajına çaresizce devam ediyor, gözyaşları yanaklarından süzülerek Hoseok'un hareketsiz göğsüne damlıyordu. "Lütfen, Hoseok, pes etme...lütfen. Hadi aç gözünü! Uyan!"
Ancak artık geri dönüş yoktu. Jung Hoseok, arkadaşlarının kollarında, onlar için son bir kez gülümseyerek hayata veda etmişti.
...
Birkaç Gün Sonra
Artık beş kişiydiler. Konuşacak ne söz, ne de güçleri kalmıştı. Yoongi'nin evinde toplanmışlardı yine. Salonda, Hoseok'un birkaç gün önce oturduğu koltuk bomboştu. Suçluluk duygusu, her birini içten içe kemiriyor, uykularını, iştahlarını, akıllarını çeliyordu.
Jungkook, Taehyung'un yanında, onun elini sıkıca tutmuştu. "Onu kurtaramadık," dedi, sesi kırık ve boğuktu. "Jimin'i de, Hoseok'u da... Sıradaki kim? Ben mi? Sen mi? Sırayla ölmeyi mi bekleyeceğiz?"
Taehyung onu kendine çekerek, başını omzuna dayadı. Gözleri dolmuştu. "Bilmiyorum," diye fısıldadı. "Artık hiçbir şey bilmiyorum."
Yoongi, köşede, Namjoon'un yanında oturuyor, boşluğa bakıyordu. "Onun yerine ben olmalıydım," diye mırıldandı, ellerine bakarak. Sesinin tonu iç parçalayıcı bir yorgunlukla doluydu. "Kuralı ilk ben bozdum. O benim yüzümden-" Sözü boğazında düğümlendi, hatırladıklarıyla birlikte.
"Öyle deme," diye çıkıştı Seokjin, ağlamaktan kızarmış gözleriyle. "Hepimiz için yaptı. Oyun orada birimizi alacaktı. Hoseok bizi kurtardı. Fedakarlığı sayesinde hâlâ hayattayız. Şimdi bizim yapmamız gereken, onun ve Jimin'in intikamını almak"
Namjoon, önündeki dağınık notları karıştırıyordu. "Telefonum çaldığında Jimin'i duyduğuma eminim. Belki de onları kurtarmanın bir yolu vardır. Belki bu bir lanettir ve laneti bozarsak her şey eski haline döner"
Yoongi sinirle ayağa kalktı. "Ya da o ses Jimin'e ait değildir ve oyun yine bizimle dalga geçiyordur!"
"Yoongi, sakinleşmelisin."
"Her gece rüyalarıma giriyor! Her saniye sesini duyuyorum, ama dönüp baktığımda yanımda olmuyor! Artık dayanamıyorum. Oyunmuş, lanetmiş, her ne sikimse, artık yeter. Gerçekten yeter."
Yoongi'nin bağırışları odada yankılanırken, hepsinin telefonu aynı anda, o tanıdık titreşimle çaldı. Ekranlarını açtıklarında, oyunun onları asla rahat bırakmayacağını bir kez daha anladılar.
ÇY:
Katılımcı sayısı güncellendi: 5 kişi.
Son Görev: Her birinize farklı konumlar gönderilecektir.
12 saat içinde, tek başınıza, size ait olan yere gidin.
Kaçmak yok.
Son görevi tamamlayanlar özgür bırakılacaktır.
Adresler hemen ardından gönderildi. Her biri, şehrin farklı bir ücra, karanlık köşesine aitti.
Jungkook, Taehyung'un koluna daha sıkı yapıştı. "Hayır," diye fısıldadı, sesi panikle tizleşmişti. "Ayrılamayız. Bu bir tuzak. Hepimizi tek tek alacaklar"
Taehyung başını eğerek, koluna sarılan gencin yüzüne baktı. Gözlerinde derin bir hüzün, ama aynı zamanda tükenmiş bir kabullenme vardı. "Başka seçeneğimiz yok," dedi yumuşak, ama kararlı bir sesle. Elini Jungkook'un yanağına götürerek okşadı. "Bunu atlatacağız, tamam mı? Kurallara uyacağız ve kurtulacağız"
Namjoon, elindeki not defterini sımsıkı kavrarken konuştu "Evet, gitmek zorundayız. Belki son görevde bir cevap, bir çıkış vardır"
Seokjin yanına yaklaştı ve sessizce, güç verici bir şekilde elini tuttu. Bir şey söylemesine gerek yoktu, gözleri her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Yoongi ise hâlâ titrerken, elindeki telefona bakmaya devam ediyordu. "Jimin..." diye mırıldandı kendi kendine, sesi bir rüyadaymış gibi çıkıyordu. "O benim son durağım. Atılan konum onun yanı. Beni bekliyor"
Hepsi, ayrılmadan önce, son bir kez bir araya toplandılar. Sarılmalar, sıkıca tutulan eller, derin, anlam yüklü son bakışlar... Sanki bir daha asla bir araya gelemeyeceklermiş gibi vedalaştılar. Sonra, her biri kendi karanlık, belirsiz yoluna doğru ayrı ayrı ilerledi.
...
Jeon Jungkook - Terk Edilmiş Sinema
Adres, şehrin kenar mahallelerinden birinde, unutulmuş, harabeye dönmüş bir sinema salonuna aitti. İçerisi tozlu, yırtık koltuklarla, kirli perdeyle ve ağır bir küf kokusuyla doluydu. Jungkook, en arkadaki koltuklardan birine oturdu, telefonunun ışığıyla etrafı aydınlattı. Sessizlik o kadar yoğundu ki, kendi kalp atışlarının ve nefesinin sesini duyabiliyordu.
Aniden, sahne perdesi hışırdadı ve hareket etti. Üzerinde eski bir film oynamaya başladı. Görüntü, yedisinin üniversitedeyken çekilmiş, mutlu, kaygısız bir videosuydu. Gülüyorlar, birbirlerini itip kakıyor, gözleri ışıl ışıldı. Sonra, görüntü aniden bozuldu, karardı. Ekranda, kahkaha atan Jimin belirdi. Yavaşça kameraya, yani Jungkook'a döndü. Gözleri anında simsiyah oldu. "Neden beni kurtarmadın?" diye sordu, "Çocukluk arkadaşını koruyamadın, Jeon. Her zaman yanımda olacağına söz vermiştin. Neden sözünü tutmadın?!"
Görüntü tekrar değişti. Bu sefer Hoseok'du, yüzü morarmış, gözleri korkuyla faltaşı gibi açılmıştı. "Nefes... alamıyorum... Yardım et... Lütfen..."
Jungkook, ellerini kulaklarına bastırarak, gözlerini sıkıca kapattı. "Gerçek değil! Gerçek değil!" diye haykırdı. Ama sesler, beyninin içinde, kafatasının duvarlarında çarpıp duruyordu. Suçluluk, onu içten içe kemiriyordu. Belki haklılardı. Belki daha güçlü, daha hızlı, daha dikkatli olmalıydı.
Dayanamayarak yerinden fırladı ve koşarak karanlık koridordan, sinemadan dışarı çıktı. Artık nereye gitmek istediğini biliyordu.
...
Kim Seokjin - Eski Köprü
Köprünün tam ortasındaydı. Altında, gece karanlığında simsiyah akan nehir uzanıyordu. Rüzgar ıslık çalıyor, çelik halatlar iniltili sesler çıkarıyordu. Seokjin, köprünün kenarındaki paslı korkuluğa yavaşça yaklaştı. Aklına, hastanede buldukları o korkunç dosyadaki satırlar geldi: Ölüm şekli - Yüksekten düşme.
"Beni itti," diye fısıldadı kendi kendine, gözleri boşluğa dikilmiş. "Aynadaki şey arkamdan beni itti. O bendim" Gözlerini kapattı. O anı, o ürkütücü yansımanın itişini tekrar hissediyor gibiydi.
Bir ses, rüzgarın uğultusuna karıştı, ona doğru fısıldadı. "Atla. Buradan kurtulmanın tek yolu bu. Herkes için bitir bu işi." Ses, kendi sesiydi, ama çok daha karanlık, çok daha ikna edici, sinsi bir tondaydı.
Seokjin, parmaklarıyla soğuk metale daha sıkı tutundu. "Hayır," dedi, sesi çaresizlikle titriyordu. "Söz verdim. Pes edemem. Ona söz verdim. Namjoon'a söz verdim."
Tam o sırada, ayağının altındaki beton parçası gevşeyip kaydı. Dengesini son anda korudu, geri çekilmek için hamle yaptı. Ancak ensesinde hissettiği buz gibi nefesle dondu. "Başka yolu yok, Jin-ah. Onların yaşamasını istiyorsan, dediğimi yap. Aşkını kurtarmak istiyorsan, yap şunu."
"Yalvarırım, bırakın peşimizi!" diye yalvardı Seokjin, gözyaşları yüzünden süzülürken. "Yeterince canımızı yaktınız! N'olur, yeter artık!"
Yalvarışları boşunaydı. Sırtındaki o buz gibi el, onu ileri, boşluğa doğru itti. Tutunduğu yerden elleri kaydı. Çığlığı, rüzgarın ve nehrin sesine karışıp kayboldu. O köprüde, karanlığın ve soğuğun ortasında, son nefesini verdi.
...
Kim Namjoon - Kütüphane
Daha önce kaçtıkları kütüphanenin yanmış, kömürleşmiş kalıntıları arasındaydı. Kitaplar küle dönmüş, raflar eriyip bükülmüş, her yer is ve yanık kokuyordu. Namjoon, el fenerinin ışığıyla etrafı tararken, ayağının altında bir şeyin çıtırdadığını hissetti. Eğildi ve yarısı yanmış, kenarları kararmış bir dosya buldu. Üzerinde, 'Deney 7' yazısı hâlâ okunabiliyordu.
Heyecanla içini açtı. Dosyada hepsinin isimleri, fotoğrafları ve imzaları vardı. Kendi imzasına baktı. Hafızasının en derin, en karanlık köşelerinde bir şey kıpırdandı. Bulanık bir odada oturduğunu, önünde resmi belgeler olduğunu hatırladı. Kendi sesi, hafızasında yankılandı: "Riskleri tamamen anlıyor ve kabul ediyorum."
"Hayır," diye homurdandı, başını şiddetle sallayarak. "Gerçek değil. Hepsi oyunun kandırmacası. Hafızamı çarpıtıyor"
Başını kaldırdı. Kül kokulu, ağır havada, yıkıntıların arkasından bir hışırtı duyuldu. Işığını o yöne çevirdi. Bir şey, biri enkazın altından sürünerek çıkıyordu.
Kömürleşmiş, çatlamış deri. Göz yerlerinde, küçük, kırmızı kıvılcımlar parlıyordu.
"Mantık," diye tısladı figür, "Senin mantığın, aklın, çözmeye çalıştığın her şey... Hiçbiri sana yetmedi, değil mi, Namjoon? En zeki sensin. Ama en çok acı çeken de sensin." Biraz daha yaklaştı. Namjoon içgüdüsel olarak geri adım attı. "Her şeyi araştırdın, okudun, değil mi? Ama bir cevap bulamadın. Arkadaşlarını, sevdiğin kişiyi kurtaracak o basit formülü bulamadın."
"Kapa çeneni!" diye bağırdı Namjoon.
"Senin merakın her şeyi başlattı!" diye gürledi figür, aniden hızlanarak kömürleşmiş, hâlâ sıcak elleriyle Namjoon'un bileğini kavradı. Dokunuşu dayanılmaz derecede yakıcı ve acı vericiydi. "Sınırları bilmek istedin. Mutlak gerçeği anlamak istedin. Ama şuna bak, Kim! Merakının nelere mal olduğuna bak!"
Figür, Namjoon'u iterek onu yere, küllerin ve keskin cam parçalarının üzerine yığdı. Üzerine çöktü. Boğazını sıkarken, aynı zamanda derisini yakıyordu. "En büyük korkun... çaresizlik," diye tısladı, yanık yüzü Namjoon'un yüzüne iyice yaklaşmıştı. "Aklının seni kurtaramayacağı bir durum. İşte buradasın. Ve ben, sana korkunu yaşatıyorum. Tıpkı diğerlerinin yaşadığı ve yaşayacağı gibi, Namjoon-ssi."
Namjoon boğulurken, elini çaresizce yere vurdu. Parmakları, yanık dosyanın üzerine düştü. Hatırladı. Çocuksu merakını, sınır tanımaz pervasızlığını hatırladı. Sadece bilmek istemişti. Her şeyi.
Son nefesi, derin bir pişmanlıkla dışarı çıktı. Gözleri, cevabını asla tam olarak veremeyeceği sorularla dolu o kararmış dosyaya dikilmiş, donup kalmıştı. Kim Namjoon, en sonunda, kendi başlattığı ve çözmeyi başaramadığı büyük bilmecesiyle hayata veda etti.
...
Kim Taehyung - Tiyatro
Sahnenin tam ortasındaydı. Işıklar yandığında, karşısında duran kişiyi görüp dondu. "Jungkook?"
Ancak sahne ışıkları aniden parladı ve onu saniyeliğine kör etti. Bir ses, hoparlörlerden tüm tiyatroyu doldurdu: "Ve son sahne! Kim Taehyung, en büyük korkusuyla yüzleşmeye hazır mı?"
Gözlerini yeniden karşısındakine dikti. Bu, Jungkook'un yansımasıydı, "Sonunda baş başayız, sevgilim," dedi yansıma, yüzünde alaycı ve karanlık bir gülümsemeyle. "Gerçek Jungkook artık yok. Benimle idare etmek zorundasın."
Sözleri bittiği an Taehyung'a saldırdı. Taehyung kendini savunmaya çalıştı, ama yansımanın beklenmedik gücü onu savurup yere devirdi. Yansıma üzerine çöktü. Taehyung hâlâ mücadele ederken, eli yerdeki bir şeye, keskin, ağır bir dekor parçasına dokundu. Son bir gayretle, onu kavrayıp yukarı kaldırdı ve üzerindeki varlığın göğsüne sapladı.
Yüksek, acı dolu bir inilti yükseldi. Ama bu sefer, inilti onu dehşete düşüren bir tanıdıklık taşıyordu. Gerçek, insani bir acıydı bu.
Taehyung'un gözleri, yerdeki bedene odaklandı ve dünyası paramparça oldu.
Yerde, kanlar içinde yatan, Jungkook'tu. "J-Jungkook?" diye kekeledi, inanamayarak.
"T-Tae..." diye karşılık verdi Jungkook, sesi zayıf, soluk, ama kesinlikle ona aitti.
"Hayır... hayır, hayır, HAYIR!" diye çığlık attı Taehyung, yere çöküp Jungkook'u kollarına aldı. "Özür dilerim! Özür dilerim! Ben sen olduğunu bilmiyordum! Yansıman vardı, o saldırdı, ben kendimi korumaya çalışıyordum!" Gözyaşları boşalmış, Jungkook'un göğsündeki yarayı, kanı durdurmaya çalışıyordu, ama her şey çok geçti.
"Şşştt..." dedi Jungkook, zorlukla kaldırdığı elini Taehyung'un yanağına, gözyaşlarının aktığı yere yasladı. "Sorun değil. Suçlu hissetme. Ben seni tanırım, kalbini bilirim. Bilerek... asla yapmazdın, bir tanem"
"Ama yaptım!" diye hıçkırdı Taehyung, çaresizlik içinde. Sesi, tiyatronun boş, soğuk duvarlarında yankılandı. "Seni kaybedemem. Lütfen dayan, yalvarırım, beni bırakma!" Kucağındaki bedenle dışarı çıkmaya çalıştı, ancak tüm kapılar sıkıca kilitliydi. Çıkış yoktu. Tekrar yere çöktü, sevgilisini sıkı sıkıya sardı.
"Benimle kal. Lütfen, Jungkook, sana ihtiyacım var. Sen benim her şeyimsin. Sen benim evimsin. Sensiz yapamam!"
Jungkook, son bir kez Taehyung'a baktı ve "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, son nefesiyle.
Gözleri kapandığında, bedeni Taehyung'un kollarında tamamen ağırlaştı, cansızlaştı. Taehyung, hareketsiz bedene sarıldı, sarsıla sarsıla, içini parçalayan bir acıyla ağladı. En büyük korkusu, en derin kabusu gerçek olmuştu. En çok sevdiği insanı, kendi elleriyle, kendi evini yok etmişti.
"Özür dilerim," diyerek, yüzünü Jungkook'un saçlarına gömdü. "Özür dilerim, aşkım. Özür dilerim..."
Kucağında sevgilisinin soğuyan bedeni, arkasında ise ona doğru sessizce yaklaşan, zaferle gülümseyen kendi yansımasıyla, o terk edilmiş tiyatro salonunda, son dakikalarını yaşadı.
...
Min Yoongi - Mezarlık
Jimin'in mezar taşının soğuk, pürüzsüz yüzeyine yaslandı. Gözyaşları, artık direncinin kalmadığını gösterircesine, sessiz ve aralıksız süzülüyordu. Her damlası, kaybettiği her şeyi haykırıyordu: kahkahaları, aptalca şakaları, paylaştıkları sıcaklığı, alnına kondurduğu nazik öpücükleri, sevgilisinin gözlerindeki yıldızları.
"Buradayım," dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar güçsüzdü, "Sana söz verdiğim gibi. Seni asla yalnız bırakmayacağım, demiştim, hatırlıyor musun? Ölüm bile bizi ayıramaz, demiştim"
Derin, titrek bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. "Keşke o hastanede daha hızlı davransaydım. Keşke seni bir an olsun yalnız bırakmasaydım. Seni koruyamadım. Bir tanem, seni koruyamadım. Affet beni"
Mezarlığın diğer ucunda, ay ışığının aydınlattığı patikada bir silüet belirdi. Yoongi'nin kalbi, bir an için deli gibi atmaya başladı.
Jimin'di bu.
Gerçek olamazdı, ama oradaydı. Yüzünde o tanıdık, meleksi, içi ısıtan gülümseme vardı. Gözleri, ay ışığında bile ışıl ışıl parlıyordu. "Hyung," diye seslendi, sesi Yoongi'nin rüyalarında duyduğundan daha sıcak, daha yakın, daha gerçekti. "Çok yoruldun, biliyorum. Artık dinlenme zamanı. Benimle gelir misin?"
Yoongi, bunun bir tuzak, son bir illüzyon, oyunun en acımasız oyunu olabileceğini biliyordu. Ama kalbi, aklından çok daha önce, çoktan seçimini yapmıştı. Jimin'e doğru bir adım attı. "Gelirim," diye karşılık verdi, "Sen neredeysen, orası benim evimdir. Nereye gitmek istersen, oraya gelirim"
Aralarındaki mesafe kapanıyordu. Karşısındakinin gerçek olup olmaması artık önemli değildi. Hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Elleri birleşti. Yoongi, Jimin'i kollarının arasına alarak sıkı sıkıya, bir daha asla bırakmamak üzere sardı. Beklediği gibi bedeni soğuktu, ama umursamadı. "Özledim," diye hıçkırdı, yüzünü Jimin'in saçlarına gömerken. "Seni çok özledim."
Jimin de kollarını Yoongi'nin boynuna doladı. "Ben de. Ama artık bitti. Hepsi bitti. Artık özgürüz"
O an, Yoongi için her şey silinip gitti. Oyun, görevler, yansımalar, korkular, acılar ve diğer her şey. Hepsi bu sarılışın, bu son kavuşmanın içinde eriyip yok oldu. Sadece karşısındaki çocuk vardı. Jimin vardı. Aşkı. Her şeyi. Ona sıkı sıkıya sarıldı ve bir daha hiç bırakmamak üzere, gözlerini kapattı.
...
Yoongi, gözlerini beyaz, steril, sessiz bir odada açtı. Başı zonkluyordu, vücudunun her yeri ağrıyor, ağır ve halsiz hissediyordu. Yavaşça yan tarafına döndü.
Ve nefesi kesildi.
Jimin, yanındaki diğer hastane yatağında, sakin ve derin bir uykudaydı. Göğsü düzenli bir şekilde inip kalkıyordu. Yanakları hafif pembeydi. Canlıydı.
"Jimin?" diye fısıldadı, sesi inançsızlık ve heyecanla titreyerek. "Jimin, uyan, güzelim"
O anda, kapı açıldı ve içeri, beyaz önlüklü, yüzünde bir gülümsemeyle Dr. Choi girdi. "Merhaba, Doktor Min. Uzun zaman oldu, değil mi?"
Anılar, bir sel gibi Yoongi'nin zihnine hücum etti. Parçalar birleşti. Laboratuvar... imzalar... formlar... Deney 7.
"Deney..." diye kekeledi Yoongi, aklı başına gelmeye başlarken. "Tanrım, şimdi hatırlıyorum. Projeye katıldık. Tüm bunlar... hepsi bunun bir parçasıydı"
"Aynen öyle," diye onayladı Dr. Choi, sakin bir sesle "Kendi isteğinizle, tamamen bilgilendirilmiş olarak katıldınız. Ve merak etmeyin, herkesin durumu iyi. Kontrollerden geçtiler bile. Tek uyanmayan sen kalmıştın"
Yan taraftan bir kıpırtı geldi. İkisi de döndü. Jimin gözlerini açmış, bulanık bakışlarla etrafa bakınıyor, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. "Ne oldu?" diye mırıldandı, sonra bakışları sevgilisinin üzerine kilitlendi. Yoongi'nin uyanık, ona baktığını görünce, gözleri anında doldu. Hiç tereddüt etmeden, monitörlere takılı halde, yatağından fırlayıp Yoongi'nin yatağına atladı, onu sıkı sıkıya sarıldı.
"Yoongi, uyanmışsın!"
"Jimin? İyi misin, sevgilim? Bir yerin acıyor mu?" diye sordu Yoongi, şaşkınlıkla onun saçlarını okşarken.
"İyiyim. Sadece senin uyanmanı bekliyordum"
Kapı tekrar açıldı. Bu sefer içeriye, hepsi aynı şaşkınlık ve rahatlama ifadesiyle beş kişi daha girdi. Namjoon, Seokjin, Hoseok, Taehyung ve Jungkook. Hepsi canlı, solgun ama sağlamdı. Takım, nihayet yeniden bir araya gelmişti.
Dr. Choi tekrar konuştu, "Deney 7 tamamlandı. Sonuçlar ilginç. Ancak hâlâ istediğimiz veri ve 'psikolojik sınır haritası'na ulaşamadık. Bu nedenle, Deney 8'i başlatma hazırlıklarına başlayacağız. Bu sefer sizin katılmanızı istemiyorum. Yeterince yıprandınız. Dinlenmeniz ve toparlanmanız gerekiyor"
Namjoon hemen öne atıldı, "Hayır, bu projeye devam etmek istiyorum. Bu konuda yıllardır çalıştığımı biliyorsun, Choi"
"Biliyorum, Namjoon," diye cevap verdi Dr. Choi, daha yumuşak bir tonla. "Ama dediğim gibi, yeterince yoruldunuz. Başka katılımcılar bulacağız. Siz yedi doktor ise, elde edilen verileri analiz etme ve araştırmayı teorik düzeyde ilerletme aşamasına geçeceksiniz"
Diğerleri, bu fikre katılırken, Dr. Choi odadan çıktı. Yoongi'nin odası, anında bir duygu selinin ortasına dönüştü. Taehyung, Jungkook'u neredeyse ezecek kadar sıkı sarılmış, ikisi de sessizce ağlıyordu. Namjoon ve Seokjin, bir köşede, birbirlerinin ellerini sımsıkı tutmuş, konuşmaya bile gerek duymadan her şeyi anlatıyorlardı. Yoongi, kendine hâlā gelemiyormuş gibi, Jimin'in saçlarını okşamaya, yüzüne öpücükler kondurmaya devam ediyordu.
Hoseok ise, her zamanki gibi, bu dokunaklı yeniden birleşme anını cep telefonunun kamerasına kaydediyordu. Tabii, kendisini de kareye dahil etmeyi unutmuyordu. Videoyu kapatıp, koltukta birbirine sarılmış ikilinin -Taehyung ve Jungkook- üzerine atladı, onları da kucaklayarak gruba katıldı. Oda, gerçek, yürekten kahkahalarla doldu. Acının yerini, derin bir rahatlama ve kayıp sanılan her şeyin geri dönüşünün verdiği tarifsiz bir sevinç aldı.
...
DENEY 7: TAMAMLANDI.
YENİ DENEY TASARLANIYOR...
Deneyimlemeye hazır mısınız? Hadi, bize katılın ve gerçek eğlencenin tadını çıkarın!
Linke tıklayarak oyunumuzu indirin ve 'ölü' olanı bulun!
[ KATIL ]
***
Byee♡
