8. bölüm / 9
Do you want to join us?8.
Bölümler 9Şu an: 8.
- 1 1.909 kelime
- 2 2.1.308 kelime
- 3 3.1.863 kelime
- 4 4.1.870 kelime
- 5 5.1.709 kelime
- 6 6.2.001 kelime
- 7 7.1.642 kelime
- 8 8.1.429 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9.(Final)2.692 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
♡
***
Yoongi’nin evinden ayrıldıktan sonra, arabaya biner binmez ağır bir sessizlik çöktü üzerlerine. Her biri kendi düşüncelerine gömülmüş, içlerinde taşıdıkları korku ve kararlılığın ağırlığını hissediyordu. Sadece motorun uğultusu ve ara sıra titreyerek gelen telefon bildirimleri, bu ölüm sessizliğini bozuyordu.
Namjoon, gruba son talimatlarını yazdı.
Namjoon:
Planı unutmayın
Ben 3. rafı bulacağım
Jin, arkamı kollayacak
Yoongi, kapıda nöbet tutacak
Hoseok, Jungkook ve Taehyung etrafı gözlemleyin
En ufak bir anormallikte mesaj atın
Tek hece bile konuşmayın
Hepsi mesajı okudu ve başlarını sertçe sallayarak onayladı. Artık kelimelere gerek yoktu.
...
Kütüphane, terk edilmiş bir okulun arkasında, unutulmuşluğa terkedilmişti. Tek katlı, taştan yapılma, dışı sarmaşıklarla kaplı bir binaydı. Pencerelerine tahtalar çakılıydı. Ana kapı, ağır, oymalı, yüzyıllık bir ahşap kapı gibi görünüyordu.
İçeri adım attıklarında, nemli kağıt, küf ve tozun keskin kokusu ciğerlerini yaktı. Karanlık, neredeyse dokunulabilirdi. El fenerlerini yaktılar; soluk ışık huzmeleri, toz taneciklerini aydınlatarak havada dans etmeye başladı. Raflar, labirent gibi birbirine bağlanan dar koridorlar oluşturuyor, sonsuz bir kitap denizine açılıyor gibiydi. Her yer, ciltleri çatlamış, sayfaları sararmış, zamanın yükünü taşıyan yüzlerce kitapla doluydu.
Namjoon’un talimatıyla hızla pozisyon aldılar. Yoongi, gıcırdayan ana kapının hemen yanında, elinde ağır bir demir çubukla nöbete geçti.
Namjoon, raf numaralarını ararken, Jin birkaç adım gerisinde, sırtını ona dayamış, etrafı tarıyordu. Hoseok, Jungkook ve Taehyung ise farklı koridorlara dağılarak çevreyi gözlemliyordu.
Taehyung, 2B etiketli bir rafın önünde durdu. El fenerinin ışığı kitapların tozlu sırtlarında gezinirken, bir an için titredi. Bir kitabın koyu kahverengi cildi üzerinde, henüz kurumamış gibi duran, parlak kırmızı lekeler vardı. Taze, insan parmak izini andırıyordu. Hemen telefonunu çıkardı.
Taehyung:
Raf 2B
Kan lekesi var
Taze
Jungkook, mesajı görür görmez Taehyung’un olduğu koridora yöneldi. Ona doğru ilerlerken, bir rafın arkasından hızlı bir hareket gördü. Işığını anında oraya çevirdi, ama hiçbir şey yoktu. Sadece, sanki biri dokunmuş gibi hafifçe sallanan birkaç kitap.
Jungkook:
Koridor C
Bir şey hareket etti
Dikkatli olun
Bu sırada Namjoon, 3. rafı bulmuştu. Parmakları, kitapların sırtlarında hızla gezindi. Ve oradaydı: Kırmızı ciltli kitap. Üzerinde eski harflerle “Rüya Yorumu ve Gerçeklik Aynası” yazıyordu. Kitabı usulca raftan çekti. Yüzyıllık toz bir bulut halinde yükseldi. Kitabın sayfaları arasında, katlanmış soluk bir parşömen kağıdı sıkıştırılmıştı. Titreyen eliyle açtı. Üzerinde sadece bir koordinat yazılıydı: 37.5665° N, 126.9780° E
Tam o anda, hepsinin telefonu aynı anda titreşti.
Yoongi:
Kapı dışından ayak sesleri geliyor
Çok sayıda
Yaklaşıyorlar
Namjoon:
Kitap bulundu
Arka çıkışa
Hemen
Arka çıkış, gelmeden önce binanın etrafını gözlemlerken fark ettikleri, tahtaları kırık bir pencereydi. Hepsi anında harekete geçti. Yoongi, içeri girmek üzere olanları oyalamak ve zaman kazanmak için, yakındaki bir rafı bütün gücüyle iterek devirdi. Kitaplar gürültüyle yere saçıldı.
Ve sonra başka bir şey oldu.
Kütüphanenin derinliklerinden, tüyler ürperten bir inilti yükseldi. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Rafların arasından, sayfaları hışırdatarak, tozu havaya kaldırarak, onlara doğru ilerleyen bir şeyler vardı. Arkadaki ayak sesleri artıyor, sadece ayak sesleri değil, boğuk nefes alışverişleri ve anlaşılmaz, ürkütücü mırıltılar duyuluyordu.
Jungkook, diğerlerinden biraz geride kalmıştı. Bir anlık panikle arkaya baktı. Orada, rafların gölgeleri arasında, sürünür gibi ilerleyen bir figür vardı. Ağzı, doğal olmayan bir şekilde, çenesinin sınırlarına kadar açılarak sessiz bir çığlık atıyor gibiydi.
Taehyung, onun donakalmış halini görünce hemen kolundan tuttu ve sertçe kendine çekti. Başıyla diğerlerinin koştuğu yönü işaret etti. İkisi de var güçleriyle koşmaya başladılar.
Yoongi, kırık pencereye ilk ulaşan oldu. Elindeki demir çubukla kalan cam parçalarını temizlerken bağırdı. “Hızlı olun!”
Kuralı unutmuştu. Sesinin yankısı, arkalarından gelen uğultu ve hışırtıyla birleşip kütüphaneyi doldurdu.
Sırayla, birer birer, pencereden dışarı atladılar. Hiç durmadan, nefes nefese arabaya bindiler. Yoongi kontağı çevirip gaz pedalına yüklenirken, arkaya dönüp baktılar. Kütüphanenin karanlık, tahtalı pencerelerinde, birbirine karışmış, soluk yüzlerden oluşan bir kalabalık göründü. Hepsi aynı anda, hiç kıpırdamadan, onları izliyordu.
Araba, karanlık yoldan hızla uzaklaşırken, birkaç kilometre boyunca kimse konuşmadı. Sadece ağır nefes alışverişleri ve hâlâ hızlı atan kalplerinin sesi duyuluyordu.
En sonunda Namjoon, cebindeki buruşuk parşömen kağıdını çıkardı. Telefonundan koordinatları kontrol etti. Ekranda gördüğü şey, yüzündeki tüm kanı çekip aldı.
“Ne?” diye fısıldadı Jin, onun ifadesinden endişelenerek. “Neresi?”
“Boş bir arazi,” diye karşılık verdi Namjoon, sesi öfke ve hayal kırıklığıyla boğuklaşmıştı. “Siktirsinler! Bizimle dalga geçiyorlar! Bizi parmaklarında oynatıyor, siktiğimin oyunu!”
“Belki de” diye söze girdi Hoseok, “öncekiler gibi bir binayı işaret ediyordur? Belki orada bulmamız gereken başka bir şey vardır?”
Tam o sırada, Namjoon’un telefonu çaldı. Bildirim değil, gerçek bir arama. Ekranda “Bilinmeyen Numara” yazıyordu. Şaşkınlık ve korkuyla açtı, hoparlörü açık tuttu.
Karşıdaki ses elektronik ve boğuktu, ama altında, insanı rahatsız eden, acı dolu bir çığlığın yankısı vardı “Oyunu kaybediyorsunuz! Oyunu kaybediyorsunuz! İlk kaybeden gibi hepiniz acı çekeceksiniz! Ruhunuzu bile rahat bırakmayacağız! Acı çekeceksiniz! Sonsuza kadar!”
Sonra bir çıtırtı duyuldu. Ve ardından, daha net, daha tanıdık bir ses: “Beni bulun! Hyung! Lütfen! Beni buradan çıkarın! Çok karanlık! Çok soğ—” Ses, keskin bir gürültüsüyle kesildi.
“Jimin? JIMIN!” diye bağırdı Namjoon telefonunun içine, yüzü bembeyaz. “Cevap ver! Neredesin?!”
Araba aniden kenara çekildi. Yoongi, direksiyonu sımsıkı kavramış, gözleri Namjoon’a dikilmişti. “Ne? Ne Jimin’i? Onu mu duydun, Namjoon?!” Telefonu onun elinden aldı, ama sadece kesilmiş bir arama sesi duyuluyordu. Gözleri, endişe ve umutla parladı, Namjoon’a döndü. “Ne duydun? Söyle!”
“Önce başkası konuştu. Kaybedeceğimizi söyledi. Sonra Jimin’in sesi geldi. Bizi çağırıyordu. Onu bulmamızı istiyordu”
O anda, telefonları yeniden titreşti.
ÇY:
Görev 7: Tamamlandı.
Görev 8: 48 saat içinde Seul Ulusal Mezarlığı’na girin. ‘Sessizliğin Bekçisi’ nin mezarını bulun.
Gece yarısı.
Konuşmak yasaktır.
Hepsi birbirlerine baktı. Bu sefer gitmeleri gereken yer, Jimin’in bedeninin de bulunduğu yerdi.
…
İki gün boyunca hazırlandılar. Yoongi, gruba sessizce liderlik ediyor, kısa, net talimatlar veriyordu.
Hoseokun yüzündeki o zoraki, kırık gülümseme tamamen silmişti. Yerini, çelik gibi sert, donuk bir maskeye bırakmıştı, ama gözlerinin derinliklerinde, o karanlık dürtünün yeniden kıpırdandığı görülüyordu. Düzgün düşünemiyor, yaşadıklarına dayanamıyordu. Ve bu durum diğerlerini daha fazla endişelendiriyordu.
Mezarlığa, gece yarısından hemen önce vardılar. Devasa, düzgün sıralanmış mezar taşları, dolunayın soluk, hayaletimsi ışığı altında, sonsuz ve ürkütücü bir orman gibi uzanıyordu.
Namjoon:
Aradığımız mezar diğerlerinden farklı olmalı
Farklı bir taş
Normal olmayan bir şey arayın
Grup, sessizce ikiye ayrıldı. Namjoon, Jin ve Jungkook bir yöne, Yoongi, Hoseok ve Taehyung diğer yöne yöneldi. El fenerlerinin soluk ışıkları, mezar taşlarının üzerinde kayarak, isimleri ve tarihleri aydınlattı. Her adım, çimlerde ve çakıllarda hafif bir hışırtı çıkarıyordu.
Hoseok, bir süre ilerledikten sonra, diğerlerinden biraz uzakta, bir mezarlık sırasının sonunda durdu. Bu mezar taşı, diğerlerinden bariz şekilde farklıydı. Daha eski, daha aşınmıştı. Taşın rengi kararmış, üzerindeki yazılar neredeyse silinmek üzereydi. Eğilip, el fenerinin ışığını tam üzerine tuttu. Zorlukla okunabilen kelimelere baktı: “Sessizliğin Bekçisi”
Diğerlerine haber vermek için heyecanla telefonunu cebinden çıkardı. Tam o anda, elindeki el feneri titredi ve sonra tamamen söndü. Ani karanlık, onu kör etti.
“Yoongi? Taehyung?” diye fısıldadı, sesi korkuyla titreyerek. Cevap yoktu. Sadece mezarlığın derin, ağır sessizliği.
“Kural ikinci kez bozuldu,” diye bir fısıltı duyuldu, tam yanı başından.
Hoseok irkildi, geri adım attı ve ardına bakmadan koşmaya başladı. Telefonunu çıkarıp mesaj yazmaya çalıştı.
Hoseok:
Işık söndü
Neredesiniz?
Mezarı buldum
Mesajın yanında, kırmızı bir uyarı işareti belirdi: İletilemedi. Sinyal yoktu. Tamamen kopmuştu.
Uzaktan, tanıdık, alay dolu bir gülüş duyuldu. “Hayır,” diye mırıldandı Hoseok, sırtını soğuk bir mezar taşına dayayarak, kendini küçültmeye çalışarak. “Bu gerçek değil. Bu bir oyun. Sadece bir oyun.”
“Gerçek mi? Değil mi?” diye aynı fısıltı duyuldu “Sence tüm bunlar gerçek değil mi? Arkadaşının cesedi gerçek değil miydi? Boğazındaki o kesik? Kanı? O mis gibi kokan kan nasıl da gerçekti, değil mi, Hobi? Senin korkun gerçek değil mi?”
Hoseok gözlerini sıkıca kapattı, başını ellerinin arasına aldı. “Hayır! Beni kandıramazsınız! Gerçek değilsiniz!”
“Korkuyorsun” diye alay etti ses, daha da yaklaşmış gibiydi. “İlaçları tuvalete dökerken elin titremiyor muydu? İstiyordun onları, değil mi? Hiç istemedin mi? Tamamen kurtulmayı bu korkudan, bu acıdan, bu boşluktan? Hadi, istemediğini söyle bana.”
“İstemiyorum!” diye hıçkırdı Hoseok, sesi boğuk ve parçalanmış. “İstemiyorum! Kes sesini!”
“Şimdilik.” diye fısıldadı ses, aniden uzaklaşmış gibiydi.
O anda, Hoseok’un elindeki telefon aniden, kendi kendine parlak bir ışıkla aydınlandı. Ekranda, ‘Çıkış Yok’ uygulaması açılmıştı. Ama bu sefer bir mesaj değil, canlı bir video akışı vardı.
Görüntüde Yoongi vardı. Mezarlığın başka bir köşesinde, yere çömelmişti. Elinde küçük bir kazma veya sert bir demir parçasıyla, bir mezar taşının dibindeki toprağı çılgınca kazıyordu. Yüzünde, Hoseok’un hiç görmediği vahşi, çılgın bir ifade vardı. Gözleri faltaşı gibi açılmış, dudakları titriyor, sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Ve onun hemen arkasında, karanlığın içinden süzülerek yaklaşan, onlarca insansı, silik gölge görünüyordu. Yoongi, onların varlığından habersiz gibiydi.
Video akışından, hoparlörden, o elektronik boğuk ses tekrar duyuldu: “Onu kurtarabilirsin, Hoseok. Bir seçim yap. Ya kazmaya devam etsin ve sessizliğin bekçileri onu alıp, sonsuz sessizliğe karıştırsın. Ya da sen onun yerine sessizliği seç. Kararını ver. Ve son kez gülümse, Hobi. Hepimiz için son bir kez gülümse.”
Hoseok, donmuş gibi, telefona ve etrafı saran karanlığa bakakaldı. Yoongi’nin çılgınca kazıyan görüntüsü, arkasındaki yaklaşan gölgeler ve içinde yeniden kabaran o karanlık, hain fısıltı. Seçim, onun avuçlarının içindeydi.
***
Byeee☆
Bölüm etkileşimi
