7. bölüm · Do you want to join us?
7.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen♡
***
2 Hafta Sonra
O geceyi kimse net hatırlayamıyordu. Hepsinin üzerini, gerçeği tamamen kavrayamamanın uyuşturucu etkisi gibi ağır bir şok sarmıştı. Yoongi, Jimin'in bedenini kucağında taşımış, hastaneye kadar olan yol boyunca durmadan, boğuk bir sesle özürler mırıldanmıştı. Sanki bu kelimeler, gerçekleşmiş trajediyi geri sarabilir, onu silip atabilirmiş gibi.
Cenaze işlemleri ise ayrı bir kabustu. Resmiyetin soğuk yüzü, sorular, polislerin şüpheli bakışları... Her şey, kalın bir sis perdesinin ardından geliyor gibiydi. Polis, delil yetersizliğinden ve Jimin'in bileklerindeki, boğazındaki izlerden yola çıkarak dosyayı "intihar" olarak kaydetmek istedi. Başkasına ait hiçbir iz yoktu. Ne bir el izi, ne de cinayetin işlendiği alet. Onların anlattığı "oyun", "yansımalar", "görevler" ise şok geçiren gençlerin travmatik halüsinasyonları olarak görüldü. Daha fazla anlatmayı bile denemediler. Kimse inanmıyordu zaten.
Jimin, ailesinin ve arkadaşlarının istediği gibi, huzurlu bir mezarlığa defnedildi. Toprağın, onun üzerine usulca örtülüşünü izlemek, hepsinin içinde yeni, dipsiz bir boşluk açtı. Gerçek artık inkâr edilemezdi. O gitmişti.
İlk iki gün boyunca kimse konuşmadı. Yoongi, Jimin'in odasının önüne, koridora çökmüş, içeri girmeye cesaret edemiyordu. Telefonlar ölü gibi sessizdi. İki hafta boyunca hiçbir bildirim almadılar. Oyun, zaferini sessizlikle kutluyor, onları belirsizlik ve beklemenin işkencesiyle baş başa bırakıyor gibiydi.
Korku ve paranoya, hiçbirinin peşini bırakmadı. Geceleri rüyalarında Jimin'i görüyor, bazen çığlıklar içinde, terler içinde uyanıyorlardı. Aynalardan içgüdüsel olarak kaçınıyor, beklenmedik bir ses duyduklarında yerlerinden sıçrıyorlardı. En kötüsü ise, her an telefonlarının yeniden o ürpertici sesle titreyeceği, yeni bir görevin gelip çatacağı korkusuydu.
Yoongi, sonunda kendi evine dönmüştü. Ama evdeki sessizlik onu çıldırtıyordu. Yatağının üzerinde hâlâ Jimin'e ait, onun kokusunu taşıyan battaniye duruyordu. Dolabın en üst rafından, dikkatle sakladığı küçük ahşap kutuyu her gece indirip içindekilere bakıyor, sessizce gözyaşı döküyordu. İçinde çocukluklarından kalma hazineler vardı: Birlikte topladıkları deniz kabukları, konser biletleri, sararmış, kenarları yıpranmış anlık fotoğraflar ve daha fazlası.
İki haftalık bekleyiş tam bir işkenceydi. Sanki görünmez cellatları, infaz için en zayıf, en savunmasız anlarını bekliyordu.
...
Arabanın içi, ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Taehyung direksiyonda, gözlerini karayolunun sonsuz görünen şeridine dikmişti. Yan koltuktaki Jungkook ise camdan dışarıyı izliyordu, yanağında kurumamış gözyaşı izleri parlıyordu.
"Dur," diye fısıldadı Jungkook, "Lütfen dur. Dayanamıyorum"
Taehyung hemen arabayı yolun kenarındaki boş bir toprak alana çekti. Etrafta, terk edilmiş tarlalar ve uzaktaki tek tük ağaçlar uzanıyordu. Jungkook kapıyı açıp dışarı fırladı ve dizlerinin üzerine çöktü. Boş midesiyle kusmaya çalıştı, ancak ağzından sadece acı dolu hıçkırıklar ve boğuk sesler çıktı.
Taehyung hemen yanına çöktü, elini onun sırtına koydu. "Kook," dedi, yumuşak sesle "Nefes al. Yavaşça, derin nefes al"
"Orada... o banyoda," diye kekeledi Jungkook, nefesi kesik kesik, gözleri yerden başka bir yere bakamıyordu. "Onu öyle görmek... O şey, onun kılığına girmişti, Tae! Hepimizle konuştu, bize dokundu, bizimle yaşadı! Ve biz... biz hiçbir şey yapamadık! Anlamadık!" Yumruklarını toprağa vurdu, acıdan ve çaresizlikten. "Onu koruyamadım! O benim çocukluk arkadaşımdı, kardeşimdi! Ve ben onu kaybettim!"
Taehyung, Jungkook'un yüzünü nazikçe kavrayıp kendine çevirdi. Jungkook'un bakışlarında çaresizlik ve suçluluk vardı. "Beni dinle, Jungkook," dedi Taehyung, "Jimin'in başına gelenler senin, ya da herhangi birimizin suçu değil. Onların suçu. O şeytanın, o ruhun, o lanetin ya da her neyse onun suçu. Ve biz, onların bir sonraki hedefi olmayacağız, anlıyor musun? Güçlü durarak, birlikte savaşmaya devam edeceğiz. Jimin'in intikamını almadan, bu laneti kökünden kesip atmadan durmayacağız. Tamam mı?"
Jungkook, tekrar akmaya başlayan gözyaşlarıyla birlikte Taehyung'a sıkıca sarıldı. Taehyung, küçük olanın saçlarını okşarken, içinde onu ve diğerlerini bu cehennemden çıkarmak için yanıp tutuşan bir kor vardı.
...
Namjoon'un dairesi, bir savaş alanına dönmüştü. Kitaplar, yazdığı notlarla dolu defterler, basılı makaleler her yere yayılmıştı. Masası, psikolojik travma, kolektif halüsinasyonlar, eski Kore şamanistik ritüelleri ve dünyanın dört bir yanından karanlık efsanelerle ilgili araştırmalarla doluydu.
Seokjin, kapıda durmuş, onu endişeyle izliyordu. "Joon," diye seslendi, "Bu seni bitirecek. Biraz dinlen, lütfen. Uyu, bir şey ye"
Namjoon başını kaldırmadı bile, gözleri bilgisayar ekranına kilitlenmişti. "Dinlenemem, Jin. Bir cevap bulmalıyım. Bir mantık, bir desen, bir hikaye bulmam gerek. Tüm bu olanların bir anlamı, bir başlangıcı olmalı. Rastgele olamaz bu kadar kusursuz bir işkence"
"Belki de yoktur!" diye çıkıştı Seokjin, sabrı tükenmişçesine. Sonra, pes ederek içeri girdi ve dağınık koltuğa çöktü. "Belki de bu sadece şeytani bir şanssızlık, bizim başımıza gelen korkunç bir talihsizliktir"
Namjoon sonunda bilgisayardan başını kaldırdı. Gözlerinin altı, uykusuzluktan mor halkalarla kaplanmıştı. "Hayır. O dosyalar, kayıtlar... Jin, hepimiz oradaydık. Kayıtlarda hepimiz vardık. Jimin dışında. Ve birdenbire onun cesedini bulduk. Tüm bunlar bize özel. Bizi hedef alıyor"
Seokjin ayağa kalkıp Namjoon'un yanına gitti. Elini onun gergin omzuna koydu. "Sadece kendini daha fazla tüketmenden korkuyorum. Gittikçe eriyip gidiyorsun, Namjoon. Korkuyorum, aptalca bir şey yapıp kendini daha fazla tehlikeye atacaksın diye," Sesi alçaldı, "Birini daha kaybedemem. Acımız daha yeni, daha taze... Bir kişi daha olmaz. Anlıyor musun beni?"
Namjoon, gözlerini Seokjin'e çevirdi. "Korkuyorum, Jin," diye itiraf etti, "Ya bir sonraki sen olursan? Ya diğerleri? Jimin gibi sizden birinin daha cesedini bulmak zorunda kalmak istemiyorum. Yapamam"
Seokjin, Namjoon'un omzunu sıktı. "Olmayacak. Ne olursa olsun, artık ölmek yok. Birlikte kurtulacağız bu şeyden. Sana söz veriyorum."
...
Hoseok'un stüdyo dairesi, normalde enerji, müzik ve yaratıcılıkla dolu olan yer, şimdi boş ve soğuk hissedilen bir kabuğa dönüşmüştü. Dans etmek, şarkı mırıldanmak, ritim tutmak... Bunlar artık başka bir hayata, başka bir Hoseok'a ait uzak anılar gibiydi.
Oturma odasının ortasında, Jimin'in cenazesinde giydiği siyah takım elbise öylece duruyordu. Onu toplamaya, dolaba kaldırmaya gücü yetmiyordu.
Banyoya girdi ve kaçınılmaz olarak aynaya baktı. Yansıması oradaydı, tıpkı Gonjiam'ın bodrum katında gördüğü gibi. Ama bu sefer ağlamıyordu. Sadece boştu. İfadesiz, donuk, cansız.
"Gül," diye fısıldadı Hoseok, aynadaki yansımaya. "Lütfen. Yine gül. Bana gülümsemeni göster. Mutlu olmaya ihtiyacım var"
Yansıma, hafifçe başını yana eğdi. Sonra, yavaş yavaş, acı dolu ve zoraki bir gülümseme dudaklarında belirdi. Ama gözleri hâlâ bomboştu, iki karanlık oyuk gibi. Bu, gerçek bir gülümsemeden ziyade, bir kabusun taklidi gibiydi.
Hoseok'un gözleri doldu. "Yapamıyorum," diye hıçkırdı, alnını soğuk aynaya yaslarken. "Artık yapamıyorum. O şeyin bana söylediklerini hâlâ duyuyorum. Sessizliği istiyorum"
Gözlerini kapattı. Gonjiam'ın bodrum katındaki Jimin yansımasının sözleri, kafasının içinde çınlıyordu: "Kurtulmak mı istiyorsun bu oyundan? O zaman arkana dön, o raflardan bir kutu ilaç al. Hepsini iç. Tüm sesler susacak. İnan bana."
Eczaneden aldığı, reçetesiz satılan uyku ilaçları, banyo çekmecesindeydi. Çok kolay olurdu. Tüm bu korku, acı, suçluluk ve boşluk hissi sona ererdi.
Aniden, cebindeki telefonu titredi. Bir mesaj geldiğini sandı, panikle dışarı çıkardı. Ama bildirim yoktu. Bakışları ekrandaki fotoğrafa takıldı. Yedisinin mutlu zamanlarında çekilmiş bir fotoğraf. Hepsi gülüyordu, Jimin de dahil. Gözleri ışıl ışıldı.
Hoseok, fotoğrafa uzun uzun baktı. Telefonu sıkıca, neredeyse kıracakmış gibi kavradı. Tekrar aynaya döndü. Yansımasındaki o zoraki gülümseme gitmiş, yerini saf, derin bir üzüntü almıştı. Eli, çekmeceye doğru uzandı ama sonra yumruğunu sıkarak, sertçe geri çekti.
"Hayır," diye mırıldandı, sonra daha yüksek sesle tekrarladı. "Hayır! Ben asla pes etmem!" Bu sefer, daha güçlü, daha kararlı bir ifadeyle baktı aynadaki yansımasına. "Şimdilik ağla. Ama sonra birlikte güleceğiz. Hep birlikte"
İlaçları çekmeceden aldı, kapağını açtı ve hepsini tuvalete boşalttı. Beyaz hapları, suyun onları yutup götürüşünü izlerken, içindeki o karanlık, hain dürtü de azar azar uzaklaştı. Yerini dalga dalga yayılan bir hüzün ve kemikleri eriten bir yorgunluk aldı, ama aynı zamanda, küçük, narin bir kıvılcım belirdi: Mücadele etme, hayatta kalma arzusu.
...
Yoongi, uykusunda huzursuzca dönüyor, alnında soğuk terler birikiyordu. Rüyasında, Jimin mezarlıkta, mezar taşının yanında durmuş, ona el sallıyordu. Yüzündeki gülümseme hüzünlü ama sıcaktı. Sonra, aniden, Jimin'in gözleri simsiyah oldu. Ağzı açıldı, ama çıkan ses, buz gibiydi: "Uyan. Oyun bitmedi. Asla bitmeyecek."
Yoongi, göğsüne oturmuş devasa, görünmez bir ağırlık hissiyle uyandı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Yatağın kenarında, silüet halinde bir figür oturuyor gibiydi, ona bakıyordu. Işığı titreyen bir el ile açtığında, oda boştu. Sadece kendi hızlı nefes alışverişinin sesi vardı.
Tam o anda, komodinin üzerindeki telefonu, o lanet oyunun bildirim sesiyle titreyerek parladı. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacak gibi hızla atmaya başladı. Yavaşça uzandı ve telefonu aldı. Ekranda, beklenen ama yine de yüreği burkan mesaj vardı.
ÇY:
Katılımcı sayısı güncellendi: 6 kişi.
Görev 7: 24 saat içinde 'Sessiz Kütüphane'ye gidin.
Adres: 32 Bimil-ro, Seoul.
Kurallar: Işıkları yakmayın.
Sadece el feneri kullanın.
3. raf, 4. sıra, kırmızı ciltli kitabı bulun.
Konuşmak yasaktır.
Yoongi, yataktan fırladı. Artık korkudan değil, öfkeden titriyordu. Yatağın üzerinde diz çöktü ve avazı çıktığı kadar, ciğerlerini yırtarcasına bağırdı: "Bizimle oynamayı ked! Onu bana geri ver! Duyuyor musun beni, piç kurusu?! Onu geri ver!"
Cevap anında geldi, ama telefon ekranından değil. Doğrudan odanın içinden, sanki köşelerden fısıldanıyormuş gibi. Jimin'in sesiydi, ama tüm sıcaklığından ve canlılığından yoksun,"Oyunu bitirmek için, oynamaya devam etmelisiniz, Yoongi-ssi. Beni özledin mi? Mezarım çok soğuk. Seni görmek istiyorum. Hepinizi."
Yoongi, etrafına çılgınca bakındı. Yalnızdı. Ama o ses, kulaklarının içine kazınmıştı. Titreyen parmaklarıyla, grup sohbetine bir mesaj yazdı.
Yoongi:
Hepiniz benim evime gelin
...
Yarım saat içinde, hepsi Yoongi'nin evinin salonunda toplanmıştı. Her birinin yüzünde, iki haftalık yasın, uykusuz gecelerin ve yeni görevin habercisi olan bildirimin ağır izleri vardı. Ama bu sefer, korkunun yanında, daha keskin, daha tehlikeli, daha kararlı bir his vardı: Öfke. Kaybedecek bir şeyleri kalmamış gibiydiler, ama Jimin için savaşacak bir nedenleri vardı.
Jungkook, Taehyung'un yanında, onun koluna hafifçe yaslanıyor, sessizce güç ve sıcaklık arıyordu. Namjoon, araştırmalarından çıkardığı küçük not defterine son notları karalıyordu. Seokjin ise kapıya yakın bir yerde dikilmiş, perdenin aralığından dışarıyı izliyordu, tetikte bir nöbetçi gibi. Hoseok, bir köşede sessizce oturuyordu; yüzü hâlâ solgundu, ama gözlerinde artık belli belirsiz bir kıvılcım vardı.
"Bu sefer farklı," diye söze başladı Namjoon, "Konuşma yasağı var. Önceki görevlerde sadece 'onlarla' konuşmamamız söylenmişti. Bu, bizi tamamen iletişimsiz bırakıp, paniğe ve hata yapmaya sevk etmek için"
"Diğer gruba yazarak anlaşırız," dedi Seokjin, odanın ortasına doğru ilerleyerek. "Zaten birbirimizden ayrılmayacağız. Grup halinde hareket edeceğiz"
Yoongi yavaşça ayağa kalktı. "Oyun, biz bitmeden bitmeyecek," diye konuştu, "Gidip o kitabı bulacağız. Ve kim ya da ne olursa olsun, bu laneti başlatan şeyi bulup, buna bir son vereceğiz. Başka seçeneğimiz yok"
Namjoon defteri kapattı ve cebine koydu. Seokjin, onaylar gibi başını sallayarak grubun yanına geldi. "Peki," dedi, düz bir sesle. "O zaman gidip şu sessizliği bozalım. Ama bizim kurallarımızla."
Diğerleri, birbirlerine baktılar. Artık sadece kurban değillerdi. Av peşine düşmüş avcılardı. Ve avları, onlardan en değerli şeylerini çalmıştı. Onu geri getiremezlerse bile, onu alanı yok edeceklerdi.
***
Umarım beğenmişsinizdir☆
