20. bölüm / 25
Darmadağın20. Bölüm
Bölümler 25Şu an: 20. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.095 kelime
- 2 2. Bölüm1.360 kelime
- 3 3. Bölüm1.330 kelime
- 4 4. Bölüm1.153 kelime
- 5 5. Bölüm1.221 kelime
- 6 6. Bölüm1.550 kelime
- 7 7. Bölüm1.266 kelime
- 8 8. Bölüm1.346 kelime
- 9 9. Bölüm1.519 kelime
- 10 10. Bölüm1.656 kelime
- 11 11. Bölüm800 kelime
- 12 12. Bölüm1.092 kelime
- 13 13. Bölüm1.643 kelime
- 14 14. Bölüm2.211 kelime
- 15 15. Bölüm1.990 kelime
- 16 16. Bölüm1.969 kelime
- 17 17. Bölüm1.992 kelime
- 18 18. Bölüm1.479 kelime
- 19 19. Bölüm2.839 kelime
- 20 20. Bölüm1.009 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 21. Bölüm2.381 kelime
- 22 22. Bölüm1.336 kelime
- 23 23. Bölüm2.616 kelime
- 24 24. Bölüm754 kelime
- 25 FİNAL1.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yıllar Önce
“Aşağı mahalle maç yapmak istiyor,” dedi Miraç.
Kaç yaşındaydık net olarak hatırlamıyordum. Fakat maça hayır diyemeyecek, sokakların tozunu yutmaktan yorulmayacak yaştaydık.
Kabul ettik. Aradan geçen dakikalarda berabere devam eden maça son dokunuş, Esil’e attığım pas ile gerçekleşti.
“Gool!” diye bağırdı Esil neşeyle.
Biz birbirimize sarılıp maçı kazanmanın sevincini yaşarken, Ceyda’nın acı dolu çığlığı yükseldi mahallede.
“Taş attılar!” dedi bana bakarak.
Çocuklar bizden iki üç yaş büyüktü. Benden önce Doruk karşılarında dikildi. “Niye taş atıyorsun lan!” dedi sesi titremeyen sert bir edayla. Soru sormuyordu. O yaşımızda bile biliyorduk; bazı cümleler soru gibi gözükse de söylenme amaçları cevap almak değildi.
Çocuklardan biri Doruk’a sert bir tokat attı. “Sana atmadım ya, niye atar yapıyorsun küçük?”
Ceyda’yı korumak için Doruk öne atılmıştı. Doruk’u korumak için ise ben öne atıldım. Ortada çocukça büyütülen bir sebepten dolayı birbirimize girmiş, o tozu toprağı birbirimize katmıştık.
O an anlamıştım; küçükken basit bir oyunda bile yenilmeyi kabullenemiyorsan, büyüdüğünde kaybettiklerinden ders çıkaramıyordun.
Esil Kara
İki Gün Sonra
Yanıma oturan Savaş’a baktım. Rehberlik hocası gerçekten dediğini yapmış, Savaş’ı bizim sınıfa bir dersliğine konuk almıştı.
Hoca sınıfa girdiğinde hep birlikte ayağa kalktık. Verdiği komutla oturduğumuzda, her zamanki gibi sınıf defterini doldurmaya başladı. Sınıftaki tüm meraklı bakışlar Savaş ile benim üzerimde dolanıyordu.
Hoca işini bitirip ayağa kalktığında bakışları Savaş’a ve bana kaydı.
“Esil, Nazlı’nın yanına geç bakalım,” dedi hoca.
“Hocam orası çok sıcak ama,” diye itiraz ettim anında.
“Kız ne diyeceğini şaşırdı yemin ederim,” dedi Doruk arkadan gülerek. Haklıydı, kışın ortasında ne sıcağı olabilirdi ki? Ben bile söylerken kısa süre mantığımı sorgulamıştım.
“Esil, kalk kancığım,” dedi hoca ikna olmayan bir sesle. Hocaya oraya oturmamak için yalvaran gözlerle bakıyordum.
“Hocam kıymayın, onlar sevgililer!” dedi Miraç pat diye.
“Allah belanı vermesin Miraç,” diye mırıldandı Savaş dişlerinin arasından. Miraç ise arkada pişkin pişkin sırıtıyordu.
“Teneffüste sevgili olurlar. Kalk kız oradan,” dedi hoca taviz vermeden.
İstemeye istemeye eşyalarımı toplayıp kalktım. Nazlı’nın yanına oturduğumda hoca tahtanın önüne geçip konuşmaya başladı.
“Hepiniz gencecik, tertemiz çocuklarsınız...” diye söze başladığında, Miraç ve Doruk’un bastırmaya çalıştığı ama başaramadığı o kahkaha sesi tüm sınıfı kapladı.
“Pardon hocam, tutamadık,” dedi Doruk öksürür gibi yaparak.
Hoca gözlerini devirip devam etti: “Hepiniz hayatınızın bir döneminde illaki karşı cinse ilgi duymuşsunuzdur. Gelecekte de duyacaksınız. Bugün konumuz aşk. Söyleyin bakalım, nedir aşk?”
Nazlı hemen elini kaldırdı. “Kimisine göre acı çekip kavuşamamak, kimisine göre kavuşup mutlu olmak. Bana göre aşk hissetmek hocam. Her anlamda, her an kalbinde hissetmek.”
Savaş söz hakkı alıp arkasına yaslandı. “Aşk kolay kolay tarif edilemez hocam. Net bir tanımı da yoktur zaten. Aşk benim felsefemde karşılık beklememektir. Sadece sana baktı diye durduk yere mutlu olabilmektir. Hani bazı anlar vardır ya... Heyecandan için kıpır kıpır olur. Sadece gözlerine baktığında bile kalbin ritmini şaşırır. O gözler sana değdi diye kendini dünyanın en şanslı insanı hissedersin.”
Yüzümdeki tebessümü gizleyemeyerek utanarak başımı öne eğdim. Sınıfta bir anda kopan alkış ve tezahürat seslerini hoca zar zor susturabildi.
“Hocam, performans notuyla değerlendiriyorsanız ben şuracıkta bir şiir patlatayım?” dedi Doruk. Sınıf tekrardan kahkahaya boğuldu.
“Sence aşk ne Doruk?” diye sordu hoca gülümseyerek.
Doruk’un yüzündeki o neşeli ifade bir anda silindi. “Kullanılmak,” dedi kestirip atarak. Eline aldığı kurşun kalemi parmaklarının arasında çevirmeye başladı.
Aklım bir anda geçmişe gitti. Doruk’un zamanında gözleri dolarak söylediği o cümle kulaklarımda çınladı: “Kullanmış beni Esil... Ben onu severken o sadece benimle oynamış.”
Arda söz hakkı alarak bozulan havayı toparladı. “Dokunmak, öpmek, sarılmak değildir aşk... Özlemektir. Beş dakika görebilmek için gerekirse dağları aşmaktır. Sadık kalmaktır. Aşk herkesin harcı değil hocam, herkes sevmemeli. Gerçekten seviyorsa kıyamamalı insan.”
“Sadece sevdiğine mi kıyamamalı?” diye sordu hoca derin bir merakla.
“Bu açık uçlu bir soru hocam,” dedi Arda sakince. “İnsan duyguları olan bir varlık; kalbinde her türlü hissi taşıyabilir. Sadece sevdiği insana değil, herhangi bir canlıya da kıyamayabilir ama konumuz aşksa... Âşık olan adam değişir hocam. Dünyaya başka gözle bakar. Aşk bir yanı yaralarken, diğer yanı iyileştirir; adama merhameti öğretir.”
“Merhamet ve kıyamamak aynı duygular mı yani?”
“Bana göre evet,” dedi Arda net bir sesle.
“Miraç, sence aşk ne?” diye sordu hoca bu kez arka sıraya dönerek.
Miraç hiç düşünmeden yanıtladı: “Bol malzemeli, çift kaşarlı, en kaliteli sucuktan yapılmış sıcacık bir tost gibi hocam. Belki de dünyadaki en sevdiğin yemeğe benzetebilirsin.”
Miraç’ın bu benzetmesine hoca bile dayanamayıp güldü. Ceyda söz aldı ardından:
“Bence aşk piyango gibidir hocam. Herkese vurmaz. Vurduğu insanı da dünyanın en şanslısı yapar. Sevdiğin insan tarafından aynı hislerle sevilmek, bu hayatta bir insanın başına gelebilecek en büyük mucizedir.”
Herkesin bambaşka bir tanımı vardı. Görüşler farklıydı, hissettirdiği duygular, yaşattığı acılar ve neşeler farklıydı. Belki de bu yüzden herkeste aşkın tanımı baştan yazılıyordu. Sınıftan başka bir arkadaşımız, “Tarif edilemeyecek kadar yoğun duyguların bütünüdür,” diye tamamladı.
Hoca ile bakışlarımız kesişti. “Esil? Sen ne düşünüyorsun?”
Cevap vermek istiyordum ama duygularımı nasıl kelimelere dökeceğimi kestiremiyordum. Saniyeler sonra derin bir nefes alıp cümlelerimi toparladım:
“Hissetmek hocam... Gerçekten yaşamak. O güldüğünde sebepsizce gülebilmek. Sen tek bir kelime bile etmeden onun seni gözlerinden anlayabilmesi. Ona acı vermekten ya da onun yüzünden acı çekmekten korkmak... Bazen yanlış bir yol olduğunu bile bile o yola gözün kapalı girmek. Ve ne yaparsan yap o duyguyu engelleyememek.”
Savaş’la göz göze geldik. Yüzünde sıcacık bir tebessümle bakıyordu bana. Sadece ona baktığım için bile kendini şanslı hisseden o adam...
Kalbimdeki yerini tarif edemiyorum Savaş, ama sen yine de o kalpte ne kadar kocaman bir tahta sahip olduğunu bil, olur mu?
Gözlerle konuşurdu ya insan... Hoca derse devam ederken biz Savaş’la dakikalarca sadece gözlerimizle konuştuk.
Teneffüs zilinin çalmasıyla birlikte uzatmadan hemen eski yerime, Savaş’ın yanına geçtim.
Savaş yüzüme bakıp fısıldadı: “Yanlış yol mu?”
“Değil,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Başta öyle sanıyordum ama değilmiş. İyi ki içimdeki o duyguyu engelleyememişim, iyi ki sana çıkmışım.”
Bunu duyar duymaz beni kendine doğru çekip sıkıca sarıldı.
Sarılmak... Dünyanın en sığınaklı, en mükemmel eylemiydi. Aldığın nefes onun boynuna doluyordu. Sen onun boynuna fısıldıyordun, o ise sesi kalbiyle duyuyordu. O cümleler ne havada uçup gidiyor ne unutuluyordu; hepsi tam orada, kalpte kalıyordu.
İnsan nefesiyle nasıl konuşur demeyin. İnsan istediğinde susarak da kendini anlatırdı. Anlatmak eylemi sadece süslü kelimelerden ibaret değildi; bazen küçücük bir dokunuş, bazen de bir sarılıştı. Hissetmek isteyen ise onu tüm kalbiyle duyardı zaten.
Tüm insanlar beni yormuş da, sanki bir tek sana gelince dinlenmişim gibi...
Bölüm etkileşimi
