19. bölüm / 25
Darmadağın19. Bölüm
Bölümler 25Şu an: 19. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.095 kelime
- 2 2. Bölüm1.360 kelime
- 3 3. Bölüm1.330 kelime
- 4 4. Bölüm1.153 kelime
- 5 5. Bölüm1.221 kelime
- 6 6. Bölüm1.550 kelime
- 7 7. Bölüm1.266 kelime
- 8 8. Bölüm1.346 kelime
- 9 9. Bölüm1.519 kelime
- 10 10. Bölüm1.656 kelime
- 11 11. Bölüm800 kelime
- 12 12. Bölüm1.092 kelime
- 13 13. Bölüm1.643 kelime
- 14 14. Bölüm2.211 kelime
- 15 15. Bölüm1.990 kelime
- 16 16. Bölüm1.969 kelime
- 17 17. Bölüm1.992 kelime
- 18 18. Bölüm1.479 kelime
- 19 19. Bölüm2.839 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 20. Bölüm1.009 kelime
- 21 21. Bölüm2.381 kelime
- 22 22. Bölüm1.336 kelime
- 23 23. Bölüm2.616 kelime
- 24 24. Bölüm754 kelime
- 25 FİNAL1.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah uyanır uyanmaz kişisel işlerimi hallettikten sonra üzerimi giyindim. Siyah sweatshirt’ümü ve altına siyah eşofmanımı çektim. Kulaklığı takıp müziği açtım. Saçlarımı örmeye başladım. Yüzüme hafif bir makyaj yapıp çantamı aldım ve durakta bizimkilerle buluşmak üzere evden çıktım.
Müzik kulağımda akmaya devam ediyordu. Kulaklığa bağlı yaşayan insanlar listesi yapılsa, kesinlikle birinci sırada yer alırdım.
“Abiciğim ne bu hazırlık sabah sabah?” dedi Arda durakta beni görünce.
“Sana da günaydın canım abim,” dedim gözlerimi devirerek.
“Karnın nasıl oldu kardeşim, daha iyi misin?” dedi Miraç. Uzaktan öpücük attım ona.
“Sen de olmasan beni düşünen yok be şu grupta!” dedim, diğerlerine sitemle bakarak.
“Valla bu enerjiyi gördükten sonra karnının gayet iyi olduğunu düşündük, kusura bakma kardeşim,” dedi Arda gülerek.
Otobüsün gelmesiyle hepimiz sırayla içeri doluştuk.
“Şu otobüs bir gün bile olsa ne zaman boş olacak acaba?” diye söylendi Ceyda. Okul saatinde tıklım tıklımdı ortalık.
“Dünyanın cevabı bulunamayan en büyük sorusu,” dedi Miraç.
Tebessümle baktım ona. Annesi iyileşecekti ama biz henüz bu haberin müjdesini ona verememiştik. Arda’ya döndüm fısıltıyla: “Ne zaman söyleyeceğiz?”
“Parayı tam denkleştirelim. Öyle net bir şekilde söyleyelim,” dedi Arda.
Ceyda annesine söylemişti Sergen’i. Bakışlarındaki o hafiflemiş rahatlamadan anlıyordum. Zaten biz artık kelimelere ihtiyaç duymadan, sadece bakışlarımızla anlaşabilen bir ekiptik.
“Parka geçelim. Derse daha yarım saat var,” dedi Doruk.
Okulun karşısındaki site içinde yer alan parka geçtik. Hepimiz tek bir banka sığmıyorduk tabii. Miraç, ben ve Ceyda bankta otururken Arda ve Doruk ayakta takılmayı tercih etmişti.
“Sınavlar yaklaştı bu arada...” dedi Ceyda ansızın.
“Keyfimin tam ortasına sıçtın kardeşim, teşekkürler,” dedi Doruk.
“Harbiden ya, sabah sabah açılacak konu mu bu şimdi?” dedim ben de.
Miraç cebinden çıkarıp sigarasını yakmıştı bile. “Bak, çocuğu efkârlandırdın durup dururken,” dedi Arda.
Ceyda derin bir nefes alıp, “Biz Sergen’le sevgiliyiz,” dedi pat diye.
Şaşkınlıkla ona baktım. Söyleyeceğini biliyordum ama böyle aniden, bodoslama dökmesini beklemiyordum. “İnsan bir alıştırma yapar kızım. Pat diye söyledin, kalplerine inecek çocukların,” dedim.
“Hayırlı olsun kardeşim,” dedi Arda gayet sakin.
“Mutlu olun kardeşim,” dedi Doruk.
“Mutluluklar dilerim kardeşim,” dedi Miraç dumanı üflerken.
Ceyda şaşkınlıkla gözlerini açtı: “Nasıl yani? Hiç mi bir şey demeyeceksiniz? 'Niye bizden sakladın' diye kızmayacak mısınız?”
“Tahmin ediyorduk zaten,” dedi Miraç.
“Daha doğrusu ben net biliyordum,” dedi Doruk.
“Bildiğimiz şeylere şaşırmak pek huyumuz değil biliyorsun Ceyda,” dedi Arda.
“Nereden biliyordunuz ki?” diye sorguladı Ceyda.
“Ceyda, okulun bahçesinde 'A' desen dokuzuncu sınıfa kadar çınlıyor o ses. Sence bilmeme şansımız var mı?” dedi Doruk.
“Sana kırk kere diyorum şu ses tonunu ayarla diye. Her şey öyle avaz avaz konuşulmaz,” dedi Arda.
“Çocuğa laf arasında 'sevgilim' dersen, biz de duyarız tabii,” dedi Miraç gülerek.
“Kim söyledi size?” diye kurcalamaya devam etti Ceyda.
“Çevre geniş biliyorsun,” dedi Arda. Sonra ciddi bir tavır takındı: “Siz de uzatmayın artık. Okulda adınız yanlış anlaşılacağına, seviyorsanız adam gibi sevgili olun. En azından 'sevgilisi' derler, konu gereksiz büyümez.”
Doruk ile Arda arasında sessiz bir bakışma geçti. Doruk gözleriyle bir şey sordu, Arda gözlerini hafifçe kapatıp onayladı.
“İlk ders ne bu arada?” diye sordu Miraç.
“Hiç bilmiyorum,” dedim.
O sırada karşıdan iki kişi geliyordu. İkisinin de elinde sigara vardı, konuşarak bize doğru yaklaşıyorlardı.
“İti an, çomağı hazırla,” dedi Doruk.
“Bu seferki harbi it galiba,” dedi Arda. Doruk basarak kahkahayı attı.
“Günaydın,” dedi Sergen yanımıza ulaşınca.
Miraç anında ayağa kalktı. “Geç otur sevgilinin yanına bakayım.”
Sergen, Ceyda’nın yanına otururken, “Söyledin mi?” diye sordu.
“Söyledim.”
“Arda, Esil benimle. Derse kaç kalmaz geliriz,” dedi Savaş.
“Göz önünden kaybolmayın. Beraber gireceğiz okula,” dedi Arda.
Savaş başını salladı, ardından bakışlarını bana çevirdi. “Konuşacağız.”
Ayağa kalkıp salıncakların olduğu tarafa doğru yürüdüm, arkamdan geldi. İkimizin de elinde sigara vardı. Aynı anda çektik dumanı içimize.
“Sen dün akşam telefonda ne dedin bakayım?” diye sordu gözlerimin içine bakarak.
“'Canım' dedim.”
“Ondan sonra ne dedin?”
“'Seni seviyorum' dedim.”
“Gerçek cümleler miydi onlar?” dedi sesi hafifçe titreyerek.
“Gerçekti... Kalbimden ne geçiyorsa dilime onu döktüm ben Savaş.”
“Esil... Ben de seni çok seviyorum.”
O an sadece sarılmak istedim. Parfümüne sinmiş o tanıdık sigara kokusunu içime çekmek istedim. Boynuna sarıldığımda neye uğradığını şaşırdı bir an. Sonra kollarını bedenime sararken o kadar dikkatliydi ki, sanki kırılacak bir cama dokunuyordu.
“Şimdi biz tam olarak neyiz?” dedim başımı kaldırıp.
“Canımsın, ömrümsün... Sevgilimsin,” dedi.
Kalbim tamamen onundu, onun kalbi de benimdi artık.
Okulda
Yorgunluktan ilk dersten uyumaya karar vermiştim. Hoca henüz sınıfa girmemişti, kafamı sıraya gömdüm. Ceyda bir yandan bana annesiyle arasında geçen konuşmayı anlatıyordu.
“Sen o yüzden böyle bir özgüven patlaması yaşadın yani,” dedim sıradan sesimi çıkararak.
“Öyle oldu valla. Aman boş ver, kurtuldum işte rahat rahat. Ne güzel, sen de mutlu oldun hem.”
“Mutluyum,” dedim. Tek bir kelime, içimdeki binlerce cümleye ev sahipliği yapıyordu.
“Karnımın ağrıdığını Savaş’a Nazlı söylemiş bu arada,” dedim sesimi iyice kısarak.
“Oha! Onda insanlık kırıntısı var mıydı ya?”
“Varmış demek ki... Ben de çok şaşırdım.”
Hoca kapıdan içeri girdiği an Ceyda’ya dönüp, “İyi geceler,” dedim. Okul sırasında uyuduğum o huzurlu rahatlık evdeki yatağımda bile yoktu. Sesler geliyordu kulağıma ama hepsi birer uğultudan ibaretti. Bizimkilerin sesi, hocanın uyarıları... Sınıfa ait hiç bir şeyi duymamak için hocaya çaktırmadan kulaklığımı taktım ve kendimi tamamen uykuya bıraktım.
“Esil...” diyen bir sesle gözlerimi açtım. Kafamı kaldırıp sınıfa baktım. Uykudan yeni uyandığım için etraftaki konuşmaları tam idrak edemiyordum.
Hoca bana bakıyordu: “Diyoruz ki teknoloji çok gelişti, yapay zekâ hakkında ne düşünüyorsun Esil?”
Hocanın yüzüne tam bir 'boş teneke' ifadesiyle baktığım her halimden belliydi.
“Hayırlı olsun hocam,” dedikten sonra kafamı hiç bozmadan tekrardan sıraya gömdüm.
Zil çalana kadar tüm dersi uyuyarak geçirdim. Teneffüste koridora çıktığımızda Arda’lar diğer arkadaşlarıyla takılıyordu. Biz Ceyda ile kalorifer peteğine yaslanmış sohbet ediyorduk.
“Sonunda grupta herkes mutlu,” dedi Ceyda gülümseyerek.
“Miraç da mutlu olacak. Çok az kaldı,” dedim.
“Parayı bir an önce denkleştirmemiz lazım. Kadının ameliyatı ne kadar erken olursa o kadar iyi.”
“Bulacağız bir yolunu, halledeceğiz.”
“Savaş’la gerçekten sevgilisiniz değil mi şimdi?”
“Şakacıktan sevgiliyiz,” dedim alayla. Espri yaptığımı anlıyordu.
“Çocuk kaç kere tokat yedi, abinden kırk kere azar yedi, seni saymıyorum bile... Çocuğu bir ara hayatından bezdirdin. Madem sevgili olacaktın niye en baştan 'istemem yan cebime koy' yaptın kızım?”
“İlk başta ben de ne hissettiğimi bilmiyordum ki... Sonradan işler karıştı, ben de anlayamadım nasıl olduğunu.”
“İçimizde çiçekler açmaya başladı resmen,” dedi Ceyda.
“Biz zaten solmak üzereyken açıyoruz o çiçekleri Ceyda... İlkbahar bitecek, yaz geçecek. Çiçeklerimiz sonbaharda kuruyacak, kışın yok olacak.”
“Sabah sabah yapacağın felsefeye tüküreyim senin,” dediğinde ikimiz de güldük.
Okulun dedikodusunu bitirip derse girdik. Öğle arasında Savaş benim yanımdaydı, Sergen Ceyda’nın yanındaydı. Ebru kendini biraz daha iyi hissettiği için öğle arasından bir ders önce okula gelmişti. Hepimiz kurulmuş oturuyorduk. Ben başımı Savaş’a yaslamıştım, Ebru Arda’ya sarılıyordu, Ceyda ise Sergen’e taze dedikoduları aktarıyordu.
Dikkatimizi dağıtan şey Miraç ve Doruk’un tiyatrosu oldu.
“Canım...” dedi Miraç melodik bir sesle.
“Her şeyim...” dedi Doruk ve gidip Miraç’a sarıldı.
“İyi ki varsın be,” diyen Miraç’a hepimiz kahkahalarla baktık.
“Bunların hepsi iyice yılışık bir hal aldı,” dedi Doruk bize bakıp.
“Biz bize kaldık yine,” dedi Miraç dertli dertli.
“Ben seninle geldim bu hayata, seninle giderim kardeşim. Doğum günümüz bile aynı lan bizim! Sence bizim bizden başkasına ihtiyacımız var mı?”
“Yok tabii ayol!” dediğinde Miraç, kendisi dâhil bütün grup kahkaha krizine girdi.
“Abartma birader iyice,” dedi Doruk gülerek.
“Geliyorum hemen,” diyerek yanlarından ayrıldım. Nazlı bahçeye çıkmıştı. Geçen gün ağrı kesici mevzusunu Savaş’a söylediği için içimden ona teşekkür etmek geldi. Bizimkiler arkamdan merakla baksa da cevap vermeden ilerledim.
Nazlı’ya yaklaşınca, “Nazlı!” diye seslendim. Dönüp baktı. Yanına varınca, “Teşekkür ederim,” dedim.
Öylece yüzüme baktı, ardından, “Ne için?” diye sordu.
“Savaş’a söylemişsin karnımın ağrıdığını. Onun için teşekkür ederim.”
“Önemli değil.”
“Maden Savaş’a karnımın ağrıdığını sen söyledin, sınıfta niye öyle 'kullanıyor' falan dedin peki?” diye sordum doğrudan.
“Düşmanlık devam etsin diye.”
“Gerek var mı gerçekten?”
“Ben sana zamanında barış eli uzattım, sen kabul etmedin,” dedi.
“Ben 'Kavgalı olduğumla dost olmam' dedim Nazlı. 'Düşmanlık devam etsin' demedim.”
Elini uzattı bana doğru. “Düşmanlığın bitmesi için o zaman.”
Uzattığı elini sıktım. “Sana bir yanlışım olmaz... Bana bir yanlışın olmadığı sürece.”
Öğle arasının bittiğini haber veren zil çaldığında bizimkilerle merdivenleri tırmanıyorduk.
“Yaşlı nineler gibi üç basamak çıkıp bir dinleniyoruz yemin ederim,” dedi Miraç nefes nefese.
“Ciğerler közlük gibi olduğu için olabilir mi acaba?” dedi Doruk.
“İçenler düşünsün valla,” diyerek merdivenleri hızlıca çıkmaya başladı Ebru. Arda arkasından tebessümle bakıyordu.
Bizim sınıfın kapısına geldiğimizde Ebru, Arda’yı öpmek için parmak uçlarına yükseldi. Doruk kolumu dürtüp koridorun sonundan Ebru ile Arda’yı izleyen Barış’ı gösterdi.
“Görüşürüz sevgilim,” dedi Ebru yüksek sesle.
Savaş, Sergen ve Ebru kendi sınıflarına geçerken biz de içeri girdik.
“Bu çocuk bizim başımıza daha çok bela açacak,” dedi Doruk.
“Bela oluruz kardeş, çok takma kafana,” diyerek konuyu kapattım.
Dersler ve teneffüsler derken nihayet son teneffüse ulaşmıştık. Yorgunluktan geberiyordum ve sınıftan çıkmak istemiyordum. Telefonumla vakit geçirmeye karar verdim. Hoca görmesin paniği yine bünyeyi sarmıştı. Sosyal medyada boş boş dolanıyordum.
Teneffüsün bitmesine yakın bizimkiler de sınıfa doluştu. Onlar da kendi kafalarına göre telefonlarına bakıyorlardı.
“Kanka mezuniyete bunu mu alsam diyorum, ne dersin?” diye Ceyda’nın gösterdiği elbiseye baktım.
“Başka rengi varsa daha iyi olur sanki,” dedim dürüstçe.
O sırada sınıf kapısı açıldı. Nöbetçi hoca içeri girdi. Arda’nın elindeki telefonu anında fark etti. Teneffüs henüz bitmediği için hoca önümüzdeki masaya oturdu. Ağzımın içinde hafif bir küfür savurdum.
“Vermedin mi oğlum sen telefonunu sabah?” dedi hoca sertçe.
“Verdim hocam,” dedi Arda istifini bozmadan.
“Elindeki ne peki?” diye sordu hoca. Arda söyleyecek yalan bulamayınca Ceyda anında kendini öne attı.
“Telefon benim hocam!” dedi. Hepimiz şaşkınlıkla Ceyda’ya döndük.
“Sen niye vermedin bakayım?”
“Hocam verdim aslında ama geçen ders boştu ya, o zaman dağıttılar. Ben bir daha kutuya koymayı unuttum.”
“Yürü bakayım müdür yardımcısının odasına!” dedi hoca telefonu eline alarak.
Ceyda kapıdan çıkmadan önce bize dönüp çaktırmadan göz kırptı.
“Ne yapıyor bu kız ya?” diye sordu Doruk sinirle.
“Bizi koruyor...” dedi Arda. Yüzünde buruk, yarım bir tebessüm vardı.
Biz birbirimizin arkasını kollayarak büyümüştük. Başımıza bir bela geldiğinde “Bu olaya hiç girmeyelim” demez, “Onun başına bir şey gelmesin, ateşe ben atlarım” diyerek kenetlenirdik. Biz korumayı çok iyi bilen çocuklardık. Konu sevdiklerimiz olunca da bizden cesuru yoktu bu şehirde.
Dakikalar sonra Ceyda sınıfa geri döndüğünde hocanın henüz gelmediğini gördü.
“Hoca gelmemiş daha,” dedi neşeyle.
“Ders boşmuş,” dedi Nazlı kapıya yakın oturduğu için.
Sınıfın her köşesinden ayrı bir patırtı yükselirken Ceyda güle oynaya yanımıza gelip sıranın üzerine tünedi.
“Niye yaptın bunu Ceyda?” dedi Arda ciddi bir sesle.
“Okuldan atılma diye Arda.”
“Nasıl yani?” diye sordu Miraç.
“Arda’nın tuvaletteki kavgadan da parktaki kavgadan da tutanağı var. Esil’inkiler zaten boyunu aştı. Daha geçen gün kıyafetten tutanak yedi Miraç. Bir tek Doruk’la ben temiz kaldık geriye. Ben de hızlı davrandım işte.”
“Eyvallah kardeşim,” dedi Arda. Ceyda’nın omzuna iki kere vurdu dostça.
“Nöbet nasıldı devrem?” dedi Ceyda gülerek.
“Valla çok uykum var devrem,” dedi Arda.
Ceyda’nın o bir saniyelik göz kırpışında koca bir “Merak etmeyin ben hallederim” saklıydı. Arda’nın yüzündeki o eksik tebessüm ise sanki “Keşke ben yapsaydım” mahcubiyetiydi. Hepimiz aynı şeyi düşündük o an. Kendimizi değil, hep yanımızdakini düşündük.
Bazen durup düşünüyorum da... Biz gerçekten lise öğrencisi miydik, yoksa yaşımızdan çok önce büyümek zorunda kalmış bir avuç yorgun ruh mu? Ceyda’nın yaptığı şey... Dışarıdan biri baksa anlam veremezdi belki ama o bizden biriydi. Bizde 'korumak' bir tercih değil, refleks. Kendini ateşe atmak bile hayatın sıradan bir parçası gibi gelirdi. Ben de aynısını yapardım, hepimiz yapardık. Arda Ceyda’nın omzuna vururken o vuruşta bir teşekkürden, bir minnetten çok daha fazlası vardı.
Zil çaldığında herkes bir anda sınıftan dışarı fırladı. Kalabalık dağılsın diye sınıfın sakinleşmesini bekledik.
Arda bir an durdu. Yüzündeki ifade ciddileşti. “Bugün... şey için teşekkür ederim Ceyda.”
“Ne için?”
“Telefon olayı için. Hoca seni götürdüğünde ben bir an... şey oldum işte.”
“Ne, korktun mu yoksa?” dedi Ceyda tebessüm ederek.
“Yok be! Ben niye korkayım da...” dedi Arda başını hafifçe eğerek. “Kardeşimsin benim. Benim yüzümden tutanak yemen içime dert oldu sadece.”
Ceyda kaşlarını çattı alayla: “Biraz mı üzüldün? Senin için tutanak yedik burada! İnsan utandığı için 'biraz' demez o cümlede!”
Arda başını öne eğdi. Ceyda’nın dalga geçtiğini anlıyordu.
“Salak salak konuşma Arda. Sen benim için kaç kere ateşe attın kendini. Sen beni kardeşin olarak görüyorsan, ben seni bostan korkuluğu olarak görmüyorum herhalde. Tabii ki koruyacağım. O yüzden kes sesini gerizekâlı.”
Ceyda onun omzuna sertçe vurdu. “Yumuşama hemen lan, bana öyle duygusal bakma!”
“İyi tamam ama sen de koluma vurup durma. Kötü olur bak!”
“Sen bana kardeşim diyorsun, kardeş dediğin biraz dayak yer!”
Yavaş yavaş merdivenlere doğru ilerledik. Koridordaki kalabalık tamamen çekilmişti.
Sesim koridorda yankılandı bir anda: “Doruk, in sırtımdan!”
Böbreklerimin üstüne aniden atlamıştı. “Tam yol ileri!” diyerek parmağıyla ileriyi gösteriyordu.
Hepimiz kahkahayı bastık. “Fıtık ettin beni piç!” dedim.
“Sevgilin düşünsün artık, bana ne!” dediğinde Ceyda ile göz göze geldik.
“Bizimkiler nerede?” diye sordu Ceyda.
“Bahçede bekliyorlar,” dedim.
Doruk zıplayarak sırtımdan aşağı indi. “Dur, karizmamız çizilmesin şimdi milletin içinde.”
“Karizma mı?” diye sorguladım.
“İki tane kız kardeşimiz var yanımızda, karizmamızı çizdiremeyiz kimseye,” dedi.
“Miraç’la rolleri değiştirdiniz galiba?” dedim. Annesinin durumuna sıkıyordu canını, biliyorduk. Anlıyorduk onu. Kardeşimin yüzü öyle bir gülecekti ki yakında, bir daha hiç üzülmeyecekti. Üzüntülerini kahkahalarının arkasına saklamak zorunda kalmayacaktı.
Bahçeye indiğimizde Doruk ve Arda, Sergen ve Savaş’la sırayla el sıkıştı. Savaş beni anında kolunun altına çekti, gülümsemeden edemedim.
“Kızlar size emanet. Benim biraz işim var,” dedi Arda. Arkasına bakmadan yürümeye başlamıştı ki Sergen’in sesi durdurdu onu.
“Selam söyle Ebru’ya!” dedi Sergen arkasından.
Arda adımlarını aksatmadan, “Onun da size selamı varmış!” diye bağırdı.
Arda Kara
Kulaklığı takıp durağa doğru yürüyordum. Ortada görünür hiçbir neden yoktu ama içimde katman katman bir huzursuzluk birikmişti. Otururdu bazen insanın kalbine öyle, geçmek bilmezdi. Geçmesini beklerdin çaresizce. Aslında nedensiz de değildi... Bastırdığın, görmezden geldiğin tüm o ağır duygular sana varlığını hatırlatıyordu. Hissetmemek için kaçıyordum. Kaçıyordum ben kendimden. Kaçtıkça da Ebru’ya sığınıyordum. O gülünce içimi kaplayan o huzur tarif edilemez bir şeydi.
Cebimde titreyen telefona baktım.
Küçüğüm: Abi, paran varsa IBAN’ıma yollayabilir misin?
Siz: O niye abisinin gülü?
Küçüğüm: Miraç AVM’ye gitmek istiyor da o yüzden.
Gülümsedim. Bu çocuk kaç yaşına gelirse gelsin hiç büyümeyecekti. Hayatımdaki o neşeli taraf olarak kalacaktı hep.
Siz: Hallediyorum abiciğim. Çok oyalanmayın tamam mı?
Mesajı anında gördü ama cevap yazmadı. Ebru’ların evinin oradaki durakta inip site içine doğru yürüdüm biraz.
Siz: Canım, aşağıdayım.
İki üç dakika geçmeden Ebru kapıdan fırlayıp boynuma sarıldı. Kokusunu derin bir nefesle içime çektim.
“Çok özledim,” dedi fısıltıyla.
“Sitedekiler bir şey der mi, sıkıntı çıkmasın?”
“Özlediğin için teşekkür ederim Arda Kara.”
“Gülüm, şimdi biz o konulara girersek bir daha çıkamayız yalnız.”
“O niyemiş?”
“Bir insanın saç teline kadar özlenebileceğini ben senin sayende öğrendim çünkü.”
“Kalp var bende ama,” dedi yarım ağız gülerken.
“Bende de var. Çok şükür senin aşkından ölmedim henüz, sen de ölmezsin,” deyip göz kırptım.
Gözlerime bakıyordu... Sadece bakıyordu. Bakışlarla hasret giderir miydi bir insan? Bakışlarım bakışlarına değdiği an içimde bir şeyler yanıyordu. Sevda ateşini bakışlarıyla harlıyordu resmen.
Aniden bir ses bölündü sessizliğimizi. Bakışlarımı o yöne çevirdim.
“Ebru!” dedi gelen ses.
Ebru’yu anında arkama sakladım. “Söyle!” dedim sertçe.
Gelen kişi yanımıza doğru yürümeye devam etti. Saniyeler sonra tam karşımdaydı. İşaret parmağını tehditkârca bana doğru salladı: “Seninle derdim sonra! Çekil aradan!”
Ebru’ya uzanmak için elini hamle yaptı. Ebru’nun tuttuğum eline doğru uzanınca, boşta duran elimle onun bileğini havada yakaladım.
“Senin derdin neymiş tam olarak?” dedim.
“Arda... sitedeyiz, yapma,” diye fısıldadı Ebru arkamdan.
“Onunla konuşacağım Ebru.”
“Gel benimle dışarıda konuş o zaman,” dediğimde ikiletmedi Barış. Ebru’yu eve göndermeye çalışsam da peşimizden geldi. Üçümüz sitenin üst tarafında kalan boş araziye doğru yürüdük. Durdum.
“Ebru...” dedi Barış yine.
“İki oldu! Üçüncüde elimde kalırsın! Kızın adını ağzına alma bir daha!”
“Sen... sen hani benden vazgeçmezdin Ebru? Hani çok seviyordun beni? Ne oldu da gittin bu adama?” diye sordu Barış acınası bir sesle.
Ebru arkamdan bir adım öne çıktı. Elimi daha sıkı tuttu.
“Sende kaybettiğim tüm duygularımı, tüm benliğimi ben başkasında buldum Barış.”
“Ben seni hâlâ severken mi?” diye sordu Barış. Suratına yumruğu geçirmemek için kendimi zor tutuyordum.
“Sen beni hiç sevmedin. Sevseydin kalırdın, çabalardın,” dedi Ebru. Gözlerimin içine baktı. Elimi kenetledi. “İyi ki de çabalayıp sevmemişsin... İyi ki beni sensiz bıraktın da ben kalbimi, gerçek sevgiyi bulabildim. Sen iyi ki bana hayatımın en büyük dersini verdin.”
“Yapma... Sus artık,” dedi Barış gerileyerek. Ebru susmadı, ben ise tek kelime etmeden dinledim.
“Teşekkür ederim Barış. Ben senin sayende gerçek aşkı buldum,” dedi Ebru.
“Deme şöyle... Ben seni bekliyorum hâlâ. Gitme benden.”
Ebru cevap vermedi. Ona verilebilecek en büyük cevabı zaten Ebru vermişti. Ben de sessizliğimi korudum... Ta ki Barış o cümleyi kurana kadar.
“Senin yüzünden benden vazgeçti bu kız!” dediği an tepem attı.
“Barış, uzatma artık mevzuyu,” dedim. O sırada arkasından iki kişi daha belirdi.
“Ebru, eve git!” dedim. Dinlemedi, yanımda durdu.
“Uzatalım bence Arda. Çünkü ben istediğimi alırım. Ebru’yu istiyorum ben. Seni hak etmiyor o.”
“Benim olanı benden almak zordur... Öğrenemedin mi hâlâ?” dedim üzerime yürüyerek.
“Burada üçe karşı teksin ama,” diyerek piç bir gülüşle göz kırptı. Korkacağımı falan sanıyordu aklınca.
Cevap vereceğim sırada tanıdık bir ses çınladı arazide.
“Salak olduğunu biliyordum da matematik özürlüsü olduğunu şimdi anladım birader!”
Doruk’un sesiydi bu. Tanırdım, nereden gelse bilirdim. Tek bırakmazdı beni, tek bırakmazdım onu.
Karşı taraftan ilk hamle geldiği an Doruk ile sırt sırta verdik. Seneler öncesi geldi gözümün önüne... Yine mahallede sırt sırta verip dövüştüğümüz o günler. Arkadan kalleşçe saldıramasınlar diye o sırtlar birbirine kenetlenirdi hep.
Dakikalar sonra onlar dayak yiyip araziyi terk ederken Doruk’la birbirimize döndük. Üstümüzü başımızı düzeltip el sıkıştık, kafalarımızı tokuşturduk.
“Eyvallah kardeşim,” dedim soluk soluğa.
“İkimiz hepsine yeteriz kardeşim, lafı mı olur,” dedi gülerek.
Benim güven yanım, dostluk yanım, öz kardeşim, çocukluk anılarımın bekçisi...
Haber vermesem bile içimdeki yangını kalbinde hisseden adam gibi adamdı Doruk.
Bölüm etkileşimi
