6. bölüm · Do you want to join us?
6.
Merhabaaaa
***
Asansörden çıktıklarında hepsi nefes nefese, kalpleri göğüs kafeslerinden fırlayacak gibi atıyordu. Jimin'in yüzü hâlâ Yoongi'nin omzuna gömülüydü ve titremesi durmak bilmiyordu. Binanın dışına adımlarını attıklarında ise ikinci bir şokla karşılaştılar: hava aniden değişmişti. Gecenin o ağır, tehditkâr karanlığı yerini, yalancı bir sakinlikle sabahın gri, soluk ilk ışıklarına bırakmıştı. Sanki zaman, onların içinde kaldığı süre boyunca hızla akmış, onları beklememişti.
ÇY:
Görev 4: Tamamlandı.
Görev 5: 12 saat içinde Seul Psikiyatri Merkezi'nin bodrum katına girin.
Sadece 1 kişi girebilir.
Odada 10 dakikadan fazla kalmak yasaktır.
"Harika!" diye patladı Seokjin, sinirle saçlarını yolarcasına karıştırarak. "Şimdi de içimizden birini, ne olduğu meçhul bir bodrum katına, tek başına göndereceğiz! Bu giderek daha da saçma bir hal alıyor!"
Namjoon, sessizce konuma bakmış ve arabaya doğru yürümeye başlamıştı bile. Yüzünde derin bir bitkinlik vardı. "Gidelim," dedi, "Gitmekten başka şansımız yok. Kimin gireceğine orada, hep birlikte karar veririz"
Arabaya biner binmez Namjoon saate baktı ve kaşlarını çattı. "Bu imkânsız. Saat 05:30'u gösteriyor. Biz en fazla bir saat içeride kaldık, yani saat en geç 04:00 civarı olması gerekirdi"
Yoongi, alaycı ve acı dolu bir gülümsemeyle başını salladı. "Her şey fazlasıyla normalmiş gibi, şimdi de zamana mı takılalım? Bu da onların kafamızı karıştırmak için oynadığı oyunlardan biri, hepsi bu."
Arka koltukta, Jimin sessizce oturuyor, camdan dışarıyı görmüyormuş gibi boş boş bakıyordu. Farkında olmadan, kolundaki bir morluğu ovuşturdu. Daha önce orada hiç iz olmadığına emindi. Ama şimdi, sanki birinin onu çok sıkı tutmuş parmak izleri gibi, soluk mor lekeler belirmişti. Yoongi ona yan gözle baktığında, Jimin'in gözlerindeki o her zamanki canlı ışıltının biraz daha solduğunu, yerini donuk bir boşluğa bıraktığını fark etti. İçi cız etti, ama bir şey söyleyemedi.
...
Psikiyatri Merkezi'nin önünde durduklarında, havada ağır bir gerilimi vardı. Kim girecekti içeri?
"Ne yapacağız?" diye sordu Jungkook, sesi endişeyle titriyordu.
"Bilmiyorum," diye karşılık verdi Taehyung, gerginlikle diğerlerinin yüzüne bakarak "Ama birimiz gitmek zorunda. Ben gidebilirim"
Namjoon hemen karşı çıktı, "Hayır, olmaz. Ben gitmeliyim. En mantıklısı bu. Siz dışarıda bekleyin. Yarım saat içinde dönmezsem... o zaman bir şeyler yaparsınız"
"Saçmalıyorsun şu an, Namjoon," diye çıkıştı Seokjin. "Seni o karanlık yere tek başına göndermem. Olmaz."
Jimin, yavaşça öne doğru bir adım attı. Sesinde tuhaf bir sakinlik vardı. "Ben gideceğim." Herkes ona döndü. "Benden bir şey istedikleri çok ortada. Belki içeri girersem, bütün bu olanların nedenini, benim rolümü öğrenirim"
"Yeterince şey yaşadın zaten!" diye keskin bir tonla atıldı Yoongi. Gözleri Jimin'in solgun yüzünde gezindi. "Şuna bak, tutmasam düşecek gibisin. Seni gönderemem"
Tartışma kızışacakken, telefonlarından gelen bildirim sesi hepsini susturdu.
ÇY:
İçeriye girecek kişi - Jung Hoseok.
Hoseok, mesajı okur okumaz göğsüne hızlı bir nefes çekti. Yüzü bembeyaz olmuştu, ama bir kararlılık belirdi gözlerinde. "Tamam," dedi, "Ben gireceğim." Kapıya doğru yürümeye başladı. Tam içeri girecekken, Jimin'in sesi onu durdurdu.
"Hobi," dedi Jimin, gözleri Hoseok'unkilerle buluştu. "Orada ne görürsen gör sakın inanma. Sadece bir oyun, hepsi bu. Unutma."
Hoseok bir an için duraksadı, sonra başını sallayıp içeri girdi.
Bodrum katına inen merdivenler soğuk ve nemliydi. İlerledikçe, duvarlarda sprey boyayla ya da kanla yazılmış gibi duran yazılar dikkatini çekti:
· KURTARIN BENİ
· GERÇEK DEĞİL
· BENİ BUL
· 7. DENEY ELENDİ
Ürperdi. Kapılardan birini açtı. İçeri girer girmez, dondurucu bir soğuk onu sarıp sarmaladı. Oda, raflara dizilmiş sayısız ilaç kutusu, şişe ve tıbbi malzemeyle doluydu. Ancak duvara asılı olanlar, onun nefesini kesti.
Kendi çocukluk fotoğrafları. Üzerinde "JH" yazan, koyu kahverengi lekelerle kaplı bir hastane gömleği. Ve bir köşede, çatlamış, kirli bir ayna.
İçgüdüsüyle aynadan uzak durdu, ama gözleri kaçınılmaz olarak ona kaydı. Yansıması oradaydı. Ama bu sefer, önceki aynada gördüğü gibi ağlamıyordu. Tam tersine, geniş, rahatsız edici bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Sessizce izliyordu onu. Hoseok hemen gözlerini kaçırdı.
Odanın ortasındaki masaya yöneldi. Üzerinde eski, deri ciltli bir not defteri duruyordu. Titreyen elleriyle sayfalarını açtı. Karalama halinde, farklı el yazılarıyla yazılmış cümlelerle karşılaştı:
· 'Peki ya baştan beri kaybetmişse?'
· 'Hangisi gerçek? Hangisi değil?'
· 'Aramızda bir ölü var. Kim olduğunu unuttuk.'
· 'Biri kayıp. Bedeni unutuldu.'
Hoseok, defteri hızla kapattı ve masaya bıraktı. Artık çıkma zamanı gelmişti. Döndüğünde, kapının önünde duran figürle yüz yüze geldi ve donup kaldı.
Jimin'di bu. Ama değildi. Gözleri, Gonjiam'daki kopyada olduğu gibi simsiyahtı, ışıksız iki kuyu gibi.
"Merhaba, Hoseok."
Hoseok geri adım atmak istedi, ama ayakları kök salmış gibiydi.
"Kurtulmak mı istiyorsun bu oyundan?" diye devam etti ses, alaycı ve yatıştırıcı bir tonda "O zaman çok kolay. Arkana dön, o raflardan bir kutu ilaç al. Hepsini iç. Tüm sesler susacak. Tüm korkular bitecek. İnan bana."
Siyah gözlü kopya, ona doğru bir adım daha attı. "Ya da yapma. Ve hepinizin, birer birer ölümüne tanık ol. Hepinizi alana kadar durmayacaklar. Şimdi kararını ver, Hobi."
Hoseok, şokun verdiği felç halinden sıyrıldı. İçgüdüsel bir korkuyla, siyah gözlü varlığın yanından sıyrılıp kapıya atıldı. Arkasından, Jimin'in bedeninin aniden kanamaya başladığını, ağzından, gözlerinden koyu kırmızı sıvılar aktığını görür gibi oldu. Koridorda, onu takip eden, yükselen, çok sesli bir gülüş koro halinde yankılanırken, o, var gücüyle merdivenlere koştu.
...
Dışarı çıktığında, yüzünde saf korku, nefesi kesik kesikti. Diğerleri hemen etrafını sardı. "Ne oldu? Ne gördün?"
Hoseok'un gözleri, hemen Jimin'e kaydı. Onu görünce irkildi, bir adım geriledi. Jimin bunu fark etti, yüzünde anlamaya çalışan bir ifade belirdi.
"Jimin'im gördüm," diye kekeledi Hoseok, gerçek Jimin'e bakarak. "Ama o değildi. Gözleri siyahtı. Benimle konuştu. İlaç içip... intihar etmemi söyledi. Yoksa hepinizin ölümünü izleyecekmişim"
Jungkook, yatıştırıcı bir şekilde elini Hoseok'un omzuna koydu. "Sadece kafanı karıştırmaya, seni korkutmaya çalışıyorlar, hyung. O senin gördüğün Jimin değildi biliyorsun"
Namjoon da onaylar gibi başını sallayarak ileri atıldı. "Evet, Jungkook haklı. Oyun, bizi birbirimizden şüphe ettirip bölmek istiyor. Kaybetmemizi istiyorlar, ama biz kazanacağız. Birlikte."
Hoseok, not defterinde gördüğü yazıları da anlatmaya başladı, ancak tam o sırada hepsinin telefonu yeniden titreşip bildirim sesi çıkardı.
ÇY:
Görev 5: Tamamlandı.
Görev 6: 12 saat içinde Gonjiam Psikiyatri Hastanesi'ne dönün.
"Yine mi o lanetli yere?!" diye haykırdı Seokjin, gözlerinde tükenmişlik ve öfke parlıyordu. "Daha ne bulmamız gerekiyor orada?!"
Jimin, sessizce telefonundaki mesaja baktı. Gözlerini ekrandan ayırıp diğerlerine döndü. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. "Gidelim," dedi, "3,5 saatlik yolumuz var. Yolda dinlenir, kendimize gelmeye çalışırız" beklemeden, doğruca arabaya yöneldi ve arka koltuğa oturdu.
Seokjin, onun arkasından bakakaldı. "Günlerdir neredeyse hiçbir şey yemedi, uyumadı. Hâlâ nasıl ayakta durabiliyor?"
Yoongi, Jimin'e doğru yürürken, sesi endişeyle doluydu "Ölü gibi geziyor ortalıkta, görmüyor musun? Yaşadıkları kolay şeyler değildi. Biraz zamana ihtiyacı var, hepsi bu"
Bu sefer arabayı Namjoon kullanacaktı. Yoongi, Jimin'in yanındaki koltuğa oturdu. Nazikçe onun elini avucunun içine aldı. Teni buz gibiydi.
"İyi misin?" diye fısıldadı.
"Bilmiyorum," diye karşılık verdi Jimin, başı camdaydı, dışarıyı görmüyordu.
"Uyumaya çalış "
"Uykum yok, Yoongi. Korkuyorum"
"Yapma böyle," diye mırıldandı Yoongi, "Sana bir şey olacak diye endişeleniyorum"
Jimin cevap vermedi. Yoongi, tuttuğu elin ne kadar soğuk, ne kadar cansız olduğunu hissediyordu. İçi daraldı.
Araba hareket ettikten bir süre sonra, Jimin yavaşça başını Yoongi'nin omzuna dayadı. "Seni çok seviyorum, Yoongi," diye fısıldadı.
Yoongi, göğsüne saplanan bir sızıyla, onu biraz daha sıkıca sardı. "Ben de seni çok seviyorum, Jimin-ah. Çok." Cevap olarak sadece Jimin'in düzenli nefes alışverişini duydu. Bir süre sonra, bitkinlik ve stresin ağırlığına yenik düşmüş, uykuya dalmıştı.
...
Grup, bir kez daha Gonjiam'ın tanıdık, ürkütücü koridorlarında ilerliyordu. Ancak bu sefer, geçmiştekinden farklı, tuhaf ve ağır bir sessizlik vardı. Sanki bina, onları bekliyormuş, onların dönüşünü biliyormuş gibiydi.
Jimin, en arkada, adımlarını güçlükle sürükleyerek yürüyordu. Bedeni giderek daha güçsüz düşüyor, yüzü bembeyaz ve donuk bir hal alıyordu. Bunu ilk fark eden, her zaman olduğu gibi Yoongi oldu. Hemen yanına gitti ve kolunu onun beline dolayarak destek oldu.
"İyi görünmüyorsun," diye fısıldadı, sesi endişeyle titriyordu.
"Buraya dönmek sanki daha fazla gücümü emiyor," diye karşılık verdi Jimin, "Korkuyorum, Yoongi. Bu sefer farklı"
"Hemen çıkacağız, söz veriyorum. Sadece ne gerekiyorsa yapıp çıkacağız"
Tüm hastanenin derinliklerinden, kulakları tırmalayan, tanıdık bir çığlık patlaması yükseldi. Ses, saf acı ve korku doluydu. Hepsi dondu.
Telefonları titreşti.
ÇY:
Kanlı Banyo.
"Bu ne demek şimdi?" diye sordu Jungkook, gözlerini koridorun iki yanında gezdirerek. "'Kanlı Banyo' neresi?"
Yoongi, anılarıyla birlikte yüzü asıldı. "Jimin ve ben üst kattayken banyolardan birinde musluktan kan akıyordu. Hatırlıyor musun? İşte orası. Belki orada bir şeyi, bir ipucunu gözden kaçırmışızdır. Belki de onu bulmamızı istiyor"
"Gidelim o zaman," dedi Namjoon, kararlı bir ifadeyle.
Üst kata, o tanıdık koridora çıktılar. Bahsedilen banyonun kapısı aralıktı. İçeriden düzenli damlama sesi geliyordu. Su mu, kan mı olduğu ise anlaşılmıyordu.
Jungkook, kapıyı iterek tamamen açtı. İçerideki manzara, ilk geldiklerinden daha kötüydü. Musluktan hâlâ, ama daha yoğun bir şekilde kırmızı bir sıvı damlıyordu. Duvarlarda, daha önce olmayan, çılgınca, umutsuzca tırmalanmış izler vardı. Ve oda, keskin, ağır, çürümüş bir kokuyla doluydu.
Kokunun geldiği noktaya döndü bakışları. Duvarın en köşesinde bir şekil vardı. Yaklaştıkça, şekil netleşti. Bir insan bedeniydi bu. Küçülmüş, katılaşmış, yere kıvrılmıştı. Üzerinde, tanıdık bir hırka vardı.
Ve yüz... Jimin'in yüzüydü. Gözleri hâlâ korkuyla faltaşı gibi açılmış, donmuş bir çığlık ifadesiyle. Boğazında derin, koyu bir kesik vardı. Etrafındaki zemin, kurumuş kanla kaplıydı.
-Geçmiş zaman-
Jimin, kan akan musluğu kapatmaya çalışırken, aynadaki yansımasına takılı kalmıştı. Yansıma, ona hiç benzemeyen soğuk, alaycı bir gülümsemeyle bakıyordu. Sonra, yansıma aynadan doğru uzattı elini. Jimin geri çekilmek istedi, ama hareket edemedi. Buz gibi, cansız bir el, onun bileğini kavradı.
"Yoongi!" diye çığlık attı Jimin, saf panikle. "Yoongi, yardım et!"
Yansıma, artık aynanın dışına adım atmıştı. Jimin'in tam karşısında duruyordu. "Merak etme," diye fısıldadı, "Acımayacak." Elinde, aynanın kırık bir parçası parlıyordu. Hızlı, acımasız bir hareketle, parçayı Jimin'in boğazına sapladı.
Jimin'in gözleri büyüdü, ağzından bir boğuk ses çıktı. Elleri boğazına gitti, ama kan çok hızlı akıyordu. Yere yığılırken, son gördüğü kendi yüzüne sahip olan o şeyin, ona baktığı soğuk, siyah gözleri oldu.
"Kaldı altı kişi," diye mırıldandı yansıma. Sonra dönüp aynaya baktı, kendi görüntüsüne. "Ve şimdi asıl oyun başlasın."
İçeri giren Yoongi ise, oyunun kurduğu kusursuz illüzyona, bir tuzağa düşmüştü. Yerde yatan, sevdiği adamın cansız bedenini görememiş, hissedememişti. Onun yerine, onun görüntüsüne, sesine, anılarına sahip olan kopyayı gördü. Ve o kopya, onu başarıyla kandırmıştı.
-Şimdiki Zaman-
Grup, şok içinde, donmuş gibi banyo kapısında duruyordu. Yoongi, bir an için nefesi kesilmiş, sonra delirmiş banyoya atıldı. Yere çöktü, elini yatan bedenin boynuna, nabız aramak için götürdü. Soğuktu. Katıydı. Hiçbir atış yoktu.
Yavaşça bir hareketle başını kaldırdı. Gözlerini, kapının eşiğinde, sırtını duvara dayamış, onlara bakan Jimin'e dikti. Yüzünde, akıl sağlığının sınırlarını zorlayan bir şaşkınlık ve inkâr vardı.
"Jimin?" diye seslendi, "Bu... bu nasıl olur? Sen yaşıyorsun. Ama burada yatan... bu beden... o da sen."
Kapıdaki Jimin, hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme, Yoongi'nin tanıdığı, içi ısıtan gülümseme değildi. "Gerçek olan hangimiz, sence, Yoongi?" diye sordu, sesi tıpkı Hoseok'un bodrumda duyduğu gibi, alaycıydı.
"Ne... ne saçmalıyorsun?" diye inledi Yoongi, gözleri iki Jimin arasında gidip gelirken. Bir yanda soğuk, ölü beden, diğer yanda canlı, konuşan görüntü.
"Beni buldun," dedi kapıdaki varlık, sanki bir gizemi açıklıyormuş gibi. "Ama çok geç kaldın. Gerçek olan orada" Başıyla yerdeki cesedi işaret etti. "Oyunu kaybetti."
Vücudu, yavaş yavaş saydamlaşmaya, bir sis bulutu gibi dağılmaya başladı. "Endişelenme. Çok yanmadı sevgilinin canı."
Altı kişi, gözleri faltaşı gibi açılmış, bu imkânsız sahneyi izlerken, kapıdaki görüntü tamamen kayboldu. Geriye sadece, banyonun soğuk, kanlı zemininde yatan Jimin'in bedeni kaldı.
Yoongi, hareketsiz bedene bakakaldı. Sonra, yavaşça, sanki rüyadaymış gibi, tekrar yere çöktü. Kafasını, Jimin'in göğsüne, o artık atmayan kalbinin üzerine koydu. "Hayır," diye mırıldandı, bir çığlık öncesi sessizlik gibi. "Hayır. Bu gerçek değil. Ölmüş olamaz. Beni bırakamaz..."
"Hayır," diye tekrarladı Jungkook, dizlerinin üzerine çökmüş, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. "Bu doğru olamaz! O ölmedi! Bizi kandırıyorlar yine! Jimin yaşıyor!"
Ama gerçek, acımasız ve somut, orada yatıyordu. Yoongi'nin iniltisi, yavaş yavaş boğuk, parçalanmış bir çığlığa dönüştü. "BUNU YAPAMAZSIN!" diye haykırdı, göğsünden yükselen acıyla. "Beni bırakıp gidemezsin! Uyan! Yalvarırım, gözlerini aç!" Elleriyle Jimin'in soğuk yüzünü tuttu, alnına, yanaklarına dokundu. Hiçbir tepki yoktu. Sadece ölümün soğuk, katı sessizliği.
Koridorlarda, dakikalar boyunca sadece altı kişinin parçalanmış yüreklerinden kopan hıçkırıklar, iniltiler ve boğuk çığlıkları yankılandı. Bazıları bir arkadaşını, biri çocukluğunu ve kardeşini, biri ise henüz tam anlamıyla yaşayamadığı aşkını kaybetmişti.
Yoongi, Jimin'in katılaşmış bedenine sarıldı. Başını onun göğsüne gömdü. Omuzları sarsılıyordu. Soğuk, cansız elini avucuna aldı, dudaklarına götürdü. Son bir vedaydı bu.
"Seni koruyamadım," diye hıçkırdı, sesi boğuk ve paramparçaydı. "Affet beni. Sana söz vermiştim... yanında olacağıma, seni koruyacağıma söz vermiştim... Ve ben... ben yapamadım. Affet."
Telefonlar, bu acı dolu sahnenin ortasında, bir kez daha titreşti. Ekranlarda beliren mesaj, her şeyi son noktaya koyuyordu.
ÇY:
Görev 6: Tamamlandı.
Park Jimin elendi.
***
Byee☆
