23. bölüm · Darmadağın

23. Bölüm

Hayal Mina Öner

Yine güneş doğdu. Karanlıkta kaldığını düşündüğün her günün sonunda güneş doğdu. Unutma, sen var oldukça, umut ettikçe o güneş hep doğacak. Hatta öyle bir doğacak ki gecenin yarısı olsa bile umut ettiğin güneş içini ısıtacak.
Saçımı ördüm. Saçlarımda Savaş’ın eli gezmişti… Artık önemi yoktu.
Çantamı alıp bizimkilerin yanına geçmek üzere evden çıktım. Havalar artık soğuk değildi fakat ben yine de üşüyordum. Hırkamın cebine ellerimi koyup yol boyu durağa kadar öyle devam ettim.
Durağa gittiğimde bizimkilerle selamlaştık.
“Siz nasıl oluyor da erken uyanmayı başarıyorsunuz?” diye sordum.
“Sen nasıl oluyor da her gün geç kalıyorsun?” dedi Ceyda.
“Siz erken kalkmak için çaba sarf ederken ben geç kalmak için çaba sarf etmiyorum,” deyip göz kırptım.
“Güzeldi lan bu! Hangi ara düşündün?” dedi Doruk.
“Esil’i bilmem ama düşündüğümü size sormam lazım,” diyen Miraç’a hepimiz sorgulayan gözlerle bakıyorduk. “Siz o parayı nasıl denkleştirdiniz?” diye sordu.
“Kolay olmadı kardeşim ama giriş ve gelişmeyle ilgilenmiyoruz. Sonuç lazım. Sonuçta başarılı,” diyen Arda, Miraç’ın bu konu hakkında başka soru sormasına izin vermedi.
Çalışarak kazandık kardeşim. Yazın çalıştık, okuldan sonra çalıştık. Sen ise hiç fark etmedin. Aslında biz sana fark ettirmedik. Biz senin için çalıştık.
Üç artı iki, yani biz. Her yerde kardeş, her anlamda birbirimize yaslandığımız dağdık.
“Annenin ameliyat tarihi belli oldu mu?” diye sordu Doruk.
“Oldu. Sayenizde bu da gerçekleşti. Üç gün sonra ameliyat,” diyen Miraç’a bakarken hepimiz kendi sıkıntılarımızı kenara atmış, parlayan gözlerle ona odaklanmıştık.
Otobüs durağa yaklaştığında herkes otobüse binme derdindeydi. Otobüsün ortalarına doğru ilerlediğimizde yukarıdaki demirlere tutunarak sohbetimize devam ettik. Miraç ilk defa bu kadar rahat, huzurlu ve parlak bakıyordu.
“Ameliyat parası tamamlandı ya, içim rahatladı. Şimdi tek derdim sabahları şu otobüse binmek.”
“Adam dert bulamadı, ulaşım sistemine sardı!” diyen Arda’ya güldük.
Otobüsün içindeki diğer insanlar bize bakıyordu ama biz umursamıyorduk; tabii tüm otobüsün içinde Doruk’un sesi yankılanana kadar.
“Sabahın köründe otobüs beklerim…” diye bağırarak bir şeyler mırıldanmaya başladı.
“Ben sizi tanımıyorum,” diyerek Ceyda biraz daha geriye ilerledi. Arda, Doruk’u susturmaya çalışıyordu ama başarılı olamıyordu.
“Bir elimde simit, diğerinde kalp kırıklığım!” dediğinde hepimiz rezil olduğumuzu anlamıştık.
Şoför bize ters ters bakarken, “Abi o deli, doğuştan engelli. O yüzden kusura bakmayın,” dedi Miraç.
“Şarkımı böldün, inelim ben sana göstereceğim,” diyen Doruk’a ben tepki gösterdim.
“Otobüsün içindeki insanlar da bizi kaça bölsün istersin?” dedim. Sorudan ziyade bir uyarıydı.
Biz bütün yolların sonunda gülmeyi öğrenmiştik.
Güle oynaya okulun bahçesine adım attığımızda Miraç ve Doruk kendi aralarında kavgaya tutuşmuşlardı.
“Büyürler mi?” diye sordu Ceyda.
“Sanmam,” dedim gülerek.
İlk ders başladığı andan itibaren hoca sınıfa girip yer düzenlemesi yaptı.
“Hocam ben oraya oturmak istemiyorum,” dedi Miraç.
“O niye oğlum? Sırada çivi mi var?” diye sordu hocam.
“Yok hocam, ondan değil.”
“Peki niye?”
“Hocam on yaşından beri anksiyetem var. Ben kızla oturamam.”
Sınıftaki herkes gülmeye başladığında sınıfı susturan hocaya döndü bakışlarımız.
“Ne güzel. Konuşmazsınız,” dedi.
Miraç oturabildiği kadar sıranın en ucuna oturmuştu. Doruk arka sıradan kulağıma eğilip, “Miraç’ı ittirsem yere düşer mi?” diye sordu.
Kahkaha attığımda hocayla göz göze geldik.
“Bence bekle, az sonra kendisi düşer,” dediğimde bana hak vererek yerine oturdu.
“Siz de gözüme çok batıyorsunuz,” diyen hocaya tebessüm ettim.
Ders anlatılmaya başlandı. Miraç ise dersi dinlemek yerine defterinden kopardığı küçük kâğıt parçalarını ben ve Ceyda’ya atıyordu.
“Rahat dur artık,” diye fısıldadı Ceyda.
Miraç dinlemeden diğer kâğıt parçalarını atarken elimi kaldırmam sonucu ona kâğıt atacağımı düşündü. Sıranın ucunda oturmasından kaynaklı dengesini kaybedip düştü. İlk kahkahayı benim atmam sonucu tüm sınıf bizim olduğumuz tarafa doğru baktı. Kafamı çevirip Doruk’a baktığımda göz göze gelip kahkaha attık. Arda gülmemek için kendini sıkarken, “Belanı aramana gerek olmadığını düşünüyorum,” dedi Ceyda.
Hoca ifadesizliğini korurken Miraç yerden kalkıp sırasına oturdu.
“Çok şükür bugün de rezil oldum,” dediğinde daha çok gülmeye başladım.
“Haklıymışsın,” dedi Doruk.
“Oğlum sıranın biraz daha ucuna otur. Belki oradan düşmezsin,” diyen hocaya Miraç dâhil tüm sınıf gülmüştük.
Zaman geçiyordu. Bizler büyüyorduk. Bizler beraber büyüyorduk…
Gösteri için prova yapmaya konferans salonuna çıkmıştık. Hocanın gösterdiği adımlara uygun dans ediyorduk. İlk önce kendi etrafımda döndürdü. “Savaş burada,” dedi. Tekrardan belimi kavrayıp dans etmeye devam ettik.
“Ben annem gibi olmak istemiyorum abi. Kanıt gelsin, sonra umursarım.” Sessiz kalmayı tercih etti ki başka şansı yoktu. Prova bittikten sonra Ceyda ile gidiyordum. Bu gece bizde kalacaktı.
19 Mayıs (5 Gün Sonra)
“Giy artık şunu!” dedi Ceyda.
“Giymek istemiyorum!” diye direttim. Elbise sevmiyordum. Giymek istememem normaldi.
“Esil. Saç baş kavga etmeyelim. Giy şu elbiseyi.”
Elinde tuttuğu elbise; beyaz, ince askılı, diz kapağımın biraz altında bitmesine rağmen derin bir yırtmaca sahipti.
“Ben bunu giyersem Arda beni öldürür,” dedim. Kesinlikle bahaneydi.
“Savaş izin vermez, sen merak etme,” dedi. Göz devirmekle yetindim. Gösteri saatine az kaldığı için daha fazla direnemedim. Giymek zorunda kaldım.
Aynadan kendime baktım. Masum gibi gözüküyordum. Masum bir buz prensesi… Saçımı iki yandan yarım ördürmüştüm. Saçımın alt kısımları açıktı. Dans ettikçe yüzüme vuracaktı ve ben bunu sevecektim. El mahkûm ayağıma siyah topuklu ayakkabılarımı giydim. Tek bantlılardı. Arda’yla eşit boya sahip olmamı sağlayacak ayakkabılardı. Evden çıkarken otobüs durağına böyle ilerleyeceğimi düşündükçe sinirleniyordum.
Kapının önünde bekleyen arabaya baktım. Ceyda elimi tuttu. “Hoş geldiniz,” diyen Sergen’in sesini duydum. Etrafa tedirgin gözlerle bakıyordum.
“Korkma, Savaş yok,” dediğinde derince nefes aldım. “Binin hadi,” dedi. Bir yandan da Ceyda’nın kapısını açmıştı.
“Ceyda binsin. Ben binmem.”
“Esil, problemin Savaş’la, benimle değil,” dediğinde baştan aşağıya Sergen’e baktım.
“Ehliyetin var mı?” diye sordum.
“Sanki geçen gün ehliyetsiz araba kullanan sen değildin,” dedi.
“Mahallede başka, okul yolunda başka,” dediğimde güldü.
“Ehliyetim de var,” dedi.
Arka koltuğa oturduğumda onların da arabaya binmesini bekliyordum. Onlar fısır fısır arabanın önünde konuşuyorlardı. Ön koltuğa yaklaşıp kornaya basmamla ikisi de olduğu yerde irkildi.
“Kumam gibisin Esil,” dedi Sergen.
“Ceydacığım, lütfen yanında oturan enişte adı verilen gereksiz şahsiyete söyler misin, ondan önce ben vardım?” dedim. Kollarımı göğüs hizamda birleştirdim.
“Savaş’ımla barışınca görürüm ben sizi. Savaş’ı yalnız bırakacağım sanki,” dedi.
“Barışamayacağımız için sıkıntı yok,” deyip konuyu kapattım. İkisi de birbirlerine baktılar. Sustular ama yüzlerinden birçok cümle döküldü.
Ezberlediğim yolları camdan izliyordum. Sahiden barışamayacak mıydık? Ben aklımda onu ihanetle mi anacaktım? İhanet denildiğinde babamla beraber onun da mı adını fısıldayacaktı beynim?
Arabadan inince Arda’yı aradım. Açtı. “Neredesin abi?” dedim. Abi kelimesine o kadar alışmıştık ki Arda’ya abi dedikçe içimde güven adı verilen duygu oluşuyordu.
“Yoldayım, geliyorum canım. Sen Ceyda’yla beraber geçersin,” dediğinde okulda olduğumuzu söyledim.
Konferans salonumuz en üst kattaydı. “En üstte olmasının amacı ne?” diye söylenerek merdivenleri çıkıyordum. Onlar ise arkamdan el ele tutuşmuş geliyorlardı.
Ben zaten bu merdivenleri normalde düz çıkamıyorum, şimdi topuklu ayakkabılarla çıkarken daha büyük bir mücadele veriyordum.
“Esil, yürüme özürlüsü gibi yürümez misin?” diyen Ceyda’ya baktım.
“Sence yürüyebiliyor muyum?” diye soru yöneltmemle dengemi kaybetmem eş zamanlı oldu. Düşmemi engelleyen ise belimi kavrayan ellerdi. Savaş’tı. Dokunuşundan anlardım. Ne ben onun yüzüne baktım ne de o benim yüzüme baktı. Dengede durduğuma emin olduktan sonra yabancıymışız gibi o merdivenleri aşağı inerken ben yukarı çıkmaya devam ettim.
Dayanamadım. Zaten onsuz geçen günler yeterince zorluyordu. Kendi içimde son kez veda etmeden önce sesini duymak istedim.
“Dağ ayısı,” dedim.
Durdu. Bakışlarını benim olduğum tarafa çevirdi.
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Dikkat et, buz prensesi,” dediğinde tebessüm ettim.
Herkes hazırdı. Hatta törene başlanmıştı bile. Buna rağmen Arda ortalıkta yoktu. Miraç ve Doruk da izleyen seyircilerin arasında değildi. Arda’yı arıyordum ama ulaşamıyordum. Telefonu kapalıydı. Etrafa bakınıyordum, gösteriyi hazırladığımız hoca da ortalıkta yoktu.
Anons edildik. Bozuntuya vermemek adına sahneye ben de çıkıyordum. Eğer ki ortalıkta yoksa bozuntuya vermeden sahneden inecektim.
Sahneye çıkarken seyircilerin göründüğü andan itibaren etrafa bakmaya başladım. Yoktu. Ümidi kesmiş şekilde sahneden inecekken önüme Savaş çıktı. Elimi tuttu. Beni tekrardan yerime götürdü.
“Kanıtı buldum,” dedi.
İnanmayan gözlerle ona baktım.
“Arda maalesef ki yetişemedi. Bu dansı benimle yapmak zorundasın çünkü benden başka kimse bilmiyor. Çıkışta da kamera kayıtlarını izlemek istersen izlersin,” dediğinde müziğin melodisi giriş yapmıştı.
“İzleyelim,” dedim.
Lütfen beni kandırma. Bu anı benimle yaşayabilmek için beni kandırma…
“Elbisen çok güzel olmuş,” dedi.
“Sen de sanki biliyormuş gibi siyah giyinmişsin,” dedim.
“Zaten biliyorum,” dediğinde sorgulayarak ona baktım.
“Taşıyabilecek misin beni?” dedim.
“Daha önce yapmamışım gibi konuşmaz mısın?” dediğinde dediğini yaptım.
Kendi etrafımda döndürdü, boynuna sarıldım. Kollarıyla bedenimi sardı. Beraber döndüğümüzde mutluca bana bakıyordu. Sana, senin bana baktığın gibi bakmak istiyorum. Yırtmacımdan dolayı dizim açılmadan hemen önce tek koluyla belimi sararken, bacağımın açılmaması için elbisemin uçuşan kısmını tuttu. Saçlarım ise tahmin ettiğim gibi uçuştu.
“Çok güzel olmuşsun,” dedi.
Elini belime koyduğunda içimden geçen o karışık hisleri bastıramadım. Nefretle sevginin, öfkeyle özlemin birbirine karıştığı bir karın ağrısı gibiydi. Bir adım ben attım, bir adım o. Eteklerim döndükçe ışık yansıyor, ayakkabılarımın sesi zeminde yankılanıyordu. Savaş’ın elinin sıcaklığı parmak uçlarımdan kalbime kadar ulaşıyordu. Müziğin ortasında bir figürde yüzüm onun göğsüne değdi. Kalp atışlarını duydum. Gerçekti.
Bir an göz göze geldik. O an sustu müzik benim için.
“Kanıtı gerçekten buldun mu?” dedim fısıltıyla, figür arasında.
“Evet,” dedi, gözlerini kaçırmadan. “Ama sen izleyince inanacaksın.”
“Ya yalan çıkarsa?”
“Yalan söyleyecek kadar sevmedim seni.”
Tekrardan etrafımda döndüm. O sağ tarafına doğru eğilirken ben ise bedenimi ona yaslamış, onunla bir bütün gibi duruyordum. Son adımda ellerimizi birbirine kenetledik. Birlikte bir dönüş daha yaptık. Eteklerim havada, saçlarım omzunda… Müzik sustu. Ne eli elimden ayrıldı ne de eli belimden ayrıldı. Yaklaşık üç saniye boyunca o ana hapsolmuş kalırken alkışlayan okul öğrencileri ve birkaç tane veli vardı.
Sahneden indikten sonra bizimkilerin yanına geçtim. Arda’yla göz göze geldik.
“Sen niye geç kaldın?” diye sorguluyordum.
“Geç kalmadım. Savaş’la haberleşmiştim. Okuldan çıkınca anlatacağım,” dediğinde konuyu kapattım.
Annemi gördüm. Hızlıca annemin yanına ilerlerken adımlarım dona kaldı. Babam… Babam da buradaydı. Yüzümde burukça bir tebessüm oluştu. Anneme sarıldığımda Savaş da tam olarak arkamda başkasıyla konuşuyordu. Zaten annem sahneye yaklaştığı için Savaş’la yan yana sayılırdık.
Bizimkiler yanıma geldi. Doruk kolumu hafifçe okşadı. Arda kolunun altına çekti. Ceyda uzaktan öpücük attı. Ben de ona karşılık verdim.
“Çok güzeldin kızım,” dedi annem.
“Teşekkür ederim annem.”
“Bence uyumları daha güzeldi. Ne dersin Yasemin Sultan?” dedi Miraç.
Annem konuşacağı sırada babam yanımıza geldi.
“Büyüdün. Hem de çok çabuk, benim hatalarımın arasında büyüdün,” dediğinde yutkunmakta zorlandım. “Belki arkanızda gerçekten durabilseydim, bana geçmişimi yargılayarak değil de babanız olduğum için güvenseydiniz belki çok daha güzel olabilirdi fakat şu anda görüyorum ki siz çok güzelsiniz. Bu yapbozun eksik parçası ben değilim. Ben olmadan siz bütünsünüz.”
Arda ve bende gezindi gözleri.
“Ben seni babasız bıraktım kızım ama ben görüyorum ki abin sana yokluğumu hissettirmemiş.”
O benim abim baba. Koruyup kollasa da baba şefkati gibi olmuyor. Belki de baba şefkati gibidir… Bilmiyorum ki, ben baba şefkatini tatmadım.
“Hissettirmedi,” dedim.
“Büyüdün kızım. Bazı şeyler için çok geç ama ben ablanı, abini, seni çok seviyorum. Bir baba evladını sever. Ben size bunu hissettiremedim. Özür dilerim,” dediğinde her şeye rağmen dik duran ben yine sorguladım.
“Niye bunları söylüyorsun?”
“Geçmiş çok kötü bir gölge. Sokağı dönsen kaybolmaz. Kaçsan seni yakalar. Önüne baksan arkanda kalır, arkana baksan önünde kalır.”
“Şu anda konuşmanın sırası mı?” diye çıkıştı annem.
“Kızım ilk defa beni dinliyor. Bırak da konuşayım,” dediğinde aldığım nefes ciğerlerime batıyordu.
“Ben seni çok sevdim, senin beni sevdiğin gibi ama geçmişin telafisi olmuyor. Ben ihanetin bedelini ödedim. Ben seni annemi sevmediğin için, aldattığın için affedemiyor değilim. Görmezden gelirim, unutmuş gibi yaparım ama konu bunlar değil,” dediğimde Arda kolumu okşadı.
“Baba, ben ilaç kullandım. Ben senin yüzünden sinir krizleri geçirdim. Ben senin yüzünden boş duvarı izledim. Ben senin yüzünden kavga etmekten korktum. Ben senin yüzünden ilaçlara mahkûm yaşadım.”
Duraksadı. Bu kadarını ve daha duymadıklarını ne tahmin edebiliyordu ne de biliyordu.
“Belki çok geç ama biz baba-kız olabilir miyiz?”
“Salıncakta beni oğluna terk ettiğin gün aramızdaki kan bağı dışında her şey koptu. Babamsın. Gelirsin, konuşuruz, sohbet ederiz ama eskisi olmaz. Çocukluğumdaki halimi bekleme,” dediğimde gözleri doldu. Gözünden bir damla yaş süzüldü.
“Peki sana sarılabilir miyim?” dediğinde donup kaldım.
Eşyalarını dışarı attım, evden kovdum, polise şikâyet ettim, senden nefret ettiğimi dile getirdim, ölmüşsün gibi davrandım; buna rağmen mi?
Gözyaşları bir bir düşerken tekrardan konuşmaya başladı. “Bakma öyle, kokunu unuttum. Bırak da sarılayım. Sen bana sarılmasan da olur. Ben kokunu içime çekeyim yeter.”
İzin vermeyeyim. Yapmayayım. Yenilmeyeyim.
Abimin kolunun altından çıktım. Bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Babam bana sarılmadan önce ben babama sarıldım.
Çok uzun zaman oldu değil mi? Sarılmamıştın babana. Babana sarılırsan geçmişine, annene, kardeşlerine, kendine ihanet edeceğini düşünüyordun. Ne oldu, ilk önce sen sarıldın.
Eli saçlarımda dolandı. Uzun zaman sonra babama ilk defa sarılmanın mutluluğunu yaşıyordum. Belki de ben babama veda edememiştim. Kendimi kandırmıştım.
İkimiz de geri çekildiğimizde “Teşekkür ederim kızım,” dedi.
“Önemli değil baba,” dediğimde sesim titredi.
Savaş geldi yanımıza. Savaş bana sarılacağı sırada babam engel oldu. “Hergele,” dedi. Az önceki ağlayan adamdan, Kahraman Kara’dan eser yoktu. “Kızım beni affedip sever mi bilmiyorum ama ben kızımı çok seviyorum. Bir daha ağlatırsan, kızımı o halde senin yüzünden görürsem yakarım,” dediğinde Arda’ya baktım.
“Yapar,” dedi sakince.
Babama bakıp gülmekle yetindim.
“Üzmem,” dediğinde ne hissedeceğimi bilmiyordum.
Yanına orta yaşlarda bir kadın geldi. Elini beline koydu. Şaşkınca bakarken güldü. “Korkma, annem. Seninle tanıştırmak için çağırmıştım,” dediğinde şaşkınlığıma şaşkınlık eklendi.
Hepiniz bugünü mü planladınız?
Ceyda dürttü. “Salak, öpsene kadının elini,” dediğinde olayı yeni kavramıştım. Uzanıp elini öptüğümde tebessüm etti. Annem elini uzattı. “Esil’in annesiyim,” dediğinde kadın nazikçe elini sıktı.
Arda beni tekrardan kolunun altına çekti.
“Savaş’ın anlattığından daha güzelmişsin Esil’im,” dediğinde utandığım her halimden belli oluyordu.
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Eve gidince de horoz dövüşçüsü olursun,” dedi Ceyda, sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla.
“Oraları karıştırmayalım şimdi,” dedim Ceyda’nın duyabileceği bir ses tonuyla.
“Kızım, oğlum diye söylemiyorum yanlış anlama, üzdüğü zaman gel bana ben kulağını çekerim. Çekmekle kalmam, kulağından tavana da asarım,” dediğinde Savaş konuşmaya girdi.
“Anne, sana sıra gelmez. Arkası kalabalık,” dedi.
“Kim var ki?” dedi kadın şaşkınca.
Arda elini salladı. “Abisi var. Başkasına gerek var gibi mi duruyor?” dedi. Kadın tebessüm etti.
Annemle ayaküstü biraz daha sohbet ettikten sonra birbirlerinin telefon numaralarını aldılar.
“Hangi ara bu samimiyet?” diye ortaya laf attı Miraç. Kadının duymaması en büyük mutluluk kaynağımdı.
“Kendine çok dikkat et güzel kızım. Kahve içmeye de beklerim,” dedi.
“Gelirim. Siz de çok dikkat edin.”
“Annemi yolcu edeyim, seninle şu olayı oturup konuşalım,” dediğinde onaylamak adına kafamı olumlu anlamda salladım.
Annem ve babam da giderken biz de onlarla beraber çıkışa gidiyorduk. Hikâyenin bittiğini düşündüğün an yeniden yazılırdı. Unutma; kalem sadece kötü hikâyeleri yazmaz, sevgiyi, aşkı, kardeşliği, özür dilemeyi gösterir.
Okulun karşısındaki parka gittiğimizde heyecanla kanıtı bekliyordum. Affetmem diye direnirken içimde onu çoktan affettiğimi göremeyecek kadar körmüşüm. Elime kendi telefonundan açtığı video kaydını gösterdi.
“Parkın güvenlik kameralarına yansıyan görüntüler. En başından beri en sonuna kadar hepsi var. Konuştuklarımız da duyuluyor,” dediğinde bakışlarımı videoya çevirdim.
Savaş’ın sesi duyuldu: “Bak Esil, burada bizi görmesin. İkimize de dünyayı dar eder.”
“Korkuyor musun?” diyordu kız ona ağlayarak.
“Korkmuyorum, yanlış anlaşılmak istemiyorum.”
“Burada olduğunu söylemeyeceksin yani,” dedi kız gözyaşlarını silerken.
“Söyleyeceğim. Bunu şu anda senden duymayacak,” dediğinde tebessüm ettim.
“Çok mu seviyorsun onu?” dedi, diğer kurduğu cümlede ses kesintisi vardı. Anlayamadım.
“Seviyorum, hem de çok seviyorum. Sorgulamak sana kalmadı.”
“Kötüyüm. İstediğim tek şey sana bir defa sarılmak,” dediğinde Savaş kendisini geriye doğru çekti. “Sakın deneme!”
Sonrası da zaten bildiğim gibiydi. Tek farkla, kız Savaş’ın koluna dokunduğunda duymadığım cümleleri şu anda duyuyordum: “Senden rahatsız oluyorum. Omzuma dokunman bile… Ben izin vermedim ama dokunman bile rahatsız ediyor. Sen benim tarafımdan sevilmeyeceksin. Umarım bir gün gerçekten sevilirsin ama o kişi ben olmayacağım.”
Sonrasında benim geldiğim yerler vardı. İzlemedim devamını. Boynuna sarıldım.
“Haklıydın. Yapmamam gerekirdi ama ben sana ihanet etmedim. Ben seni aldatmadım. Özür dilerim seni o hale soktuğum için, özür dilerim sana sevmediğimi düşündürdüğüm için.”
Boyuna yetişmek için parmak uçlarımın üzerine çıkmak zorunda kalıyordum. Ayağımda topuklu olmasına rağmen.
“Dağ ayısını affedebilecek misin, buz prensesi?”
“Affettim. Ben seni çok önceden affettim.”
Düşünüyorum, suçum olmayan onca şeyden yara almasaydım, iyileşmek zorunda kalmasaydım yine sever miydim Savaş’ı? Eğer ki başka bir hayatta yara almadan, iyileşmek zorunda kalmadan bir adamı sevecek olursam bu durumun imkânsız kılınmasını isterim. Ben Savaş’ı isterdim. Her evrende. Dünümde, bugünümde, yarınımda…
Doruk’u şimdi anlıyorum. Sevdiği tarafından yara aldı, kız onu sevmedi ama ondan sonra kimseyi de sevemedi. Aşk bir defa oluyormuş. Kalp seviyormuş ve fazlası olmuyormuş. Sevdiğim tarafından kırıldım ama ben yine onu seçerdim, şu anda olduğu gibi. Kırdığı kadar o iyileştirirdi beni. İlaç vardı, adı aşktı. Eczanelerde satılmıyormuş. O ilacı bulan kişi çok şanslı oluyormuş. Yara da kalmıyormuş, yaranın izi de. Zaten canını da yakmıyormuş.