Bölümler 25Şu an: 18. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.095 kelime
- 2 2. Bölüm1.360 kelime
- 3 3. Bölüm1.330 kelime
- 4 4. Bölüm1.153 kelime
- 5 5. Bölüm1.221 kelime
- 6 6. Bölüm1.550 kelime
- 7 7. Bölüm1.266 kelime
- 8 8. Bölüm1.346 kelime
- 9 9. Bölüm1.519 kelime
- 10 10. Bölüm1.656 kelime
- 11 11. Bölüm800 kelime
- 12 12. Bölüm1.092 kelime
- 13 13. Bölüm1.643 kelime
- 14 14. Bölüm2.211 kelime
- 15 15. Bölüm1.990 kelime
- 16 16. Bölüm1.969 kelime
- 17 17. Bölüm1.992 kelime
- 18 18. Bölüm1.479 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 19. Bölüm2.839 kelime
- 20 20. Bölüm1.009 kelime
- 21 21. Bölüm2.381 kelime
- 22 22. Bölüm1.336 kelime
- 23 23. Bölüm2.616 kelime
- 24 24. Bölüm754 kelime
- 25 FİNAL1.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru
Evde yatağımda yatıyordum. Babam evdeydi ve ben bir an önce iyileşip okula, onun yanına gitmeyi bekliyordum. Telefonuma düşen bildirim sesiyle gözlerimi açtım.
Kalbimm: Zile basınca kapıyı sen açabilir misin?
Siz: Babam evde ama...
Kalbimm: Biliyorum. Kapıyı baban açsa da olur ama seni çok özledim.
Siz: Tamam. Zile basınca hemen ben açarım.
Niye böyle bir şey istediğini anlamamıştım ama battaniyeyi üzerimden fırlatıp terliklerimi giydim. Zil çaldığı an babamdan önce kapıya ulaşmak için adeta bir yarış başlattım. Babamla aynı anda koridorda belirdik.
Kapıyı açtığımda karşımda duruyordu. Babam sorgulayan, sert gözlerle ikimize baktı.
“Pizza siparişiniz efendim,” diyerek elindeki kutuyu uzattı Arda, yüzünde profesyonel bir kurye ifadesiyle.
“Biz sipariş etmedik evlat,” diyen babama hemen araya girerek, “Ben sipariş ettim baba,” dedim.
Babamın yüzündeki o şüpheci ifade hafifçe yumuşadı, elini cebine attı: “Borcumuz ne kadar?”
“Online ödenmiş efendim, afiyet olsun,” dedi Arda. Sesini duymayalı bir gün bile olmamıştı ama bana sanki yıllardır duymuyormuşum gibi hasret dolu geldi.
Pizzayı elinden alırken Arda arkasını dönüp gitti. Ben ise yüzümdeki engel olamadığım tebessümle arkasından bakakaldım.
“Pizza sipariş ettiğin için bu kadar mutlu olamazsın herhalde Ebru?” diyen babama döndüm. Gözlerinde hâlâ hafif bir şüphe vardı.
“Pizza sipariş ettiğim için değil baba... Pizza yiyeceğim için bu kadar mutluyum,” dedim toparlayarak.
Odama geçer geçmez kapıyı kapatıp telefonuma sarıldım.
Kalbimm : Afiyet olsun :)
Siz: Nereden aklına geldi bu fikir?
Kalbimm : Gündüz vakti seni görmenin başka yolu yoktu güzelliğim.
Siz: Çok teşekkür ederim...
Kalbimm: Seni öpemedim ya, acayip içimde kaldı.
Siz: İki gün sonra okulda artık ;)
Kalbimm : Babanla böyle tanışmayı hiç hayal etmemiştim yalnız.
Siz: Nasıl tanışmak isterdiniz paşam?
Kalbimm : Hiç düşünmedim ama en azından kurye olarak tanışmak istemezdim.
Siz: Sever babam seni aslında. Sadece sınav senemiz olduğu için bu tarz şeylere pek sıcak bakmıyor.
Kalbimm : Haklı adam. Benim de kızım olsa ben de istemezdim.
Siz: Ben pizzamı yiyip uyuyacağım artık!
Telefonu kapatıp pizza kutusunu açtığımda kutunun kapağındaki nota takıldı gözüm. “Sen nereden biliyorsun benim en sevdiğim pizzayı?” dedim kendi kendime gülümseyerek.
Doruk
Telefonuma düşen tek satırlık mesajla yataktan fırladım.
Kardeş : Parka gelsene.
Siz: İyi misin oğlum?
Kardeş : Değilim.
Siz: Beş dakikaya oradayım.
Evden alelacele çıkarken Arda’ya ne olduğunu düşünüyordum. Aklıma Barış’la yaşadığı o mevzudan başka bir şey gelmiyordu. Zaten biz hayatı hep sınırlarında ve doruklarında yaşayan beş kişiydik. Hayatımızdaki her şey anlık değişirdi; bugün var olan yarın yoktu, yarın olacak olan bugün tahmin edilemezdi.
Parka vardığımda Arda’yı bankta, elindeki sigaranın dumanında kaybolmuş halde buldum. Yanına oturdum. Hiç konuşmadım, sadece onun konuşmasını bekledim.
“Barış...” dedi sigarasından derin bir nefes çekerken. Tekrar konuşmak için kendini zorladı. “Ebru’nun hâlâ kendisini sevdiğini, benimle sadece onu unutmak için birlikte olduğunu iddia ediyor.”
“Birader, biz bunların kocaman bir yalan olduğunu biliyoruz. Sen de biliyorsun. Barış’ı tam olarak niye dövdün sen idarelik edecek kadar?” dedim.
“Esil’in adını ağzına aldı,” demesiyle yumruk yaptığı elinin eklemlerinin beyazladığını fark ettim.
“Ne dedi?”
“Karıştırma orasını... Ebru mevzusu için değil, kardeşim için dövdüm ben onu. Bir daha olsun, bir daha yaparım,” dedi kararlılıkla.
“Disiplin peki?”
“Yedik artık bir kere.”
“Şimdi de Sultan ablanın yüzüne nasıl bakacağını düşünüyorsun, değil mi?”
“Doğru... Ama Barış’ın dedikleri canımı fazlasıyla sıkmaya başladı.”
“Arda, annemin sıkça kullandığı ve benim de çok sevdiğim bir söz vardır,” dedim sırtımı banka yaslayarak. “İt yazın ortasında aç karnını doyurmak yerine bulduğu kemiği kış için saklarsa, kışın o kemiği bulamadığında götü tutuşur.”
Şaşkınlıkla yüzüme baktığında, “Anladın mı bilmem ama konunun köpekle alakası yok kardeşim,” dedim ortamın havasını yumuşatmak için.
Hafifçe gülümsedi, olumlu anlamda başını salladı.
“Sen nasılsın peki?” diye sordu bu kez bana dönerek.
“Bende sıkıntı yok.”
“Annenle en son kavga etmiştiniz yine...”
“Biliyorsun işte bizi. Üç gün kavga ediyoruz, dördüncü gün iyiyiz. Karışmıyor artık bana,” dedim. Elini omzuma koyup dostane bir şekilde sıktı.
“Yanındayım her zaman,” dedi.
“Ben de yanındayım, her zaman,” dedim.
O soğuk parkta, o buz gibi bankta iki kişiydik. İki elimiz kanda olsa bile birimizin yardıma ihtiyacı varsa mutlaka koşardık. Biliyorduk bunu. Biz sokakta büyümüştük; sokak çocuğu küçük yaşta öğrenirdi hayatı. Oynadığı oyunlarla hayatın dolambaçlı yollarını, yanında sırtını yasladığın bir kardeşin varsa ona asla ihanet etmemen gerektiğini erkenden öğrenirdin.
Sırtım Arda’ya yaslıydı, sırtı bana yaslıydı. Bizim birbirimizden başka bizi gerçekten anlayacak kimsemiz yoktu bu hayatta.
Ceyda
“Anne?” dedim mutfakta yemek hazırlayan annemin yanına yaklaşarak.
“Efendim çiçeğim?” dedi başını çevirip.
“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama babama kesinlikle söylemeyeceksin, söz mü?”
“Dinliyorum seni,” dedi çatılan kaşlarıyla. O bakışlar bile insanı söylemekten vazgeçirmeye yeterdi ama ya şimdi tek nefeste söyleyecektim ya da bir daha asla söyleyemeyecektim.
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ve tek fısıltıda çıkardım kelimeleri: “Benim sevgilim var.”
Gözlerimi açtığımda annem uzunca bir süre beni baştan aşağı süzdü. Ciddi olup olmadığımı tartıyordu zihninde.
“Kim bu çocuk?” dedi sonunda.
“Bizim okuldan...”
“Seninle aynı yaşta mı?”
“Evet.”
“Güvenilir bir çocuk mu peki?”
“Çok güvenilir anne.”
“Arda, Doruk, Miraç biliyor mu bu durumu?”
“Bilmiyorlar...”
“Niye söylemedin çocuklara?”
“Miraç’ın annesinin durumu ortada zaten anne... Esil yeni yeni ablasını kabullenmeye çalışıyor. Arda hem kendini hem kardeşini ayakta tutmaya çalışıyor, bir yandan annesiyle bir yandan sevgilisiyle ilgileniyor. Doruk’a da diğerleri bilmiyor diye özellikle söylemedim.”
“Esil? O da mı bilmiyor?”
“O öğrendi... Ama ona da ben kendi rızamla söyleyemedim. Tabii sakladığım için bir ton azar işittim ondan ama olsun.”
“Mutlu musun peki onunla?” diye sordu annem gözlerimin içine bakarak.
“Çok mutluyum,” dedim içtenlikle.
“Baban az sonra gelir, git masayı kurmaya yardım et,” dedi yumuşak bir sesle.
“Kızmayacak mısın yani?” diye sordum şaşkınlıkla.
“Niye kızayım kızım? Sen mutlusun. Sana bir zarar gelecek olsa en başta ben varım, baban var, o arkandaki dağ gibi kardeşlerin var. O yüzden dert etmiyorum. Ayrıca bunu gelip bana dürüstçe söylediğin için de çok mutlu oldum.”
Miraç
“Anne... Arda bugün idareden disiplin cezası yedi. Onu neyin bu kadar çileden çıkardığını biz de tam anlayamadık. Sadece her şeyi tek başına göğüslemek istiyor yine,” dedim.
Annemin dudaklarına çorba kaşığını uzatıp içirdikten sonra konuşmaya devam ettim.
“Çocuk kendini mi düşünsün, canından çok sevdiği kardeşinin yaralarını sarmaya mı uğraşsın, annesine mi destek olsun yoksa sevgilisinin gönlünü mü yapsın? İnsan şaşırıyor anne... Her yere, herkese yetişmeye çalışıyor. O da çok zorlanıyor ama kimseye belli etmiyor işte,” dedim. Kaşığı tekrar kâseye daldırdım.
“Tıpkı senin gibi...” dedi arkamdan babamın sesi. İşten yeni gelmişti.
“Nasıl yani baba?” dedim başımı çevirip.
“Sen de her şeyi gürültüye getirip, gülerek 'hiçbir şeyi ciddiye almıyorum' rolleri kesmiyor musun millete?” dediğinde başımı önüme eğdim. “Sen nasıl Arda’nın canının yandığını, zorlandığını hissediyorsan oğlum... Onlar da seninkini hissediyor.”
“Yemek yer misin baba?” dedim, sesim pürüzlü ve kısık çıkmıştı.
“Yok oğlum. Sen geç içeri dinlen, ben annenin yemeğini yediririm,” dedi şefkatle.
Anlaşılıyordu işte... Ne yaparsam yapayım ben Esil gibi dimdik, sarsılmaz duramıyordum. O çok güçlüydü. Ben de onun gibi güçlü olmak istiyordum. Üzüldüğümde, canım yandığında kimse anlasın istemiyordum.
Odama geçip kapıyı sessizce kapattım. Yatağın ucuna çöktüm, ellerimi yüzüme bastırdım.
'Güçlü ol' diyordu herkes. Güçlü ol da... Nasıl olunurdu ki güçlü? Duygularını tamamen saklamak mıydı güçlü olmak? Ağlamamayı öğrenmek mi? Yoksa için kan ağlarken bile kırıldığını belli etmemek mi?
Esil bunu nasıl başarıyordu hiç bilmiyordum. O her zaman dik duruyordu. Her şey üstüne üstüne gelirken bile bir kere bile 'dayanamıyorum artık' dediğini duymamıştım. Ben ise her şeyi içime atarken kendi karanlığımda boğulup gidiyordum.
Esil Kara
Kucağımda tuttuğum abur cubur poşetine sıkıca sarılmış, bir yandan da telefonda Savaş’ın numarasını çeviriyordum. Üçüncü çalışta açıldı telefon.
“Efendim Buz Prensesi?” dedi sakince.
“Teşekkür ederim,” dedim fısıltıyla.
“Afiyet olsun... Poşetin içine ne kadar baktın bilmiyorum ama ilaç da koydum. Ağrı kesici iyi gelir diye düşündüm, tok karnına içersin mutlaka.”
“Olur, içerim,” dedim. İkimiz de telefonun iki ucunda tatlı bir sessizliğe gömüldük.
“Okulda karnımın ağrıdığını nereden öğrendin gerçekten?” diye sordum. Okulda sorduğumda geçiştirmişti, cevabı merak ediyordum.
“Nazlı söyledi,” demesiyle dondum kaldım.
“Nazlı mı? Ne söyledi ki?”
“Yanıma gelip 'Esil’in karnı çok ağrıyor, sınıftakilerden ağrı kesici bulabilir misin?' dedi.”
“Peki sen ilacı nereden buldun o kadar çabuk?”
“Valla koskoca okul... İçinde kim bilir kaç bin öğrenci var, senin için okulu talan ettim desem yeridir.”
Ağzımdan hafif bir kıkırdama kaçtı. “Rehberlik hocası, haftaya bugün derse seni de alacakmış haberin olsun.”
“O niye ki?”
“Konumuz aşk olacakmış. 'Savaş da bizimle olacak' dedi.”
“Canım hocam benim ya... O hiç yorulmasın, ben girer baştan sona anlatırım dersi,” deyince tutamadım kendimi, güldüm.
“Oldu canım, abim de seni okulun ikinci katındaki camdan aşağı atsın sonra.”
“Duyamadım, ne dedin sen az önce?”
“Abim de seni okulun camından aşağı atsın dedim!”
“Ondan önce söylediğin kelime?” dediğinde yüzümdeki tebessüm kocaman bir gülümsemeye dönüştü.
“Canım...” dedim fısıltıyla.
“Buz prensesi...” dedi Savaş, sesi yumuşacık çıkmıştı.
“Seni seviyorum Savaş,” dedim ve hemen ardından telefonu panikle onun yüzüne kapattım!
Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarparken aynadaki yansımama baktım. İnsan kendi yansımasına bakınca içini görebilir miydi? Ben görüyordum... Darmadağın olmuş ruhum artık toparlanıyordu. İyileşiyordu. Elbette izleri kalacaktı, belki zaman zaman sızlayacaktı ama artık darmadağın durmayacaktı.
Savaş benim kırılan ruhumu ilmek ilmek toparlamıştı. Yanaklarım alev alev yanıyordu. Ben normalde kolay kolay utanmazdım ki; ilk defa Savaş sayesinde utanmayı öğrenmiştim. İlk defa Savaş sayesinde gerçek anlamda âşık olmuştum. İlk defa Savaş sayesinde içimdeki buzlar etrafımdaki insanları üşütmüyordu.
O benim ilkimdi... Her anlamda, her duyguda benim ilkimdi.
Bölüm etkileşimi
