Canavar kitap kapağı

6. bölüm / 9

Canavar

6.Şeytanin yemini.

Yazar: Nova .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 6.Şeytanin yemini.

HEYYY, BEN GELDİMMM! 💗Nasılsınız bakalım? İçinizi şuraya döküverin..🫠
Yepyeni bölümle yeniden buradayız! Hazırsanız… kemerleri bağlayın, çünkü bu bölümde bizi neler bekliyor hep beraber göreceğizz!
O zaman iyi okumalar❣️

****************************************************************************
6.Şeytanin yemini.
Eskiden, çiçeklerle doluküçük dükkânımda sade ve huzurlu bir hayatım vardı. Çoğu günümü o rengârenkçiçeklerin arasında, adeta dünyanın saklı cennetinde geçirirdim. Dükkânımdakiçiçek kokusu, sarmaşıkların ferah yeşili ve gül yapraklarının kadifemsi dokusubana yeterdi. Hayatımın sadeliğine alışmışken bir gün sık sık uğrayan vekendine has sıcaklığıyla bana hep bir dost gibi gelen Sage hayatıma girdi. Sage’ingetirip dükkânda bıraktığı kitaplar belki de hayatıma kattığı en güzelşeylerdendi. Onu uzun zamandır tanımıyordum, ancak getirdiği her kitabın birhikâyesi varmış gibi hissettirirdi. Şehir şehir gezen biri olduğunu anlamıştım,farklı yerlerden her biri benzersiz romanlar ve mitolojik eserler bulupgetirirdi. Kimi zaman kalın bir roman olurdu getirdiği, kimi zaman ise ince birmitoloji kitabı... Kitapları getirişindeki sıcak tavrı her defasında içimiısıtırdı.
Bir gün getirdiğikitaplardan biri fazlasıyla dikkatimi çekti. Yeraltı dünyasının yalnız tanrısıHades ve baharın zarif tanrıçası Persephone’nin hikâyesini anlatan bir mitolojikitabıydı. Sage’in anlattığına göre bu hikâye iki zıt dünyanın nasıl da aynıyerde buluşabileceğini gösteriyordu. Hades dünyadan soyutlanmış, yalnızlığıniçinde hüküm süren bir tanrıydı. Karanlık ve soğuk yeraltı dünyasında yaşamınve neşenin izleri yoktu. Ama bir gün Persephone’yi, yani baharı temsil eden ogüzel tanrıçayı gördüğünde içindeki o donuk dünya bir an için uyanmıştı. Sage “-Baharın güzelliği ve yeraltının karanlığı yan yana gelebilir mi sence?” diyesormuştu. O anda sanki her şey bir masal değildi de gerçekti, yalnız bir ruhunbaharın güzelliğine nasıl aşkla bağlanabileceğini gözümde canlandırmıştım.
Sage’in bu hikâyeyipaylaşırken gözlerinde bir şey vardı, sanki anlatırken Hades’in o derinyalnızlığını, Persephone’nin ışığını gerçekmiş gibi hissediyordu. Onunanlattıkları çiçeklerle dolu sakin hayatımda küçük bir pencere açar ve opencereden dışarıya bakmak için sabırsızlanmama neden olurdu. Hades yeraltıdünyasının tanrısıydı: sert, soğuk, dışarıya kapalı ve kimseyi yaklaştırmayanbir yapıya sahıptı. Kendi diyarında, ruhların yaşadığı o kasvetli ve loşyeraltı dünyasında adeta bir kral gibi tek başına yaşardi. Kimi onun kalbindehiç ışık olmadığını düşünürdü, belki de Hades kendini öyle inandırmıştı. Amabir gün her şey değişir, çünkü o dünyadaki en canlı, en neşeli varlık olanPersephone’yi görür. Persephone baharın ve doğanın genç tanrıçasıdır. Onunolduğu her yerde renkler açılır, doğa uyanır, hayat yeniden başlar.
Persephone bu aydınlıkdünyada özgürce gezerken Hades’in gözlerine çarpar ve o an Hades’in içinde dahaönce tatmadığı bir şeyler uyanır. Onu yeraltına, kendi karanlık dünyasınagötürme arzusu dayanılmaz hale gelir. Bir gün Hades Persephone’yi kaçırır.Persephone bir anda bulduğu bu soğuk, izole dünyada Hades’in yanında hapsolur.Ona alışık olduğu canlılıktan, sıcaklıktan çok uzak bir yerde, karanlık birdünyanın hükmünde yaşamaya mecbur kalır. O sırada annesi Demeter, kızınıkaybetmenin acısıyla dünyayı kasvetle doldurur: doğa donar, toprak verimsizhale gelir. Her yer bir yas havasına bürünür, sanki Persephone olmadan dünyaeksiktir. Hades’in Persephone’ye olan aşkı ıse öyle derindi ki onun kendisindenuzakta kalma fikrine bile dayanamazdı. Onun güzelliğini ve neşesini ilk gördüğüan Hades’in soğuk ve yalnız kalbinde tarifsiz bir ateş yakmıştı. Persephone’yikendi karanlık dünyasında, yeraltında istemesinin sebebi yalnızca bencilce birsahip olma arzusundan ibaret değildi. Onun varlığıyla yeraltı daha sıcak, dahacanlı bir yer haline gelmişti. Persephone Hades’in yalnız ve katı dünyasındahayatın ta kendisini temsil ediyordu, ona dokunduğu her yer yeniden hayatbuluyordu. Hades de bu ışığın yanında kalmasını ve kendisine neşe katmasınıistiyordu. Ancak bunu başarmanın tek yolu onu sonsuza dek yanında tutmaktı.
Hades Persephone’ninyeraltı dünyasında kalmasını sağlamak için bir plan yapar. Ona bir nar sunar, yeraltındabir şey yiyen kişinin buraya bağlanacağı inancına göre eğer Persephone o narıyerse bir daha tamamen geri dönemezdi. Persephone başta tereddüt eder, ancakyavaşça narı eline alır, parmaklarının arasından akan kırmızı tanelerlebakışları kesişir. Sonunda merakına yenik düşer ve narın birkaç tanesini ağzınaatar. Narın tadı ona ne kadar burada kalmak istemese de artık geri dönüşolmadığını hissettirir. Hades ise bir yandan sevincini saklamaya çalışır,sevdiği kadının burada, kendi yanında, kendi dünyasında kalacak olmasındandolayı içi içini yer. Bu onun için bir kazanç gibi görünse de aslında Hades debir kaybedendir, çünkü Persephone her ne kadar onunla birlikte kalacaksa dayüreği hep yeryüzündeki baharlara, annesinin yanına dönmek ister.
Hades’in Persephone’yeduyduğu bu güçlü his onun için vazgeçmek değil, tam aksine ne pahasına olursaolsun yanında tutmak anlamına gelmiştir. Birlikte geçirecekleri zamanı düşünür,ama bunun sevdiği kişinin özgürlüğünden, arzularından bir parçayı da alıpgötürdüğünü bilir. Dünyanın halini gören Zeus ıse Hades’e gitmek ve Persephone’yigeri almak zorunda kalır. Ama Hades de Persephone’ye alışmıştır artık, onubırakmak istemez. Aralarındaki anlaşma şöyle olur: Persephone yılın yarısınıannesiyle yeryüzünde, diğer yarısını ise Hades’in yanında yeraltındageçirecektir. Ve böylece mevsimler doğar. Persephone yeryüzüne çıkınca bahargelir, çiçekler açar, dünya canlanır. Ama yeraltına döndüğünde Demeter’inüzüntüsüyle yeryüzü kışa bürünür. Persephone’nin yeryüzü ve yeraltı arasındagidip gelişi, bir yandan doğanın döngüsünü simgelerken bir yandan da Hades’insoğuk dünyasına kısa bir süreliğine de olsa bir ışık getirir.
Hikâyenin banahissettirdiği şey bazen en beklenmedik yerde bile bir ışığın parlayabileceği,hatta karanlığın bile o ışığa ihtiyaç duyabileceği… Hades’in dünyasına gelenPersephone gibi insan bazen hiç ummadığı bir yerde, hiç ummadığı bir kişiylekendini bulabiliyor. Bazen hayatın bizi savurduğu en karanlık, en yabancıyerlerde, tıpkı Hades’in yanındaki Persephone gibi aslında kendimizibulabileceğimiz bir ışık yanar. Kimsenin bizi tanımadığı, güvenecek birdalımızın olmadığı o anda bile bir şeyler içten içe bizi çekmeye başlar, oışığa kapılırsak belki daha önce farkında olmadığımız bir yanımızı keşfederiz.Çünkü karanlık ışığı gördüğünde onu yutmak istese de, aslında ona en çokihtiyacı olan da odur. Şimdi benim de önüme o bilinmezliklerden biriserilmişti. Hiç bilmediğim bir adamla aynı çatı altındaydım ve bu yabancılığıniçinde beni bir yerlere çeken o merak ışığı vardı. Bu yolda ne bulacağımıbilmiyordum, belki kendi karanlığımı belki de onun gölgesinde keşfetmem gerekenbir şeyi... Ama her ne olursa olsun Hades’in yanında kalan Persephone gibi benibekleyen başka bir şeyin izini sürmekten kendimi alıkoyamıyordum.
Sözlerinin etkisi hâlâkafamda yankı yapıyordu. Konuşurken o kadar rahattı kı sanki her şeyi banaverebilir ya da benden alabilirdi. İçimde bir öfke kabarmaya başlamıştı, fakatdışarıya yansıtmamaya çalışıyordum. O anki düşüncelerim karmakarışık, ama kesinolan bir şey vardı: O sözlerin arkasında bana bir tehdit vardı ve ben bunaboyun eğmeyecektim. Birden alayla gülerek “-Her şeyimi alacakmış, hah!” dedim.Hırladım kelimeler ağzımdan çıkarken sanki öfkemle birlikte havadapatlıyorlarmış gibi hissediyordum. “-Bok alırsın!” diyerek sinirli adımlarlaodanın içinde volta atmaya devam ettim. Nedenini bile tam olarak çözemedim, ama içinde bulunduğum durumun kabuledilemez olduğunun farkındaydım. Az önce söyledikleri içimde büyüyen biröfkeyle birleşiyor, her kelime bir yara gibi beni daha derinden etkiliyordu.Düşüncelerim birbirine karıştı, her şey bir anda tuhaf ve anlaşılmaz bir hâlegeliyordu. Onun bana söylediği her şey sanki bir sınav gibiydi ve ben herdefasında bu sınavdan kalıyordum. Ama asıl mesele söylediklerinin bende nasılbir tepki uyandırdığıydı. Gerçekten bu kadar kolay bir şekilde beni altedebileceğini mi düşünüyordu?
Her adımda biraz dahahızlandım, biraz daha fazla sinirlenerek. Az önceki sözlerini düşündükçe onunbana ne kadar yaklaşmak istediğini ne kadar her şeyin kontrolünü elinde tutmakistediğini fark ettim. Her şey o kadar netti ki bir an için sanki bir oyun oynanıyormuşgibi hissediyordum. Ama bu onun oynadığı bir oyun değildi. Bu bana meydanokuma, bir sınavdı. Kendini ilah sanıyordu ve bu beni deli ediyordu. O kadarderin bir ego taşıyordu kı her şeyin kendisinin etrafında döndüğünü sanıyordu.Bunu bana göstermek, beni çaresiz hissettirmek istiyordu. Bir insanın kendinibu kadar büyük görmesi, bu kadar yükseğe çıkmaya çalışması bana sadece boş birkibir gibi geliyordu. Bütün gücünü, karizmasını, bana karşı üstünlüğünükanıtlamaya çalışırken aslında her şeyin temelsiz olduğunu biliyordum. Evet,belki belli bir güç ve otoriteye sahipti, ama bu onu üstün kılmıyordu. Busadece maskeydi, altında ne olduğunu biliyordum. Ancak bu onun banahissettirdiği şeydi işte. Gücün, kibirin ve kendini ilah görmenin getirdiği otuhaf, çürük his.
Ve işte bu yüzden nekadar güçlü olduğunu hissettirse de içindeki o eksikliği ve boşluğugörebiliyordum. O kadar küçük, o kadar kırılgandı ki bu sahte kibir içindekayboluyordu. Ama ondan beklediğim şey ne kadar ilah olduğunu kanıtlamak değilaslında sadece bir insan olduğunu anlamasıydı. Burası bir cehennemdi, ama yalnızca onuncehennemi. Onun varlığı ve sözleri bu odanın havasını ağırlaştırıyordu. O Şeytanınta kendisiydi, her an patlamaya hazır bir volkan gibi. Ama bu sadece bir oyundeğil, bu bir tezatlar dünyasıydı. Şeytani, ama aynı zamanda bir şekildeçekici. Tıpkı Hades gibi... Hades yer altı dünyasının hükümdarıydı, ölümün vekaranlığın efendisi, kimseye acımaz, kimseyi affetmezdi. Ama derinlerde belkide başka bir yanıyla bir şeyler bekliyordu. Belki de bir şeyin peşindeydi, ancakne olduğunu çözmek oldukça zordu. Hades’ınkaranlık dünyasında insanlar ya da tanrılar için tek bir seçenek vardı: Onunhükümranlığına katlanmak ya da onun parmakları arasında kaybolmak. Onun gibi buadam da beni çözmeye çalışıyordu, ancak aslında o kendi karanlığını başkalarınayansıtarak kontrolü elde ediyordu. Onun amacı tam olarak neydi? İntikam mı?Belki de. Ama bir şekilde içimde bir şeyler beni onun sadece intikam peşindekoşmadığına inandırıyordu. Belki de ona karşı daha derin, daha karanlık birtakıntısı vardı.
O kadar kararlıydı ki herhareketiyle bir yargıcın kesin hükmü gibi hareket ediyordu. Beni nasıl birtuzağa çektiğini bile fark edemiyordum. Hades’in karanlıkta insanlar üzerindekurduğu o zorlayıcı, baskıcı hüküm gibi bir şeydi. Onun da gözlerinde benzerbir boşluk vardı. Bir şeyler daha büyük, daha korkutucu, daha karanlıkolmalıydı. Ama işte bu onun peşinden gittiği amaçtı, sadece beni değil, herşeyin kontrolünü ele geçirmekti. Ve ben ona itaat edecek değildim. Ne olursaolsun bu cehennemden çıkmam gerekiyordu. Ona boyun eğmek, onun kurduğu düzeneteslim olmak.. asla! İçimde bir ateş yanıyordu. Kaçmak, kurtulmak için her şeyigöze alabileceğimi biliyordum. Ne kadar uzun süredir buradaydım, ailem hakkındane kadar doğru konuşmuştu bilmiyordum. Her anı bir başka hapsediş gibi, hersaniye bir başka kayboluş ve acıydı. Ama bir şey vardı: bir umut, bir ışık... Alina. Onu düşününce içimdeki sıkıntıbüyüyordu. Ne kadar korkmuş olmalıydı? Bana ulaşamadığında mavi gözlerindekiendişeyi, çaresizliği hissedebiliyordum. Belki de beni kaybetmenin acısıyla hergeçen gün biraz daha tükeniyordu. O aılesını kaybetmiş genç bır kızdı, bız bıraileydik, kız kardeşlerdik.
O eski hayatıma dönmedüşüncesi içimi hırpalıyordu. Bunu başaracağım, çünkü başka şansım yoktu. Alina’yadönmek, eski hayatımı, eski benliğimi geri almak... Bu karanlıklar içindekaybolmuş bir zaman dilimi vardı, ama o zaman ne kadar dağılmış olursa olsunbeni bekleyen bir umut vardı. Benim için hala bir çıkış vardı. Evet, belki herşey şu an kabus gibi görünüyordu, ama eski hayatıma, Alina’ya geri dönmek ve bukaranlık dünyadan kurtulmak.. Bunu başaracak güce sahibim. O adam ne kadargüçlü olursa olsun hiçbir gücü, hiçbir duvarı beni durduramayacaktı, ancakbılıyordum, bu zor olacaktı. Etrafta korumaların olduğunu söylemişti. O odanındar duvarlarında hapsolmuşken dışarıya bakmak için tek şansım geniş penceremdi.Burası bir yerleşim yeri değildi, sadece ıssız, kasvetli bir dağ evi gibigörünüyordu. Her yerde sessizlik hakimdi, ama aynı zamanda bir tuhaflık vardı.Korku yoktu, yine de dikkatli olmalıydım. Buradan kaçabilirim, ama ne zaman,nasıl? Daha bılmıyordum.
Odanın penceresindenbakarken içimde bir umut ışığı yanıyordu. Buranın sıkı bır yer olduğunu vedevamlı olarak gözetlendiğimin farkındaydım, ancak bır kurtuluş olduğunainanmak ıstıyordum. İhtiyacım olan sadece doğru zaman ve doğru bır plandı. Nekadar güçlü korumalar varsa da hepsi insan değil mi? Onların da zafiyetlerivardı. Benimse bir plan yapmam gerekiyordu. Kesinlikle acele etmemeliydim, ancakfırsatları kollamalıydım. Birkaç gün boyunca etrafımı gözlemeliydim, herhareketi not almalıydım. Korumaların rutinlerini öğrenmeliyim. Her şeyin doğrubir anda gerçekleşmesi gerektiğini biliyordum. Ne zaman, nerede hareketegeçeceğimi iyi bilmeliydim. İçimde beliren bu inanç bana hareket etme gücüveriyordu. Çıkış yolu vardı, sadece sabırlı olmalı ve doğru anı beklemeliydim.Onun dediği gibi burada sessizce oturup bekleyecek değildim. Odadan çıkmak içinkapıya yöneldim, ancak kapının kırık olduğunu hatırlamam bır an ıçın yenidenöfkelenmeme neden oldu. Yine de nefes verdim ve dışarıya çıkıp koridoru baştan sona gözlerimletaradım. Koridor uzun ve oldukça karanlıktı, duvarlarında soğuk taşlarınverdiği kasvetli bir hava hâkimdi. Bulunduğum odanın yakınında üç oda dahavardı. Sadece benim kaldığım bir yer değildi burası, belli ki başka odalar dadoluydu ya da dolu olmaları istenmişti.
Merdivenlerin oraya doğrubaktım, etrafta kimse yoktu, o da ortalıkta görünmüyordu. Bu hareketegeçmem için bir fırsattı. Sessiz adımlarla koridorda ilerleyerek yandaki odanınkapısına yaklaştım. Kapının tokmağına uzanırken içimde hafif bir tereddütbelirdi, ama bunu hızla yok ettim. İçeriye bakmalıyım, her şeyin ne olduğunuanlamak için keşfetmeliyim. Tokmağı yavaşça çevirip kapıyı açtım. Kapıyıaçtığımda karşıma oldukça sade ve soğuk bir oda çıktı. Bu onun odası olmalıydı,her şey titizlikle yerleştirilmişti, fazlalıklardan arındırılmıştı. Duvardaasılı olan av tüfekleri gözümü çekti, odanın karanlık ve ağır havasına eklenenbu sert detay onun yaşam tarzını açıkça ele veriyordu. Tüfekler, uzun vebakımlıydı, her biri belki de dikkatlice yerleştirilmiş, sessiz bir tehdit gibiorada asılı duruyordu. Bu odaya adım atanın burada kuralları onun koyduğunuanlaması için bir işaretti adeta. Odanın ortasında büyük bir yatak yeralıyordu, koyu renkli nevresimlerle özenle örtülmüş, kusursuz şekildedüzeltilmişti. Yatağın yanında küçük bir koltuk vardı, sade, koyu derikaplamalı. Burada yalnızca dekor amaçlı duruyormuş gibi sessizce köşedebekliyordu. Duvarın diğer tarafında ise koyu ahşap bir dolap yer alıyordu,görünümü fazla sade, sanki içerisinde fazla bir şey saklanmıyordu.
Her şeyde abartısız birdisiplin ve kontrol duygusu hakimdi. Yerde sert bir dokunuşla uzanan ayı postudikkat çekiyordu. Tüyleri sert ve yıpranmıştı, bu soğukluğun içinde kaybolmuşgibiydi. Oda genel olarak boş ve karanlıktı, sanki yalnızca kontrol ve güçsimgeleri bırakılmıştı. Duvarda asılı tüfeklerden, tek başına duran büyükyatağa kadar her detay bu odada hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını gösteriyordu.Her şey dış dünyaya karşı güçlü ve katı bir duruş sergileyen biri tarafındanözenle düzenlenmiş gibiydi. Onun odasına hızlıca göz gezdirdikten sonra fazlaoyalanmadan çıktım. Kendi soğuk ve sessizliğini buraya sinmiş haldebırakıyordu. Sanki attığım her adım, duvarların arasına gizlenmiş bir sırrıdaha açığa çıkaracak gibi geliyordu, ama bu oda sırlarını vermemektekararlıydı. Birkaç adım ilerledikten sonra karşımdaki diğer kapıyı açtım vekendimi oldukça büyük, ağır bir kitaplıkla çevrelenmiş bir odanın içindebuldum.
Bu oda diğerine göre çokdaha fazla kişisel detay barındırıyordu. Geniş kitap rafları neredeyse tavanlabuluşmuştu ve her biri kategorilere göre özenle sıralanmış kitaplarla doluydu.Tarih, siyaset ve politika konularında onlarca kitap dikkatimi çekti, üst raftaMachiavelli’nin ‘Prens’ adlı eseri siyasetin karanlık yüzünü gözler önünesererken hemen yanında ‘Suç ve Ceza’ gibi toplumsal sorgulamalara değinenklasikler vardı. Biraz daha aşağılarda Hannah Arendt’in ‘TotalitarizminKökenleri’ başlıklı çalışması ve Eric Hobsbawm’ın ‘Devrim Çağı’ gibi dünyatarihini ele alan kitaplar dikkat çekiciydi. Arka sıralara doğru ilerledikçedaha nadir rastlanır kitaplar göze çarpıyordu: ‘Imperium’ Ryszard Kapuściński’ninSovyetler Birliği’ne dair çarpıcı gözlemleriyle doluydu, yanındaysa ‘DevletinHalleri’ gibi başlıklarıyla, Osmanlı siyasetine dair az bilinen, eski basım birderleme vardı. Bir köşede ise John Mearsheimer’ın ‘Büyük Yanılsama’ gibiuluslararası ilişkiler analizleri ve Alain de Benoist’ın ‘Avrupa KimliğiÜzerine’ gibi kimlik ve kültür kavramını irdeleyen eserler vardı. Buradagerçekten derin bir bilgi birikimi barındıran bir koleksiyon vardı. Duvardakiraflardan birinde ise romanlar diziliydi. Gözüm kendi sevdiğim türden birkaçkitaba takıldı, belli ki arada onun ilgisini çeken edebi eserlere de yervermişti. Bu detay o kadar sert ve duvarlarını örmüş yabancı adamın daha insanibir yönü olduğunu düşündürdü bana.
Biraz ilerleyince odanınköşesinde ahşap bir çalışma masası olduğunu fark ettim. Üzerinde birkaç notdefteri, dolma kalemler ve kağıtlar düzensizce duruyordu. Bu masanın günlükişler ve planlar için olduğunu anlamak zor değildi. Belki burada onun hakkındabir şeyler bulabilirim diye düşündüm ve merakla masadaki çekmeceye uzandım.Çekmeceyi açmayı denedim, ancak kilitliydi. “-Pımpırıklı herif” Anahtarınıbulamamış olmam hafif bir hayal kırıklığı yaratsa da homurdanarak geriçekildim. Masadan uzaklaşınca gözlerim yine kitap raflarına kaydı. Romanlarınolduğu rafları tekrar inceledim, burada çeşit çeşit eser vardı, bazıları benimde daha önce okuduklarım arasındaydı. ‘Jane Eyre’ uzun zamandır aklımda olanbir klasik. O yalnız ve güçlü kadının hikayesi, kasvetli Yorkshire’danbaşlayıp, kalbimdeki en karanlık köşelere kadar uzanıyordu. Ardında kalmışduvarlar, ruhu hapseden düzenler, ama bir şekilde o duvarların dışına çıkıpkendi yolunu bulma azmi... Bunu her okuduğumda farklı bir şekilde hissediyorum,her defasında biraz daha tanıyormuşum gibi Jane’i.
Yanında ‘İki ŞehrinHikayesi’ vardı, Dickens’ın anlatımındaki o derin dram Paris’in ve Londra’nınkarmaşasında bir adamın kurtuluşunun başka birinin yokoluşuna nasıl bağlıolduğunu gözler önüne seriyordu. O dönemin karanlığında birbirine paralelhayatların nasıl kesiştiğini izlerken hiç ummadığın bir anın, belki de enumutsuz anın içinden insanın insanlığına dair bir ışık bulabilmesi.. Biraz dahaderinleştim raflarda ve sonra gözüm bir kitapta takıldı: Küçük Prens. Sage’nınbana okumam için verdiği son kitaptı, ancak okuyamamıştım, çünkü manyak herifinteki benı kaçırmıştı. Bu düşünce öfkemi tazelerken buradafazla oyalandığımı fark ederek kitapları ellemekten vazgeçtim. Arkamda onundünyasının ipuçlarını, çözemediğim sırlarını ve hala gizemini koruyan birçoksoruyu bırakarak odadan çıktım.
Koridorun sonuna kadarilerledim, adımlarımın sessizce yankılandığı boşlukta kapının önünde durdum.Yavaşça kapı koluna uzandım ve sessizce çevirdim, ama kapı bir milim bilekıpırdamadı. İçimde hafif bir huzursuzluk kabardı. Tekrar denedim, kolu hafifçeçevirdim, ama sonuç aynıydı. Kapı kilitlenmişti. Belki de bu odayı bendenözellikle saklamak istiyordu. Bu düşünce merakımı daha da körükledi. Orada nesakladığını, kim olduğunu, geçmişimdeki rolünü ve planlarını çözmek istiyordum,ama karşımdaki kilit benı engelliyordu. Durupbir süre düşündüm, aklımdan bu odanın bu kadar korunmasının sebebinin neolabileceği geçti. Orada belki onun en kişisel eşyaları, belki sırları ya dabir parçamın ait olduğunu bilmediğim bir anı saklıydı. Ama ne olursa olsungörmemi istemediği bir şey vardı, bu da onun beni hem kontrol altında tutmayaçalışıp hem de kendini benden gizleme çabasının bir başka göstergesiydi. Kapınınönünde bir an daha durup düşündüm, ancak sonra içimde büyüyen merak duygusuylaoradan uzaklaştım.
Homurdanarakmerdivenlerden aşağı indim. Evin alt katında etrafı hızlıca gözlerken her şeyinfazlasıyla düzenli ve neredeyse steril bir boşluk içinde olduğunu fark ettim.Salon tekdüze bir düzenle dekore edilmişti, her şey yerli yerindeydi, fazladikkat çekici ya da kişisel herhangi bir iz yoktu. Mutfak ise benzer şekildesanki kullanıma bile açılmamış gibi tertemiz ve ruhsuz bir haldeydi. Bu evinher köşesi soğuk bir mekaniklikle döşenmişti. Bütün bunlar bana huzursuz birboşluk hissi veriyordu, sanki duvarlar bile beni sıkıştırıyor, her şey kontrolaltında tutuluyordu. Gözlerim farkında olmadan onu ararken salonun kapısınınverandaya açıldığını fark ettim. İçimde bir an için kaçma fikri doğdu. Belki dedışarı adım atıp bu tutsaklıktan kurtulmak bir şans olurdu. Kalbim hızlaçarpmaya başlamıştı, bir yolunu bulabilirsem kaçabileceğimi düşündüm. Ancakverandadan dışarı çıktığımda bahçedeki çardağı gördüm ve planımın içten içeçözülmeye başladığını hissettim. Oçardağın altında oturuyordu. Etrafındadolaşan onlarca silahlı koruma ise göz açtırmayacak kadar dikkatliydi. Korumaordusunun her bir üyesi belli ki ona tam bağlılıkla görev yapıyordu ve her antetikteydiler.
Bahçeyi çevreleyen kalınbeton duvarlara bakınca buradan çıkmanın düşündüğüm kadar kolay olmayacağını yenidenanladım. Yüksek ve sağlam bu duvarlar kaçma düşüncesini zorlu bir hayaledönüştürüyordu. Bu adam kendine ait küçük bir kale inşa etmişti, dışarıyakapalı, içeriden çıkılması neredeyse imkânsız bir dünya kurmuştu ve bu dünyanıntek mahkûmu bendim. Onun burada kendi güvenliğini sağlamak için kurduğu busert, sınırlı düzenin içinde hapsolmak istemiyordum. Kendi kurallarını koymuşve beni bu kalın duvarlar arasında kendi gücüne teslim olmaya zorlamıştı. Budünyada yalnızca onun sözü geçiyordu ve kaçmak imkânsız gibiydi. Ama yine deiçimde bir yerde bu hapishaneden kurtulmanın bir yolunu bulma isteğibitmemişti. Onun dikkatini dağıtacak, zayıf bir anını kollayacaktım. Onuçardakta önündeki dosyalara eğilmiş, dalgın ama hoşnut bir ifadeyle düşünceleredalmış halde buldum. Gözleri satır satır dosyaları tararken sanki sadeceyazılanları değil, daha derin bir şeyi görüyormuş gibiydi. Dudağınınköşesindeki o hafif kıvrım her şeyin tam da istediği gibi ilerlediğinigösteriyordu. Arada bir dosyadan başını kaldırıp düşünceli bir ifadeyleuzaklara bakıyor, ardından tekrar önüne dönüyordu. Belli ki bir planı vardı vebu planın pürüzsüz ilerlemesi ona oldukça memnuniyet veriyordu.
Bu sakin ve kendindenemin hali içinde bulunduğum durumu ve onun bu durumu kendi elleriyle inşaettiğini bana hatırlattı. Kendi küçük dünyasını kurmuş, etrafını korumalar veyüksek duvarlarla çevrelemişti. Beni de bu dünyanın bir köşesine hapsetmektehiçbir tereddüt yaşamamıştı. Adeta her hareketimi önceden tahmin ediyor vehamlelerimi planına göre hesaplıyordu. Onun etrafında dolaşan silahlı adamlar,ağır beton duvarlar ve bu sessiz ama güçlü kontrol hissi kaçma düşüncemi içimdeanında söndürdü. Dosyalarla uğraşırken sergilediği o dinginlik benden çok dahahazırlıklı olduğunu ve her şeyin kontrolünün onda olduğunu apaçık ortayakoyuyordu. Burnumdan soluyarak içeriye dönmek için hamle yapmıştım ki bahçekapısının açılma sesiyle hareketlerim bir anda durdu. Dikkat kesildim. Kapılaryavaşça açıldığında bahçeye ağır bir siyah Mercedes-Benz G 63 AMG 700 BRABUSmodel bir araba girdi.
Çardakta oturan adamdosyalarına eğilmişti, belli kı bu geliş onun için beklenmedik bir şey değildi.Korumalardan biri hızla yanına gidip gelen kişiyi haber verdiğinde başınıhafifçe sallamakla yetindi, sanki her şey zaten planlandığı gibi ilerliyormuşgibi. Bakışlarımı merakla arabaya kilitlemiş, içinden kimin çıkacağınıbeklerken kalbim hızla çarpıyordu. Sonunda kapı açıldı ve arabadan biradam indi. Otuzlarının başlarında, sert yüz hatlarına sahip, güçlü bir duruşuolan bir adamdı. Göz ucuyla onu görür görmez kanım çekildi, tanıyordum onu. Taksi şoförünüsoğukkanlılıkla öldüren, ormanda beni amansızca kovalayan adamlardan biriydibu. Onu tekrar görmek o ankı dehşeti yeniden hissettirdi. Üzerinde siyah, darbır kumaş pantolon vardı. Üstünde ıse aynı renkte bır boğazlı kazak ve kahverengikürklü deri ceket giymişti. Kaşları çatık ve bakışları kararlıydı. Elagözlerindeki o keskinlik insanın içine işliyordu, tam bir avcı gibi görünüyorve doğrudan çardaktaki adama doğru yürüyordu. Saçları onu gördüğüm gündenbugüne farklı görünüyordu, artık daha kısa ve düzenliydi. Boyu diğer adamdanbiraz kısa, yaklaşık 1.85 olmalıydı, adımları ise kendinden emin. Onu izlerkeniçimdeki korku gitgide büyüdü, nefesim hızlandı. Eğer dönüp beni fark ederseneler olabileceğini hayal etmek bile istemiyordum. Bahçeye adım attıkçaçardaktaki adamla aralarındaki mesafe kapanıyordu. Belli ki burada onu bekleyenbir görüşme vardı.
Geriye doğru birkaç adımatarak kendimi salonun içinde daha güvenli bir noktaya çektim, saklandım. Fakatgitmek gibi bir niyetim yoktu, tam aksine bu iki adamın kim olduklarını vebenden ne istediklerini anlamam gerekiyordu. Yabancı adam çardaktan içeriyedoğru ağır adımlarla yaklaşırken yüzündeki gerginlik hemen fark ediliyordu, herhalinden tetikte olduğu, huzursuz bir ruh hali içinde olduğu belliydi. Öteyanda çardakta dosyalara bakarak rahatça, adeta şeytan edasıyla oturan adam tamamensakin, fazlasıyla profesyoneldi. Ona adeta bir efendi edasıyla baktıktan sonrakarşısındaki koltuğu işaret ederek adamı oturmaya davet etti. Yabancı adam budaveti kabul ederken bir anlık tereddüt yaşadı, ancak sonunda koltuğa oturdu.Ancak orada dahi huzursuz görünüyordu, ayakları sürekli bir hareket içindeydi,ellerini dizlerinde oynatıyor, etrafı dikkatle gözlemliyordu. Yüzünde çatıkkaşları ve içten içe kaynayan soruları saklamak istercesine bir ifade vardı,ama o rahatsızlık halinden kaçınmakta zorlanıyordu. Nihayet gergin bakışlarınıçardaktaki adama yönelterek kısa, alçak bir tonda birkaç kelime mırıldandı.
Söyledikleri sankiçardaktaki adam için fazlasıyla sıradandı, yüzünde hafif bir bıkkınlıkifadesiyle karşindaki adamı kayıtsızca dinledi. Adamın gözlerini hafifçekaçırarak nefes verişinden belki de gelen yabancının dile getirdiği cümlelerinona defalarca söylenmiş şeyler olduğunu anladım. Şeytan’ın bakışları bir süresonra hafif bir sıkıntıyla eve yöneldi ve tam o anda hareketlenerek saklanmakiçin verandadaki cam pencereli kapının ardına doğru hızla çekildim. Kalbim benigörür mü diye gerginlikle atarken penceredeki perdelerin arasına saklanıp oradanonları izlemeye koyuldum.
Birkaç dakika sessizcedurduktan sonra perdenin ucunu usulca araladığımda şeytanın bu kezciddileştiğini ve daha resmı bir duruşa büründüğünü fark ettim. Vücut dili dahakeskin, yüzü daha sertti. Artık yabancı adama karşı ciddiyetle konuşuyor,ağırlıklı, kontrollü bir tavırla sözcüklerini seçiyordu. Anlaşılan bukonuşmanın tonu daha ağır bir meseleye dönmüştü, her iki adamın yüzünde debirbirlerine dair soru işaretleri ve hafif bir gerilim hâkimdi. Sessizce onlarıizlerken içeride konuşulanları duymasam bile bu sözlerin perde arkasındaçözülmesi gereken derin bir bağ ya da hesaplaşma olduğunu hissediyordum. Gelenyabancı cümlelerine başlamak için ağzını açtı, ama daha kelimeler dökülmedenşeytan sözünü kesti, aynı ciddiyetle sanki karşısındakinin her düşüncesiniönceden biliyormuş gibi sakin, ama baskın bir tonda konuşmaya devam etti. Yabancı adam hafif bir hiddetle burnundansoluk verdi, gözlerini şeytandan kaçırıp yere bakarak kısa bir anlık birsuskunluk yaşadı. Sanki kendisini bile zorlayan bir düşünceyi kabul etmekzorunda kalmış, istemeyerek boyun eğmiş gibiydi. Dudaklarından yalnızcakendisinin duyabileceği kadar alçak bir tonda kelimeler mırıldandı, tıpkıcezasını sessizce dinleyen bir çocuk gibi, hüzünle bir şeyler fısıldadı. Ancaksonra bu kırılgan an hızla geçti, gözlerini yeniden kaldırdı. Bakışlarındaartık daha fazla öfke ve sitem vardı. Şeytana kınayan, adeta hesap soran birşekilde baktı.
Şeytan adamınbakışlarındaki tüm bu kınamayı ya da hiddeti aldırmaksızın soğukkanlı ve rahattavrını bozmadı. Gözlerindeki kendinden emin ifade ve kayıtsız duruşu yabancıadamın öfkesini daha da alevlendirmiş olmalıydı, çünkü sonunda sabrını yitiripani bir hareketle iki elini iki yana açarak yüksek sesle bağırdı. İlk cümlesiniduyamamıştım, ama beden dili her şeyi ele veriyordu. Tüm öfkesini ve içindekihayal kırıklığını dünyaya duyurmak ister gibi hiddetle ellerini sallayarakkonuşuyordu. Bakışlarından sanki sonunda dayanamayarak uzun zamandır içindetuttuklarını kusmuş olduğu anlaşılıyordu. Konuşmasındaki yoğunluk ve öfkesisanki her kelimesi ona yapılan bir haksızlığa karşı bir çıkış gibiydi ya dabana öyle gelmıştı. Bir anlık öfke patlamasının ardından kendini toparlamayaçalışıyormuş gibi ağır bir nefes verdi, sesini tekrar bir miktar alçaltıp dahasakin bir tonda devam etti. Bu kez sorularını daha net, daha sakin bir şekildeyöneltiyor gibiydi. Ama her bakışı, her sözcüğü bir cevap almak için yanıptutuşan bir ruhun çığlığıydı adeta.
Şeytan bu sorularıduyduğunda yüzünde kısa bir an için beliren duygu kırıntısı her şeyin öncedenplanlandığını bilen bir adamın yorgun bir kabullenişi gibiydi. Soğukkanlılıklakısa ve net cevaplar verdi. Ancak bakışlarında bu kez alışılmış rahatlığın ardındaince bir kırılma, belki hafif bir hayal kırıklığı, belki de derinlerde saklıbir hüzün belirmişti. Yabancı adam bunugördüğünde biraz daha sert bir ses tonuyla bir şeyler söylemeye başladı.Sözcükleri şeytanın kulağına varır varmaz yüz ifadesinde bir parça soğuklukbelirdi. Adama yanıt verirken sakinliğini koruyordu, ama sözleri onu adetaküçümser gibiydi. Bu hareket gelen yabancıyı sabrını taşırmış olmalı ki bir anyüksek sesle karşılık verdi. Veranda kapısının ardındaki perdelerin arasınasaklanmış halde nefesimi tutarak onları izliyordum. Şeytanın eliyle evi işaretettiğini gördüğümde zihnimde şimşek gibi bir soru belirdi: Acaba benden mibahsediyorlar? Yoksa beni mi öldürmek istiyor bu adam?
Bu düşünce bir an içiniçimde korku uyandırsa da kısa sürede mantıklı olmadığını fark ettim. Eğerburada olma amacım buysa çoktan harekete geçmiş olurlardı. Gelen yabancının ellerini başının arasına alıp derin bir iççekişle bir şeylere itiraz ettiğini gördüm. Sinirlenmişti, yüzü giderek dahaasabi bir hal alıyor, adeta şeytanla aralarında büyük bir çekişme yaşanıyordu.Sonunda ne yapacağını bilmez bir halde ayağa kalktı. Bir süre duraksadı, kafasıkarışmış gibiydi. Sonra şeytana dönüp gözlerinde sorularla bir şeyler söyledi,ama şeytan hiç oralı olmadı, yüzünde en ufak bir değişiklik bile yoktu. Yabancının yüzündeki ifade giderek daha dasertleşiyor, çaresiz bakışları bir şeyler fark ettiğini ya da aniden bir şeyöğrendiğini işaret ediyordu. Söyledikleri bana doğru bakmalarına neden oldu,ama çok dikkatli olsam da duyduklarından pek hoşlanmamış gibiydi. Yanaklarıdaha da kızarmıştı, gözlerini hiddetle açarak ellerini iki yana açıp bir şeyleranlatmaya çalışıyordu, ancak şeytan ona fazla vakit tanımadı. Koltuğunda dahada rahat bir şekilde arkasına yaslandı, sanki bu yabancının öfkesini daha dakışkırtmak ister gibi.
Bu tavır gelen yabancıyıçileden çıkarmış olacak ki sonunda sabrını tamamen yitirip koltuktan fırladı vebirkaç adım ileri atılarak şeytana yaklaştı. Ela gözlerindeki öfke neredeysegözle görülecek kadar barizdi. Yine bir şeyler söyledi, ama şeytanın yüzünde enufak bir etki yoktu, adeta söylenenlerin kendisini hiç ilgilendirmediğinigözler önüne seriyordu. O an sessizliğe dayanamayarak ilk kez bağırdı yabancı: “-Endişelendim,kansız herif! Oldu mu?!” Şeytan bu kez aynı tonda karşılık vererek sakinliğinibir anlığına bozdu. Gözleri hafifçe kısılmıştı, sesinde sert bir ciddiyetvardı. “-Beni düşünüp durma Romano” dedi soğukça. “-Senin işin benikorumak!” Adının Romano olduğunu öğrendığım adamın yüzündeki sert ifade biranlık bir şaşkınlığa dönüştü, sonra ise gururla karışık bir öfke beliriverdi.Onun sadece bir çalışan olmadığını, koruma görevini üstlenen, ama diğeradamlardan farklı bir konuma sahip olduğunu anlamıştım. Ancak aralarındaki bu dinamikbir iş ilişkisini aşan bir yakınlık ya da geçmişe dayanan bir gerginliğiyansıtıyordu. Gözetlerken ne kadar dikkat kesilsem de her sözcüğü duyamıyordum,ama her bakışları, her hareketleri, adeta görünmeyen bir çatışmanın izlerinitaşıyordu.
Romano denen adam çardaktaoturan şeytanın yanıtını alır almaz burnundan kısa bir nefes vererek sakin birtonda bir soru sordu. Ancak aldığı yanıt onu tatmin etmemiş olacak ki yüzündederin bir hayal kırıklığıyla bir şeyler anlatmaya çalıştı. Sesindeki telaş veifadesindeki hırs onun bir şeyleri anlatmak için ne kadar çaba sarf ettiğinigözler önüne seriyordu. Fakat belli ki şeytan onun söylediklerini ya anlamakistemiyor ya da umursamıyordu. Romano’nun tekrar sert bir şeyler söylediğinigörebiliyordum, bu şeytanın bakışlarının onun üzerinde yoğunlaşmasına nedenoldu. Şeytan nihayet ayağa kalktı ve Romano karşısına geçerek sankisöyleyeceklerine daha fazla ağırlık katmak ister gibi derin bir nefes aldı.Ellerini yavaşça öne getirdi, sözcüklerini dikkatle seçerek tane tane konuşmayabaşladı. Onun sakinliğine rağmen şeytan yüzünü başka yöne çevirdi ve aldırışetmiyor gibi göründü. Fakat Romano devam etmekte kararlıydı, söylediklerinitamamlamadan pes etmeyecek gibiydi. Bu kararlılık şeytanı çileden çıkarmışolmalı ki, yüksek sesle “-Olmaz dedim Romano!” diye bağırdı. O an saklandığımyerden irkildiğimi hissettim, sesindeki kararlılık ve öfke o kadar güçlüydü kibeni bile korkutmuştu.
Romano ise bir an içindonakaldı. Bu çıkışı beklemiyormuş gibi ela gözlerinde şaşkınlık vardı. Başıhafifçe düştü, pes etmiş gibi görünüyordu. Bakışlarımı onların üzerindesabitlerken merakımın gittikçe arttığını fark ettim. İkisi arasında nelerdöndüğünü anlamaya çalışıyor, konuşmalarından bir ipucu yakalamak istiyordum.İçimdeki heyecan artarken şeytan derin bir nefes alıp dünyanın en zor kararınıaçıklıyormuş gibi konuşmaya başladı. Uzun ve ağır bir açıklamaydı. Sözcükleridikkatlice seçiyordu, ancak bu konuşmanın altında başka bir şeyler gizliydisanki. Romano şeytanın söyledikleri karşısında gözlerini kapatıp yavaşça açtı.Artık pes etmiş gibiydi. Duyduğu şeyler onu derin bir düşünceye sürüklemişti,buna rağmen gözlerinde hala bir kararlılık vardı, ama yüz ifadesindenhissettiğim bir hüzün de seziliyordu. Bir an daha konuşmak için kendine cesaretverircesine başını kaldırdı. Sözleri bitirirken bakışları verandanın camkapısının ardındaki perdeye doğru kaydı. O anda, anladım. Beni çoktan görmüştü.
Kalbim hızla atmayabaşladı, saklandığım yerin güvenliğini sorgularken içimi bir korku kapladı.Beni ne zamandır gördüğünü, konuşmalarının bir parçası olup olmadığımıbilemiyordum, ama o bakışla artık oyunun sona erdiğini hissettim. İçimdebeliren korku ve endişe ıçımde bir fırtınaya dönüştü. Tüm bu gizemlikonuşmaların, sert ifadelerin ve güçlü bakışların arasında kendimi onlarınkarmaşık hikayesinin bir parçası gibi hissediyordum. Panikle hızlıca geri çekilirken dikkatsizcebir adım atmamla birlikte o ana kadar farkında olmadığım ince bir vazoyaçarptığımı hissettim. Vazo ağır çekimde devrildi sanki, parmak uçlarımın ucuzcayakalamak için uzandığını bile fark etmedim. Ancak çok geçti, vazo yerlebuluşurken sert bir sesle kırıldı. Parçalanan seramik etrafa ince ve keskinparçalara ayrılmış şekilde dağıldı. Kalbim bir anlığına durmuş gibi hissettim.O andaki sessizlik panik içinde atmaya başlayan kalbimin hızlı ritmiylebozuldu. Kısık sesle kendime küfrederek yere eğildim ve titreyen ellerimleparçaları toplamaya çalıştım. Aceleyle toplarken ellerimden biri kaydı ve incebir seramik parçası parmağıma derin bir kesik attı. Canım yanarak küçük biriniltiyle elimi geri çektim, kan damlasının parmağımdan yavaşça akışınıizlerken titremem daha da arttı.
Ağrıyı hafifletmek içinparmağımı sıktım, ancak o anda tanıdık bir ses yankılandı odanın içinde,tüylerimi diken diken eden bir ses: “-Beni hiç yanıltmıyorsun, Piccolo” Sesin sahibini hemen tanıdım, şeytan karşımda duruyordu. Başımı hafifçe kaldırarak onun durduğu yerebaktım. Orada, her zamanki soğukkanlılığı ve kontrolüyle beni izliyordu.Bakışlarında sanki beni en başından beri izliyormuş gibi bir kınama vardı, tümbu karmaşa içinde nasıl bu kadar sakin olabiliyor, anlamıyordum. İçimde öfkeyledolu bir huzursuzluk kabarıyordu; onun bu rahatlığı bana her şeyinplanlandığını, onun her şeyi önceden bildiğini düşündürüyordu. Bakışlarımı onadikerek ters bir ifadeyle gözlerine baktım. Onun bu alaycı tavrı, kendimdenemin duruşu sinirlerimi daha da bozuyordu. Ancak o, bu tavrıma aldırmadanhafifçe bana doğru eğildi. Gözlerinde ciddiyetle karışık, neredeyse sıcak birifade vardı ve elime uzanmaya çalışıyordu. Parmağımın kanını fark ettiğinianladım, belki de bana yardım etmeyi planlıyordu. Ama bu hareketi beni sadecedaha da kızdırdı. Anında geri çekilerek, soğuk ve keskin bir sesle “-Gitbaşımdan” dedim. Onun yüzündeki ifade anlık bir afallamaya dönüştü, ama buifadesini hemen toparladı. Gözlerini benimkilerden ayırmadan, sakin bir tonda “-Sanayardım etmeye çalışıyorum” dedi.
Beni burada tutmakonusundaki inatçılığı beni deliye çeviriyordu. Ona doğru öfkeyle bakarak “-Gerçektenyardım etmek istiyorsan gitmeme izin ver, lanet olası!” diye sertçe karşılıkverdim. Söylediklerimle bir an bile sarsılmadı, yüzündeki bakış sakin kaldı,ama gözlerinde belli belirsiz bir ifade gördüğümü hissettim. Sanki benimgitmeme izin vermek istemiyor, bu duruma zorunluymuş gibi görünüyordu. Onun birşeyler söylemesini bekledim, ama sessizliğini koruyordu. Birkaç saniyeliksessizlik içimdeki öfkeyi daha da harladı, ancak başımı eğerek kanayan parmağımabakarak onu görmezden gelmeye çalıştım. “-Bunu benden isteme” dedi sonunda gözlerini benden kaçırmadan. Bakışlarımdakinefret bir ok gibi doğrudan ona saplandı. “-Neden?” dedim, sesimi zar zor kontrol ederek. “-Neden beni buradatutuyorsun?” Soruma cevap vermedi. Dudakları arasından çıkacak kelimeleri arargibi bir an durdu, ama sonunda yine o sessizliği tercih etti. Gözlerindekikarmaşayı okuyabiliyordum, ama bu suskunluk, o bakışları… İçimde daha büyük birfırtına kopmasına sebep oldu.
Dişlerimi sıkarken dolangözlerimi gizlemek için yüzümü hafifçe yana çevirdim. Göz yaşlarımı görmesineizin veremezdim. İçimde kopan fırtınaya rağmen sakin kalmaya çalışarak usulcaayağa kalktım ve onunla yüz yüze geldim. Her bir kelimem yaralı bir çığlık gibidöküldü dudaklarımdan, her bir cümleyle biraz daha öfkeyle doluyordum. “-Hiçbirişine yaramam” dedim, sesimdeki kırılganlık saklanamıyordu. “-Dedikleriniyapmam, beş kuruş param yok. Sana zarardan başka bir yarar getirmem” Gözlerimidikerek bakarken aslında onunla birlikte olmaktan ne kadar tiksindiğimi, hergün kendimle savaşarak burada durduğumu göstermek istedim. Bu sefer gözlerimikaçırmadan, doğrudan onun yüzüne baktım. “-Ailemi öldürdün” dedim titreyen birsesle, “-benden alabileceğin tek şey canım” Boğazımda düğümlenen kelimelerlekendimi zorladım, bir yandan ona tüm nefretimi kusmak istiyor, diğer yandaniçimdeki o karanlık bir açıklama bulmak için debeleniyordu. “-Bana fazlasınıver” dedim, sesim biraz daha yumuşayarak, ama yine de sitem doluydu. “-Öyle birsebep ver ki… seni anlayayım. Anlayayım ki senden nefret etmemem için birnedenim olsun”
Onunla yüzleşirken bir aniçimde bir umut parladı, belki haklıdır, belki de ailesini öldürmesinin ardındaanlatılmamış bir sebep, derin bir zorunluluk vardı. Gözlerimdeki acıyla onabakarken aptalca bir şekilde ona inanmak istiyordum. Tek bir kelime, tek birbakış… belki de içinde biraz vicdan kalmıştır, belki de bu cehennemdençıkabilirim. Ama yine de içimde yükselen o ses yaşadığım onca şeyden sonra budüşüncenin ne kadar umutsuz ve naif olduğumu tekrar tekrar hatırlatıyordu. Oise Sessizdi, ama bakışları beni izliyor, her anımı hesaplıyordu. “-Hiç birzaman cevap vermeyeceksin, değil mi?” diye sordum, sesimdeki alayla, ama birşekilde içimde yükselen hayal kirikliğini bastırmaya çalışarak. O andagözlerimi ondan saklamak istedim, ama yapamadım. Gövdemi döndürüp gitmek içinilerlediğimde o gür sesini duydum: “-Sana verebileceğim tek cevap, ölmene izinvermeyeceğim, asla” Kafasına koymuş gibi söyledi bunu. Bir söz gibiydi. Benibırakmayacağına dair bir yemin, bir vaat gibi. Sözlerinin ağırlığı benisarmıştı. Aniden hızlanan kalp atışlarımı hissedebiliyordum, elim istemsizcekalbimin üzerine gitti. Onun söyledikleri içimde garip bir sıcaklıkuyandırmıştı. Ama bir taraftan da bunun nedenini anlamıyordum. Neden böylediyordu? Neden bana ölüme izin vermemek gibi garip bir vaat veriyordu?
İçimdeki bir taraf onainanmak istiyordu. Ama diğer tarafım güvenmekten korkuyordu. Neden bana bunusöylüyordu? Ölüme, yani acıya karşı korumak mı istiyordu yoksa intikam alıp,bana daha fazla acı vermek için mi? Hem güvenim, hem korkum artıyordu. Elim kalbimegitmişti. Kalbim hızla çarparken bu sıcaklık dalgası bir yanda benirahatlatmaya çalışıyordu, ama diğer yanda her şeyin bir oyun, bir tuzakolduğunu düşünmeme neden oluyordu. O sözler sanki bir tür tehdit gibiydi, amabir taraftan da koruyucu bir güç vardı. Nedenini bilmediğim bu karışıklıklakalbim ondan uzaklaşmak istesem de ona doğru çekiliyordu...

***************************************************************************
Ve bölüm sonu!✨
Merak deyince de bizim kız haa… Ortalığı nasıl da karıştırdı ahaha! 😂
Şeytan deyip duruyoruz ama bir isim tahmininiz var mı? 👀 Sizce Romano ile ne konuştular? Aralarında neler dönüyor, kim bu adamlar?
Hadi bakalım, teorilerinizi yorumlarda bekliyorum! 💗 Oylarınızı, yorumlarınızı ve beğenilerinizi eksik etmeyin.
Bir sonraki bölümde görüşürüüüz! 🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…