25. bölüm · Darmadağın

FİNAL

Hayal Mina Öner

“Pankartı hep mürekkep ettin!” diye çıkıştı Doruk.
“Ya ne yapayım? Ayrıca mürekkep olarak düşünme, imza olarak düşün,” dedi Miraç.
“Pankart güzel olmasın, ben seni imzalayacağım,” diyen Doruk’u Arda susturdu.
“Kavga etmeden yapar mısınız?” dedi Ceyda.
Doruk ve Miraç göz göze geldi. Eş zamanlı olarak birbirlerinden gözlerini kaçırıp yaptığımız işe odaklandılar.
“Sen yarın karar verdiğimiz elbiseyi mi giyiyorsun?” diye sordu Ceyda.
“Evet. Sen de sana aldığımızı giy. Son dakika değişiklik yapma!” diyerek uyardım.
“Biz de hazırlanalım,” dedi. “Giderken elbisemi alıp götürürsen gelirim.”
Zorluk çıkarmadan kabul ettim. Annemin getirdiği yiyecekleri bir yandan yerken bir yandan da pankarta son dokunuşları yapıyorduk.
“Bitti!” diye bağıran Miraç sayesinde hepimiz korkmuştuk.
“Yavaş olsana öküz,” dedim.
“Senin hayvanlarla derdin ne abiciğim?” diye sordu.
Doruk ise “Herkesi bir hayvana benzetiyorsun,” diyerek Arda’nın cümlesini tamamladı.
“Sana ne dememi istersin?” diye çıkıştım.
“Sen niye abine posta koyuyorsun güzelim?” diye sordu.
“Kanımız bir,” dediğimde tebessüm etmekle yetindi.
“Yarın ben Ebru’yu evinden alacağım. Savaş’la konuştuk; Savaş, Esil, Doruk Savaş’ın arabasına biner. Sen de Sergen’le konuş Ceyda, Miraç’la seni almaya gelir,” diyen Arda’ya göz devirdim.
“Eniştemin arabası sende ne arıyor? Bana ver arabayı, ben seni de Ebru’yu da alırım,” dediğimde anneme baktı.
“İyi geceler Yasemin anne,” dedi.
“Abi!” diye seslendim. Duydu ama duymazdan geldi.
Herkes kendi evine dağıldıktan sonra ortalığı toparlayıp yattım. İlk defa erken kalkmam gerektiğinin bilincinde olarak erken uyuma kararı almıştım.
Sabah Ceyda’da lazım olacak bazı malzemeleri alarak onun evinin yolunu tuttum. İçimde mi heyecan duygusu yoktu yoksa ben mi o duyguyu çok güzel bastırmıştım, bilmiyordum.
Ceyda’lara gider gitmez hazırlık telaşına tutulmuştuk. O kendi makyajını yaparken ben de saçımı yapıyordum.
“Saçını örmek istemediğine eminsin değil mi?” diye sordu.
“Eminim. Örmeyeceğim.”
“O zaman bence hiç su dalgasıyla uğraşma. Senin saçın zaten düz. Elbisen fazlasıyla güzel ve hareketli. Saçını düz salık bırakman yeterli,” dediğinde aynanın karşısına geçip tekrardan baktım. Haklıydı.
“Hangi çantayı alayım?” diye sordum.
Küçük krem çantayı işaret ettiğinde onayladım. İçine biraz para, sigara paketimi ve çakmağımı koyduktan sonra çantamın ağzını kapatıp kenara kaldırdım.
Elbiseme baktım. Omuzları açık, koyu kırmızı bordo tonuna yakın bir renkti. Göğüs kısmı korse gibi sıkıydı. Etek kısmı önden kısa, arkaya doğru uzuyordu; kat kattı. Altına giyeceğim ayakkabıya baktım.
“Çok kalın değil mi?” diye sordum.
“Bunun altına ancak bu olur. Spor ayakkabını Savaş’ın arabasının bagajına atarsın,” dediğinde hak verdim. Krem tonlarında kalın platform topuklu bir ayakkabıydı.
Yüzüme belli olmayacak kadar az makyaj yapmıştım. Elbisemi giydikten sonra Savaş’a mesaj attım.
Siz: Hazır mısın?
Dağ Ayısı: Ben hazırım. Ceyda’ların evinin önünde seni bekliyorum.
Siz: Biz daha hazır değiliz ki.
Dağ Ayısı: Acele etme buz prensesi. Hazırlanana kadar beklerim.
Mesajı okur okumaz heyecanlanmıştım.
“Öküz Sergen... Hiç böyle iltifatlar duymayayım zaten!” dedi Ceyda, bir yandan da elbisesini giyerken.
“O sana sürpriz yapmak istediği için söylememiş. Bak o da aşağıda seni bekliyor,” dediğimde bana hak verdi.
Yarım saat içerisinde tamamıyla hazırdık. Ayakkabılarımızı giyip merdivenleri inmeye başladık. Binanın kapısını açmadan son kez birbirimizi kontrol ettik.
“Güzelsin,” dedi Ceyda.
“Güzeliz,” dedim.
Binanın kapısını açtık. Karşımızda arabaya yaslanmış bizi bekliyorlardı. Savaş beni görür görmez hareketlendi.
“Sergen, sana diyordum ya ben bir gün katil olurum diye; galiba o gün bugün,” dedi Savaş.
Ben kurduğu cümlede neyden bahsettiğini anlamak isteyene kadar zaman çoktan geçmişti. Savaş’ın yüzündeki ifade, öfke ile hayranlık arasında bir yerde sıkışıp kalmış gibiydi. Gözleri önce elbiseme, sonra yüzüme kaydı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı ama bakışlarındaki tehlike hâlâ oradaydı.
Ben daha “Neden?” diye soramadan Sergen kıkırdadı.
“Abartma oğlum, abartma. Kız hazırlanmış işte.”
Savaş, Sergen’e öyle bir baktı ki çocuk saniyelik gülüşünün ardından resmen süt dökmüş kediye döndü.
“Ben sana dedim,” dedi Savaş, hâlâ bana bakarak. “Dedim ki… Bir gün biri çıkar, benim de kontrolümü kaybettirir. Korkum o günün bugün olması.”
Bir adım bana doğru geldiğinde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sesindeki öfke bana değil gibiydi; daha çok etrafa bakıp beni başkalarının görebileceği ihtimaline sinirleniyordu.
“Olmamış mı?” diye sordum.
“Çok güzel olmuşsun sevgilim.”
“O zaman niye öyle dedin?”
“Sana bakan ilk kişiye bu elbiseyi giydireceğim,” dediğinde kahkaha attım.
Doruk’u da evinden alıp mezuniyet töreninin olacağı alana doğru ilerledik.
“Esil, Arda bu elbisenin bu kadar açık olduğunu biliyor mu?” diye sordu Doruk.
“Haberi var. Kendisi zaten ‘İstediğini giy, sıkıntı çıkarsa ben varım,’ dedi.”
Doruk başıyla onaylarken Savaş’ın koluna girdim. İçerisi aydınlıktı. Çoğunluk burada olsa da daha gelmeyenler vardı. Savaş ve ben gösteri için kurulan sahnenin arkasına geçtik.
“Dakikalar sonra anons edileceğiz. Heyecan yapma, yanında ben varım,” dediğinde heyecanlandığımı yeni fark etmiştim.
Derince bir nefes aldım. Açılış bizim gösterimizle başlayacaktı. Ardından teker teker sınıflar çağrılacak, diplomalar verilecekti.
Anons edildik. Heyecandan kalbim duracaktı. Sahneye çıkarken Savaş elimi hiç bırakmadı.
“Heyecan yapma. Nefesini de tutma,” dediğinde nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Müzik başladı. Işık sadece bize vuruyordu. Günlerdir çalışıp ezberlediğimiz adımları sırasıyla yerine getiriyorduk.
“Kalabalık yok. Yağmur yağıyor ve biz yine senin mahallende dans ediyoruz,” dedi.
Kendi içimden birçok kez tekrarladım: Kalabalık yok. Savaş ve ben. Sadece o ve ben. Sadece biz…
Gerçekten de etraf yavaşça silinmeye başladı. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadığım her saniye kalabalığın uğultusu biraz daha uzaklaşıyor gibiydi.
Savaş sağ elimi kavrayıp hafifçe kendine çekti. “Hazır mısın?” diye fısıldadı.
Ben sadece başımı sallayabildim.
O an koreografideki ilk dönüşümüze başladık. Sağ ayak geriye… Soldan öne adım… Elimi beline bırakıyorum… Her şey prova ettiğimiz gibi ama bir o kadar da farklıydı. Müzik gerçekte olduğundan çok daha yavaş geliyordu kulağıma.
Savaş belimin hemen üstüne, beni rahatlatan ama kontrolü tamamen eline alan bir dokunuşla elini koydu.
“Bırak kendini,” dedi. “Ben tutuyorum.”
Gülümsedim.
Ardından o geniş dönüşe geçtik. Ben sağ ayağımı öne attım, Savaş etrafımda döner gibi bir yarım tur attı. Elimi bileğimden yakaladı, sonra beni kendi eksenimde döndürdü. Eteklerimin katları havaya kalktı, saçlarım yüzüme savruldu. Sahnede bir uğultu yükseldi ama hiçbirini duymuyordum.
Savaş kolumdan hafifçe çekerek beni kendine doğru çevirdi. Göğsüne yaslanacak kadar yakınlaştım. Burnuma parfümü geldi; her zamanki, tanıdığım, beni saçma sapan huzurlu eden kokusu.
“Tamam,” dedi. “Buradan sonrası kolay.”
Kolumu havaya kaldırdı, avuç içlerimiz birleşti. Yavaş bir ritimde sağa doğru yürüdük. Bir… İki… Üç… Geri… İki… Üç… Klasik vals adımları ama biz onlara sanki başka anlamlar yüklüyorduk. Her adımda bana biraz daha yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordu.
“Bak,” dedi kulağıma eğilerek. “Yağmur başladı.”
Başımı hafifçe kaldırıp ışıkların üst tarafına baktım. Sahne ışığının arasında uçuşan çok küçük tozlar yağmur damlaları gibi görünüyordu.
Gülümsedim. “Gerçek değil,” dedim fısıltıyla.
“Sen inanırsan gerçek olur,” dedi.
“Ben inanıyorum.”
Sözleri içimde bir yerleri yumuşattı. Koreografi gereği sırtımı ona dönüp geriye yaslanmam gerekiyordu. En zorlandığım figürdü. Bunu prova ederken hep tedirgin olurdum. Derin bir nefes aldım. Savaş bunu fark etti.
“Elini bırakmıyorum,” dedi. “Düşmeyeceksin.”
Gözlerimi kapattım ve kendimi geriye bıraktım. Belimin hemen altında güçlü bir el beni tuttu. Bir nefes bile almadan hızla beni döndürüp tekrar kendine çevirdi. Bu defa yüzüm göğsüne çarpacak kadar yakındı. Elleri belimdeydi, elimi omzuna koydum.
Alkışlar eşliğinde sahneden indik. Sınıf sınıf anons edilmeye başlanmıştı. Sıra bize gelene kadar kendi hâlimizde fotoğraf çekiniyorduk. Savaş’ların sınıfı anons edildiğinde Sergen’le beraber gitmek zorunda kaldılar. Ceyda onları videoya çekiyordu.
“Ceyda ve boş işler,” dedi Miraç.
Onlardan hemen sonra sıra bizdeydi. Kızlar önde, erkekler arkada olacak şekilde sınıfça sıraya dizilmiştik. Nizami bir şekilde sahneye çıkıyorduk. Kalbim duracak gibi hissediyordu; ta ki onunla göz göze gelene kadar.
Tüm sesler sustu. Kalbimin atışı bile... Elinde çiçekle sahnenin önünde duruyordu. Şaşkınlıkla ve mutlulukla sahneden inmeden bir adım ileriye gittim. Elindeki çiçeğe uzandım.
“Teşekkür ederim, baba.”
Gülümsemedi ama "baba" dediğim için fazlasıyla mutlu olduğunu belirten o ifade dudaklarında peyda oldu. Diplomaları aldık, fotoğraflar çekildik, kepleri havaya fırlattık.
Eğlencenin başlayacağını düşündüğümüz an başka bir anons sesi duyuldu.
“Şimdi sizlere idarenin belaları olan, her kavganın altında parmaklarının olduğu o grubu çağırıyorum,” dedi müzik öğretmenimiz. Sırasıyla bizim isimlerimiz çağrıldı. Hiçbirimizin bu durumdan haberi yoktu. Şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk ama kendimizi kısa sürede toparlamayı başarmıştık.
Heyecanla sahneye çıkıyorduk.
“Şimdi mi?” diye sordu Ceyda.
“Bence de şimdi,” dedi Doruk.
“Şimdi,” dedi Arda.
Islık çaldım. Dün hazırladığımız pankart çatıdan aşağıya asılmıştı: “Bizim gibi beşli bir daha gelmez!”
Hemen altında daha küçük harflerle: “Biz okumadık, kalanlara başarılar.” Ve onun altında sırasıyla isimlerimiz... Tüm bakışlar pankarttaydı.
Birbirimize belimizden sarılmış öylece duruyorduk. Anılarım vardı. Kavgalarım vardı. Hocalarla inatlaşmalarım vardı. Hepsi şimdi geçmişte kalmıştı. Oysa geçmiş sadece dünden ibaretti; benim tüm anılarım dünün içine sıkışıp kalmıştı.
Alkış tutmaya başladılar. Ben ne olduğunu anlayamadan gözümün önünde bir pasta belirdi. Doğum günümdü… Ben kendi doğum günümü unutmuştum ama o unutmamıştı.
“Doğduğun gün nefes almaya başladım sevgilim. İyi ki doğdun.”
Pasta önümdeydi, üzerinde mumlar yanıyordu. Birkaç saniye boyunca sadece onlara baktım. Ben gerçekten doğum günümü unutmuştum. Bu kadar koşturmanın içinde, dansın heyecanında, elbisemin içinde boğulurken, mezuniyetle uğraşırken kendimi unuttum. Ama o unutmamıştı. Hatta benim yerime hatırlamaktan fazlasını yapmış, kutlamam gereken günü parlatmıştı.
Mumlara bakarken içimden bir ses fısıldadı: Bir dilek tut.
Ama dilim dönmedi, dua bile edemedim. Çünkü o an zaten her şey dileğimin içindeydi. Arkadaşlarım yanımdaydı, ailem oradaydı. Ben elbisemin içinde titriyordum ve Savaş… Savaş’ın bakışı sanki tüm kalabalığı susturuyordu.
“Mumu üfle,” dedi. Sesi yumuşaktı; belki de ilk kez bu kadar yumuşaktı.
Muma eğildim. Gözlerimi kapattım. Keşke… Keşke bugün bitmesin. Keşke herkes gitse ama o kalsa. Keşke mezuniyet son gün değil de yeni bir şeylerin başlangıcı olsa. Keşke artık hiçbir şey beni korkutmasa. Keşke ben… Keşke biz hiç bozulmasak.
Bir nefeste üfledim. Mum söndü. Alkış sesleri yükselirken benim duyduğum tek şey Savaş’ın fısıltısıydı:
“Dileğini tutma artık. Ben gerçekleştireyim.”
Bir anda zaman ağırlaştı. Kalabalık konuşuyor, bağırıyor… Hiçbirini duymuyordum. Yalnızca içimdeki o küçük kız çocuğu duyuyordu her şeyi. Küçük Esil… Korkan, saklanan, susan, kendisini hep eksik sanan o çocuk. Bugün biri onun elinden tutmuş gibiydi. “Hadi kalk,” dedi. “Artık kimse seni düşürmeyecek.”
Gözlerimin dolup dolmadığını fark etmeden gülümsedim. Savaş bunu fark etti. Elimi tutup hafifçe sıktı.
“Hazır mısın?” diye sordu.
“Neye?”
“Sana, bize, yarına… Her şeye.”
Bir an düşündüm. Korkularım geldi aklıma, kırıklarım, geçmişim… Ama sonra Savaş’ın gözlerini gördüm. Bugün yaptıklarını gördüm; ellerimi tuttuğunu, unuttuğumu unutmamasını… Ve anladım: Ben artık yalnız değildim.
Başımı salladım.
“Hazırım.”