7. bölüm / 25
Darmadağın7. Bölüm
Bölümler 25Şu an: 7. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.095 kelime
- 2 2. Bölüm1.360 kelime
- 3 3. Bölüm1.330 kelime
- 4 4. Bölüm1.153 kelime
- 5 5. Bölüm1.221 kelime
- 6 6. Bölüm1.550 kelime
- 7 7. Bölüm1.266 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. Bölüm1.346 kelime
- 9 9. Bölüm1.519 kelime
- 10 10. Bölüm1.656 kelime
- 11 11. Bölüm800 kelime
- 12 12. Bölüm1.092 kelime
- 13 13. Bölüm1.643 kelime
- 14 14. Bölüm2.211 kelime
- 15 15. Bölüm1.990 kelime
- 16 16. Bölüm1.969 kelime
- 17 17. Bölüm1.992 kelime
- 18 18. Bölüm1.479 kelime
- 19 19. Bölüm2.839 kelime
- 20 20. Bölüm1.009 kelime
- 21 21. Bölüm2.381 kelime
- 22 22. Bölüm1.336 kelime
- 23 23. Bölüm2.616 kelime
- 24 24. Bölüm754 kelime
- 25 FİNAL1.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çok şey olmuştu ve bana yine sadece susup oturmak kalmıştı. Ama onlar yanımdaydı. En azından onların yanındayken hâlâ o küçük Esil’dim. Gülebiliyordum... Onların yanında ağlarken bile gülebiliyordum.
Beden eğitimi dersinde voleybol oynamak için bahçede kocamanca bir çember oluşturmuştuk. Sınıftan birkaç kişi daha katılmıştı bize. Her şey gayet güzel giderken top Ne zaman Miraç’a gelse, bize dönmek yerine yan okulun bahçesine uçuyordu. En son topun yine telleri aşıp gitmesiyle Doruk avazı çıktığı kadar bağırdı: “Tutun lan şu topu! Miraç yemin ederim katilsin oğlum sen!”
Güle oynaya bitirmiştik beden dersini. Zilim çalmasıyla içeri koşarken, gelecekte bu saçma anları bile ne kadar çok özleyeceğimi biliyordum.
Teneffüs zili çaldığında alt kata, Savaş’ların sınıfına indim. Kapıda beni görür görmez yanıma geldi. “Ne oldu? İyi misin?” diye sordu peş peşe.
“İyiyim. Sana sadece tek bir soru soracağım.”
“Dinliyorum,” dedi merakla.
Koridoru şöyle bir süzüp etrafta tanıdık birilerinin olmadığına emin oldum. Yaklaşıp sesimi kıstım: “Sergen... Ceyda’yı mı seviyor?”
Savaş şaşkınlıkla duraksadı. “Sen bunu nereden biliyorsun?”
“Geçen gün Ceyda bizde kaldı. Sergen’den gelen mesajı kaza ara gördüm. Bugün de yanımıza gelip Ceyda’yı kenara çağırınca şüphelerim kesinleşti.”
Hafifçe gülümsedi. “Fazla zekisin.”
“Eyvallah,” deyip göz kırptım. Yüzümdeki samimi tebessüm onun da yüzüne yansımıştı.
Sırtımı dönüp gideceğim sırada önüme geçti. “İnsanların hayatındaki detaylara bu kadar dikkat ederken kendini çok boşluyorsun Esil. Biraz da kendi hayatına bak. Kendine dikkat et.”
Zoraki bir tebessümle yanından uzaklaştım. Az önce üstü kapalı bir şekilde bana, “Ben de seni seviyorum ama sen Ceyda’nın aşk hayatını incelemekten dönüp bana bakmıyorsun,” demek istemişti.
Peki ben seni seviyor muyum Savaş? Onu bile bilmiyorum ki...
Bizim kata çıktım. Savaş birinci kattaydı, biz ise ikinci kattaydık. Koridorda beklenmedik bir kalabalık ve uğultu vardı. İlerledikçe öğretmenlerin yükselen seslerini duydum. Kalabalığa hiç bulaşmadan bizim sınıfa girdiğimde bizimkilerin içeride olmadığını fark ettim.
İçime doğan o kötü hisle tekrar koridora fırladım. Arda yine kavga ediyordu.
Koşarak kalabalığın arasına daldım. Nöbetçi kadın öğretmen çaresizce bağırıyordu: “Oğlum ayırsanıza! Erkekler tuvaletine nasıl gireyim ben!”
Tam o sırada Doruk, Arda’yı yaka paça tuvaletten dışarı çıkardı. Arda ile göz göze geldik. Yüzü gözü dağılmıştı. Doruk onu sınıfa doğru sürüklerken, Arda’nın kavga ettiği çocuk üstünü başını düzelterek yanıma doğru yürüdü.
“Aranızda ne geçti?” diye sordum sertçe.
Sırıtarak yüzüme baktı. “Sen.”
Anlamayan bakışlarla yüzüne baktım. “Ne saçmalıyorsun sen?”
“Gül diye dedim güzellik,” dedi pişkince.
“Bak bakalım gülüyor muyum?”
“Ağabeyin gibi fazla sinirlisin,” dedi alaycı bir tavırla.
“Aranızdaki problem ne, söylesene!”
“Sen bizim aramıza girme. Düşmanın da hayırlısı makbul, güzellik.”
O sırada kalabalığın arasından bir ses yükseldi: “O 'güzellik' lafını alır, müsait bir tarafına süs yaparım senin!”
Sergen hışımla aramıza girdi. Sen nereden çıktın yahu?
Sorgulayan bakışlarımı fark edince bana dönüp göz kırptı. “Sürpriz yumurtayım ben.” Ardından adını bile bilmediğim çocukla arama etten bir duvar örüp bana sınıfın yolunu gösterdi. İkisine de ters ters bakarak sınıfa yürüdüm.
Sınıfa girer girmez Arda’nın tepesine dikildim. “Senin onunla derdin ne?”
“Esil, bizim aramızda. Karışma,” dedi kestirip atarak.
“Başlarım ikinizin arasındaki olaya! Bana 'Kavga yok' diye söz veriyorsun, yaptığına bak!”
“Esil, bana bağırma,” dedi Arda, şaşırtıcı bir sakinlikle.
Miraç araya girdi: “Esil, biliyorum endişelendin ama konu kapandı gitti işte, uzatma.”
“Nereye kapandı ya!” diye bağırdım. Sınıftakilerin meraklı bakışlarını üzerimizde hissedebiliyordum.
“Bağırma kızım,” dedi Doruk uyararak. Ceyda ise köşede sessiz kalmayı tercih ediyordu.
“Kapandı dedim Esil,” diye tekrarladı Arda.
O sırada kapıda beliren Sergen içeri adım attı. “Sizi bilmem ama çocuk için pek kapanmış gibi durmuyor,” dedi.
“Nasıl yani?” diye sordu Ceyda.
“Esil’le koridordaki konuşmalarına şahit oldum da... Pek konuyu kapatmış bir hali yoktu.”
Arda’nın gözleri anında bana döndü. “Esil, ne konuştunuz siz?”
“Aranızdaki problemi sordum! Malum, sana sorunca duvar oluyorsun.”
“Başka?” dedi Doruk şüpheyle.
Sergen sırıttı: “Kardeşinize 'güzellik' dedi, haberiniz olsun.” Bunu söyleyip sınıftan çıktı.
Arda’nın gözlerindeki şimşekleri gördüm. Hoca sınıfa girmek üzereydi ama Arda hiçbir şeyi umursamadan kapıyı vurup çıktı.
Anlamak niye bu kadar zordu? Bana bir açıklama yapmak niye onun için bu kadar imkânsızdı?
Korktuğumu gördüğünü söylüyorsun abi... Peki neden beni daha fazla korkutuyorsun?
Elimde kaybetmekten korktuğum tek şey oydu. İnsan yalnız kalmaktan değil, yalnız hissetmekten korkardı. Yalnız kalmakla yalnız hissetmek çok başkaydı... Biri evden çıktığında geri döneceğini bilir, yalnız kalırdın. Ama bir bilinmezliğe doğru gittiğinde, evde kalan sen kendini yapayalnız hissederdin.
Abi, ben şu an çok yalnız hissediyorum...
Arda gün boyunca derslere girmedi. Ben de başımı sıraya gömüp ruh gibi uyudum. Son dersin zili çaldığında Ceyda’nın sesiyle uyandım. “Esil, kalk artık. Eve gidiyoruz.”
Kafamı kaldırdığımda sınıf etrafımda döndü sanki.
“Arda nerede?” diye sordum çatallı bir sesle.
“Parka gitmiş,” dedi Doruk.
“Siz gidin, onu yalnız bırakmayın. Ben bir lavaboya uğrayıp arkanızdan geleceğim.”
Ceyda, “Seninle gelelim,” diye üsteleyince kesin bir dille reddettim. Mecburen kabul edip önden gittiler.
Sıramdan zorlukla kalkıp koridora çıktım. Lavabodaki aynaya baktığımda çökmüş yüzümle karşılaştım. Göz altlarım morarmış, tenim bembeyaz kesilmişti. Arda ilk defa kavga etmiyordu ama ilk defa kavga etme sebebini benden bu kadar katı bir şekilde saklıyordu.
Yüzüme soğuk su çarptım. Islak ellerimi ensemde gezdirip kendime gelmeye çalıştım. Çantamdan su şişemi ararken açlıktan ve stresten midem bulanıyordu.
Okulda neredeyse kimse kalmamıştı. Merdivenleri inmeye başladığımda aniden gözlerim karardı. Baş dönmesi o kadar şiddetliydi ki basamakları göremiyordum. Trabzana tutunmaya çalıştım ama dengemi kaybettim.
Düşmek üzereydim...
Tam o anda güçlü bir kol belimi kavradı. Sırtım sıcak bir göğse çarptı.
Bu beden bana hiç yabancı değildi. Kokusundan tanıdım onu. Savaş’tı.
Kulağıma doğru, “Bir adım arkanda, bir adım önünde ve tam olarak yanındayım,” diye fısıldadı.
Kendimi yavaşça geri çektiğimde beni anlayışla serbest bıraktı. Yüzümü ona döndüm.
“Bir gün gerçekten bu merdivenlerden düşeceksin. Kendine çok fazla yüklendiğinin farkında mısın?”
“Düştüğüm kuyudan çıkmak için çabalamıyorum ki Savaş... Düşsem daha dibe gideceğim, kalsam yine aynı kuyudayım.”
“Kendini bitiriyorsun,” dedi üzüntüyle.
“Baksana, Arda bile benden kaçıyor. Belki de sorun bendedir. Gerçeği çözmek için kendime daha fazla yüklenmem gerekiyordur.”
Savaş gözlerimin içine baktı. “O zaman izin ver; ya seni o kuyudan çıkarayım ya da izin ver ben de yanına geleyim.”
“Derin bir kuyudayım Savaş... Bana ip uzatıyorsun ama o ip benim tutamayacağım kadar kısa.”
“Ben sana ip uzatmayı teklif etmiyorum Esil. Seni oradan çıkaramazsam, yanına inmek için izin istiyorum.”
Gözlerinin içine baktım. Yavaşça elimi ona doğru uzattım. Bir an tereddüt etti.
“Elimi tutsana...” dedim fısıltıyla. “Belki de yanıma gelmene değil, sadece elimi tutacak birine ihtiyacım vardır.”
Bakışlarındaki o tereddüt bir anda dağıldı. Elimi sımsıkı tuttu. Yüzünü sıcacık bir tebessüm kapladı.
“Parka, Arda’nın yanına mı gitmek istersin, yoksa—”
Cümlesini tamamlamasına izin vermedim. “Parka gidelim.”
Okuldan dışarı adım attığımızda temiz havayı ciğerlerime çektim. Yüzümdeki o bitkin ve çaresiz ifadeyi hemen sildim. Yerine yine o bildikleri acımasız, duvarları olan "Buz Prensesi" maskemi taktım.
Sitenin içinden geçip parka vardığımızda Arda’yı gördüm. Salıncakta küçük bir kız çocuğunu sallıyordu. Yanında bir kadın duruyordu.
Savaş’ın elini bir saniye bile bırakmadan Arda’ya doğru adımladım. Savaş’ın eli avcumun içindeydi ve ben o an kendimi garip bir şekilde çok güçlü hissediyordum.
Âşık olmaktan korkuyordum. Babam gibi bir adama kalbimi kaptırmaktan ölesiye korkuyordum...
Başımı yanımda yürüyen Savaş’a çevirdim. Ela gözleri bana bakıyordu. Kumral saçları rüzgarda dağılmıştı. Benden uzundu; ona bakmak yeryüzünden gökyüzüne bakmak gibiydi. İçimi garip bir huzur kapladı. Gülümseyince sol çenesindeki o gamzesi derinleşti.
Elimi yavaşça elinden çektim.
Arda’ya döndüm. “İyi misin?”
Salıncağı sallamayı bıraktı. Bana doğru yürüyüp beni sıkıca göğsüne çekti. “Özür dilerim abiciğim... Seni korumak zorundayım. Bazı şeyleri bilmeyişin sadece senin iyiliğin için.”
Saçlarımdan öptü. Ona daha da sıkı sarıldım.
İnci Göktaş
Söylediğimiz tüm yalanlar, bir gün gerçeklerin ortaya çıkacağını bilerek kurduğumuz tatlı kandırmacalardan ibaretti. Saklanmak da koca bir yalandı.
Kimse beni bulmasın diye kaçmıştım ama bir yanım deli gibi kız kardeşimin gelip beni bulmasını istiyordu.
Şimdi karşısına çıksam... “Ben senin ablanım,” desem... Beni sevebilir miydi? Hayatına kabul eder miydi?
Etmezdi, biliyorum. İstemezdi. Nefretini kusardı suratıma.
Tam yanlarındaydım. Beni görmüşlerdi ama orada üç kardeş değil, sadece iki kardeş vardı. Onlar birbirlerine sarıldılar; ben ise hayatım boyunca ikisine bir kez bile sarılamamış olmanın acısıyla öylece izledim.
Bölüm etkileşimi
