6. bölüm / 25
Darmadağın6. Bölüm
Bölümler 25Şu an: 6. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.095 kelime
- 2 2. Bölüm1.360 kelime
- 3 3. Bölüm1.330 kelime
- 4 4. Bölüm1.153 kelime
- 5 5. Bölüm1.221 kelime
- 6 6. Bölüm1.550 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7. Bölüm1.266 kelime
- 8 8. Bölüm1.346 kelime
- 9 9. Bölüm1.519 kelime
- 10 10. Bölüm1.656 kelime
- 11 11. Bölüm800 kelime
- 12 12. Bölüm1.092 kelime
- 13 13. Bölüm1.643 kelime
- 14 14. Bölüm2.211 kelime
- 15 15. Bölüm1.990 kelime
- 16 16. Bölüm1.969 kelime
- 17 17. Bölüm1.992 kelime
- 18 18. Bölüm1.479 kelime
- 19 19. Bölüm2.839 kelime
- 20 20. Bölüm1.009 kelime
- 21 21. Bölüm2.381 kelime
- 22 22. Bölüm1.336 kelime
- 23 23. Bölüm2.616 kelime
- 24 24. Bölüm754 kelime
- 25 FİNAL1.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Okul çıkışı hepimizin ortak kararı ile okulumuzun tam karşısındaki parka gittik. Miraç'ın dinmek bilmeyen midesi sayesinde bir sürü abur cuburumuz olmuştu.
"Yemin ederim ki kamu zararlısısın oğlum sen," dedi Doruk, Miraç'ın elindeki çekirdek paketini çekip almaya çalışırken.
Miraç pakete sımsıkı sarılmıştı. "Bırak çekirdeğimi! Ben olmasam kantindeki o tahta gibi kuru simitlere, kayış gibi tostlara kalmıştınız. Yatın kalkın bana dua edin!"
Ceyda, "Kendini aklamaya çalışıyor ya..." derken bile gülme krizine girdiği için cümlesini tamamlayamıyordu.
"Kardeşim, ortaya koyacağız, hep beraber yiyeceğiz işte!" dedi Doruk üsteleyerek.
"Açım ben, aç!" diye sızlanan Miraç sayesinde hepimiz kahkahayı basmıştık. "Yazıklar olsun size. Ben 'Açım' diyorum, siz hâlâ 'Çekirdeği ortaya koy' diyorsunuz."
"Açlığını çekirdek mi doyuracak sanki?" diyen Arda'nın hemen arkasından ben söze girdim. "Sanki her zaman toksun da..."
Miraç bize “Ayıp be!” diyen sitemkar bakışlarını gönderirken, Ceyda gülmekten karnına kramplar girdiği için kendini çimlerin üstüne bıraktı. "Susun artık ne olur, karnım ağrıdı gülmekten!"
"A desek zaten gülüyorsun sen," dedi Doruk takılarak. Ceyda tekrardan kahkahalara boğuldu. "Delirdi iyice bizimki, ah yazık," dedi Miraç kafasını sallayarak.
"Yavaştan kalkalım mı?" diyen Arda’ya çevirdim bakışlarımı. Bakışları parkın girişine kilitlenmişti.
"Niye?" diye sordum. Cevap vermedi. Cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Duruşundaki o ani sertleşmeden, gördüğü bir şeyden rahatsız olduğunu anlamıştım. "İyi misin?"
"İyiyim Esil’im, sıkıntı yok."
Biz kendi aramızda saçma sapan şakalar yapmaya devam ederken parkın girişinden bize doğru yürüyen çocuğu fark ettim. Yanımıza kadar gelip doğrudan Arda'ya baktı. "Gelsene bir, iki dakika konuşalım."
Arda hiç ikiletmedi. Doruk’un kulağına duyamadığım birkaç cümle fısıldadı. Ardından cebindeki telefonunu bana uzatıp çocuğun peşinden yürüdü.
"Doruk, ne oluyor?" dedim huzursuzca.
"Konuşuyorlar işte Esil, ne bileyim..." dedi ama Doruk’un bile omuzlarının dikleşmesinden son derece gergin olduğunu anlayabiliyordum. Arda bir eliyle sigarasını tutarken diğer elini cebine atmış, çocukla parkın biraz ilerisinde durmuştu.
"Esil, gel biz önden yürüyelim, gidelim," diyen Ceyda’ya çevirdim bakışlarımı. Ceyda kavgadan korkan biri değildi, hatta yeri geldiğinde kavga etmekten de çekinmezdi... Ama bu sefer sebepsiz bir telaşla beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu.
"Hiçbir yere gitmiyorum!" dedim kestirip atarak.
O sırada Arda karşı tarafa bir şeyler söylerken çocuk aniden Arda’yı göğsünden sertçe ittirdi. Arda sendeleyince Doruk ok gibi yerinden fırladı. Okuduğu okkalı bir küfürle koşarak yanlarına gitti. Uzakta olmalarına rağmen Doruk'un sinirden çatlayan sesi buraya kadar geliyordu: "Kaldırsana ulan bir daha o eli!"
Arda’nın konuştuğu çocuk yalnız değildi, yanına iki kişi daha yanaştı. Çocuğun yüzündeki pişkince sırıtış buradan bile seçiliyordu. "Sana ne oluyor lan? Hayırdır?" dedi alaycı bir tavırla.
Miraç da peşlerinden gitti ama o her zamanki gibi daha sakindi. "Asıl sana ne oluyor birader? İnsan gibi konuşmaya çağırdın, adam da geldi. Ne el kol yapıyorsun?"
"Sırayla mı geliyorsunuz oğlum siz?" dedi yanlarındaki diğer çocuk üstümüze doğru bir adım atarak.
Biz de Ceyda ile adımlarımızı oraya doğru yönelttik. Yanlarına yaklaştıkça konuşmalar daha net duyuluyordu. Yanlarındaki çocuk bizi fark edip sırıttı: "Gelsin bakalım diğer iki kız da... Belki onların hatrına kavga etmekten vazgeçeriz."
O lafın ağzından çıkmasıyla Arda’nın yumruğunu çocuğun suratında patlatması bir oldu.
"Onları o kirli ağzına alırsan seni bu parka gömerim!" diye kükredi Arda. Dişlerinin arasından konuşuyordu, boynundaki damarlar fırlayacak gibi şişmişti.
Karşı taraf Arda’ya karşılık verip yumruk savurunca bir anda ortalık karıştı; Doruk ve Miraç da olaya bodoslama girdi. Karışmıyordum, çünkü olay bana sıçramadığı sürece araya girersem Arda’nın dikkatini dağıtacağımı, onu daha çok sinirlendireceğimi biliyordum.
Tam o kaosun ortasında arkamdan bir hareketlilik oldu. Savaş çıkageldi. Aniden önümde durup yüzümü sıcak ellerinin arasına aldı. Gözlerim onun gözlerini bulduğunda, çevremdeki o bağrış çağrış bir anda uğultuya dönüştü. Kendimi ortamdan tamamen soyutlanmış hissettim.
"Korkma buz prensesi," dedi Savaş, kısık ve güven veren bir sesle. Korktuğumu nasıl anlamıştı?
Bizi arkasına alıp geri çekilmemizi sağladıktan sonra, Arda’ya arkadan saldırmaya çalışan çocuğun ensesine yapışıp sert bir yumruk indirdi. Yumrukların, küfürlerin, itişmelerin havada uçuştuğu o karmaşanın ortasında aniden yırtıcı bir köpek havlaması duyuldu.
Yoldan geçen mahalleliden bir abi, tasmasından tuttuğu Pitbull cinsi köpeğini bağırarak kavganın ortasına doğru salınca herkes bir anda irkilip ayrıldı. Köpeğin üzerlerine koştuğunu gören karşı taraf küfürler ederek kaçışmaya başladı.
Kavga bittiğinde bizimkiler üstlerini başlarını düzelterek yanımıza geldiler. Arda saçlarımdan öpüp beni hemen kolunun altına çekti. "Çok korktun mu abiciğim?" diye sordu nefes nefese.
"Korkmadım," dedim düz bir sesle.
Korktum abi… Sana bir şey olmasından, zarar gelmesinden çok korktum. Fakat dile getiremedim. Çünkü siz beni bildim olalı her şeye kafa tutan, kimseden korkmayan o güçlü kız olarak bildiniz.
"Sen iyi misin?" diye sordum yüzündeki kızarıklığa bakarak.
"Biz iyiyiz," dedi. Cebinden telefonunu çıkarıp babamı aradı. "Neredesin?" dedi sertçe. Kısa süre karşı tarafı dinledikten sonra, "Olduğun yerde bekle!" diyerek telefonu yüzüne kapattı.
Savaş’a döndü. "Savaş, eyvallah kardeş. Sağ ol geldiğin için."
"Sıkıntı yok," dedi Savaş sakince.
Arda emir verir gibi konuştu: "Doruk, Miraç; Ceyda’yı eve bırakın. Savaş, sen de Esil’i eve bırakabilir misin?"
"Arda ben seninle geleceğim!" diye itiraz ettim hemen.
"Gelme abiciğim. Eve git!" dedi kestirip atarak. İstemesem de nereye, kimin yanına gittiğini bilmediğim için çaresizce kabullenmek zorunda kaldım.
Minibüsten indikten sonra Doruk, Miraç ve Ceyda kendi yollarına sapmışlardı. Savaş ile sessizce yan yana yürüyorduk.
"Korktuğunu niye söylemedin abine?" diye sordu aniden.
"Bilmem... Üstüme zaten çok fazla titriyor. Eğer korktuğumu söyleseydim beni korumak için kendini daha fazla yıpratacaktı. Zaten çocukluğundan beri tüm hayatı beni korumakla geçti. Daha fazla sınırlarını zorlamasına gerek yok."
"Abin seni sandığından da, tahmin ettiğinden de çok seviyor."
"Ben de Arda’yı tahmin ettiğinden çok seviyorum."
"Ona niye hiç 'abi' demiyorsun?" diye sordu.
Derin bir nefes alıp dışarı üfledim. Nasıl cevaplayacaktım ki bunu? İçimden geçenleri kelimelere dökmek benim için dünyanın en zor işiydi. İçimde hiç bitmeyen, hiç dinmeyen bir savaş, bir fırtına vardı zaten.
"Demiyorum çünkü..." dedim duraksayarak. "Çünkü biz farklı annelerden doğduk. Çocukluğumuz beraber geçti hem de kardeş olduğumuzu bilmeden. Küçüklükten gelen bir ağız alışkanlığı sadece."
"Bazen kelimeleri dillendirmek gerekir Esil. İnsan sadece bilmekle yetinmez, duymak da ister," dediğinde bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Hava iyice kararmıştı.
Yapma Esil… Savaş'a güveniyor olman onun yanında zayıflığını göstereceğin, ağlayacağın anlamına gelmiyor. Unutma, sen sadece Arda’nın yanında ağlayabilirsin.
Ağlamadım. Güçlü kız rolünü her zamanki gibi kusursuz oynadım. Ellerimi montumun cebine derinlemesine soktum. Gecenin karanlığına inat caddenin sokak lambaları tek tek yanıyordu. Sanki bana, “Önün ne kadar karanlık olursa olsun, yolunu aydınlatan bir ışık hep vardır,” demek istiyorlardı.
"Beni bıraktığın için teşekkür ederim," dedim evin önüne geldiğimizde.
"Üşüdün iyice, burnun kıpkırmızı olmuş. Gir hadi içeri," dedi tebessüm ederek.
"Bugün olmasan..." dediğim an cümlem bitmeden araya girdi.
"Bugün de olsam, yarın da olsam... Ne zaman korkarsan yanında olurum," dedi gözlerimin içine bakarak.
Sen de bir gün gecenin karanlığında benim ışığım olur musun Savaş?
Eve girdiğimde kapıda endişeyle bekleyen annemle karşılaştım. "Aklım sende kaldı kızım, neredeydiniz bu saate kadar?"
"Parkta bizimkilerle oturduk anne. Saatin nasıl geçtiğini anlayamamışız."
Hemen odama geçtim. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Sırtımdaki çantayı kenara atıp aynanın karşısına geçtim. Kendi yüzüme baktım... Ama kendime bile ulaşamadım. İnsanlara karşı ördüğüm o kalın duvarların arkasına kendi duygularımı da hapsetmiştim. Kendi ruhumun kapısında bir misafir gibi durmuş, kapı açılsın diye bekliyordum sanki.
Babam olsaydı böyle mi olurdu? diye düşündüm. Babam olsaydı sarılabilir miydim ona? Babam olsa ağlamamı ister miydi? Ağlamamı istemezdi ama en çok da o ağlatırdı. Hep öyle olmuştu. Annem üzüldü, babam için ağladım. Arda’ya zarar gelmesinden korktum, babam için ağladım. Eve geldim, babam işten ne zaman gelir acaba diye heyecanla düşünemediğim için ağladım... Sonrası ise; kendine bile ulaşamayan, kimseye tahammülü kalmamış bir buz prensesi... Kimseyle konuşamıyorum ve böyle oldukça her geçen gün kendimi daha çok özlüyorum.
"Kardeşim, geleyim mi?" diyen sesle irkildim. Arda gelmişti.
Başımı olumlu anlamda salladım. Aynanın karşısından çekilip yatağımın kenarına oturdum. İçeri girip kapıyı kapattı. "Oturabilir miyim?"
"Otur. Niye soruyorsun ki?"
Yanıma oturduğunda derin bir nefes aldı. "Korktun bugün," dedi. Sesi hafifçe titriyordu.
"Korkmadım."
Annem ben küçükken demişti ki: “Eğer yere düştüğünde yanında ben yoksam, içinden ‘canım yanmıyor’ de. Canın yansa bile acısını hissetmezsin.” Korkmadım abi…
"Abiler kardeşlerini tanır Esil. Korktun işte. Neyden korktun güzelim?"
"Sana zarar gelmesinden korktum."
"Ama biliyorsun, biz hep kavga ediyoruz," dedi şefkatle. Sanki beş yaşındaki bir çocukla konuşuyormuş gibi kelimelerini özenle seçiyordu.
Çenemin titrediğini hissettim. Gözlerime yine o tanıdık yağmurlar yuva yapmıştı. "Ben siz her kavga ettiğinizde çok korkuyorum," dedim kısık bir sesle.
"Esil’im, sen benim canımsın. Ben senin neyden korkup neyden korkmadığını anlarım. Bana zarar gelmesinden niye bu kadar korktun?"
"Çünkü seni de kaybetmek istemiyorum!" dedim. Artık tutamadığım o yağmurlar gözlerimden süzülmeye başladı.
Zaman geriye aktı birden... Yere düşmüştüm, küçüktüm. Arda koşarak geldi yanıma, tutup kaldırdı beni. "Canın acıyorsa ağlayabilirsin," dedi. Ağlamadım. "Gökyüzüne bak," dedi. "Onlar da ağlıyorlar ve onlar ağladığında herkesin haberi oluyor. Sen de ağla, ama sadece benim haberim olsun." "Ama gökyüzü nasıl ağlar ki?" diye sordum. "Yağmurlar onların gözyaşı işte," demişti. O günden beri gözyaşı dökmezdim ben; gözlerimde yağmurlar birikirdi sadece.
"Babamı kaybettim..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Bulamadım, ulaşamadım ona. Sonra dedim ki kendi kendime: 'Ben onu kendi ellerimle hayatımdan çıkartırsam bir daha aramam.' Ama şimdi daha çok arıyorum. Nefret ettiğim babamı özlerken buluyorum kendimi. Çocukluğumu kaybettim... Çok boktan bir çocukluğum oldu Arda. Evdeki bağırma seslerinden ölesiye korktum. Kaybettiğim o çocukluğu hiç bulamadım."
Bana kıyamıyormuş, canı yanıyormuş gibi bakıyordu.
"Sonra kendimi kaybettim. Aynanın karşısına geçince kendimi bile tanıyamıyorum. Meğer ben o duvarları insanlardan korunmak için değil, kendimden kaçmak için örmüşüm... Kimse bana ulaşamasın diye." Gözyaşlarımı sildim hızla, ama yenilerinin akacağını biliyordum. "Seni de kaybetmek istemiyorum. Sana bir şey olacak diye çok korkuyorum..."
Beni aniden kendine çekip sımsıkı sarıldı. "Abin sana kurban olsun güzelim," dedi sesi kısılarak.
Sıkıca sarıldım ona. Ben hep korkardım; insanlar onlara verdiğim değeri öğrendiklerinde çekip giderler diye korkumdan hislerimi söyleyemezdim. Bu yüzden hep buz gibi bir surat takındım.
Abi, ben kendime bile ulaşamıyorum artık... Sen de benden gitmezsin, değil mi?
Bölüm etkileşimi
