2. bölüm / 9
Canavar2.Cellatlar.
Bölümler 9Şu an: 2.Cellatlar.
- 1 1.Büyük arkana: Ölüm kartı.6.038 kelime
- 2 2.Cellatlar.5.750 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.Pandora.4.946 kelime
- 4 4.Direniş.3.158 kelime
- 5 5.Şüphe.3.510 kelime
- 6 6.Şeytanin yemini.5.283 kelime
- 7 7.İki Düşman.4.475 kelime
- 8 8.Beklenmedik misafir.4.775 kelime
- 9 9.Anahtar.3.628 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selam dostlarım! 🫶🏻 Nasılsınız, hayat nasıl gidiyor? Umarım her şey yolundadır. 💖
Ben yeni bölümle hemen geldim! 🤭 Çünkü hikâyemizin asıl kırılma noktası bu bölüm… Bundan sonrası hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir dönem.😝
O zaman sizi daha fazla bekletmeyeyim. Şimdiden hepinize keyifli okumalar! 📖✨
****************************************************************************
2.Cellatlar.
Şimdi kı zaman:12.06.2024
168 saat sonra:
Hayat bazen sanki elimize tutuşturulmuş bir kördüğüm gibidir, her bir ipi çözdüğümüzü sandığımız anda yeni bir düğüm ortaya çıkar. Düz bir çizgide ilerlemeyi beklerken hiç hesapta olmayan sapaklar ve dolambaçlı yollar önümüze serilir. Her adım zihinlerde kurulan planlardan bağımsız olarak kendi sürprizini yaratır. Ansızın kopan bir fırtına ya da beklenmedik bir gün doğumu gibi bazen kendimizi kaybolmuş hissederiz, bazen de yepyeni bir yön keşfederiz. Çünkü hayatın doğası belirsizlikle harmanlanmış sonsuz bir çözülme ve düğümlenme döngüsüdür. Bu sonsuz döngüde herkesin hayatta kalma mücadelesi doğduğumuz andan itibaren başlar. Her birimiz bazen sessiz bir savaşın, bazen de görünür bir mücadelenin ortasında buluruz kendimizi.
Kimimiz için bu savaş, acının pençesinden kurtulmak ya da belirsizliğin karanlığında yönümüzü bulmak anlamına gelir. Kimimiz için ise kaybettiklerimizin izlerini silmek ve yeniden başlamak. Benim için de geçmişin sisli perdesi ardında ne olduğunu bilmediğim bir mücadeleydi bu. Hatırlayamadığım olayların, kopuk anıların arasında kaybolmuşken önüme çıkan tek yol yeniden savaşmak ve hayata tutunmaktı. Alina’nın bana söylediği gibi umut etmekten başka çarem yoktu. Belki de bu ikinci şans hayatın bana sunduğu bir lütuftu. Umut kaybetmekten korktuğum her şeyin ötesinde beni ayakta tutan ince bir ipti. Geçmişin karanlığına saplanmak yerine önüme açılan bu yeni yolda savaşmaya devam etmek zorundaydım, çünkü hayatta kalmak en büyük mücadeleydi ve her nefes o savaşın bir parçasıydı.
Çiçekçide günün son siparişini hazırlarken ellerim otomatik olarak hareket ediyordu. Beyaz gülleri, lavantaları ve okaliptüs dallarını dengeli bir şekilde bir araya getirmeye çalışıyordum. Buket yavaşça şekil alırken masanın kenarında duran telefonumdan heyecanla konuşmaya çalışan Alina’yı dınlıyordum, ancak nefes nefese olduğu ıçın onu anlamak mümkün değıldı. “-Tane tane konuş Alina” dedim, bukete son dokunuşları yaparken onun ne diyeceğini merak ederek. “-Ya, rüya gibiydi, çok heyecanlandım!” diye devam etti. Sesi titriyordu, ama içindeki coşku kelimelere sığmıyordu. Elimdeki buketi bırakıp bir anlığına duraksadım, onun bu kadar heyecanlanmasına neyin sebep olduğunu öğrenmek istiyordum. “-Kızım, doğru düzgün anlat şunu, en başından” diye üsteledim. Alina’nın heyecanı bana da bulaşmaya başlamıştı, ama hâlâ ne olduğunu anlayamıyordum. “-titriyorum Noa, sanırım ağlayacağım” dedi, sesi çatallı ve nefes nefeseydi. Neler yaşadığını merak ederken içimde bir tedirginlik de belirdi. Sanki kötü bir haber alacakmışım gibi kalbim hızlandı. “-Saçmalama, önce ne olduğunu söyle” diye kestirip attım, bir yandan da masanın kenarına dayandım, olabilecek her şeye hazırlıklıymış gibi. Alina’dan gelecek cevabı beklerken zaman yavaşladı sanki.
“-Onu gördüm kızım, onu gördüm!” dedi, sesinde bir sevinç ve inanılmaz bir şaşkınlık vardı. Bu kadar heyecana sebep olanın ne olabileceğini anlamaya çalışırken kafamda soru işaretleri dolandı. “-O kim?” dedim, sabırsızlıkla. Alina derin bir nefes aldı ve kelimeleri tane tane söylerken bir yandan da duygularını kontrol altına almaya çalışıyordu. “-Rusya’dayken hayatımı kurtaran adam” dedi. Bu sözler ağzından dökülürken sanki yıllardır saklı kalmış bir anıyı yeniden hatırlıyor gibiydi. “-Şaka yapıyorsun?” dedim, neredeyse fısıldar gibi. Kalbim bir anda hızla atmaya başladı, heyecanla doğruldum ve elimle masaya tutundum. Alina’nın bahsettiği adamı biliyordum, çünkü bu hikâyeyi defalarca duymuştum. Astım krizi geçirdiği o zor günü sokak ortasında çaresizce çırpınışını, yabancı bir adamın hayat öpücüğüyle onu ölümün kıyısından geri getirişini... ve sonrasında o adamın aniden ortadan kaybolduğunu. Alina o günden sonra adamı bir daha görememiş ve bu kaybolan kahraman hayatında bir muamma olarak kalmıştı. Ama şimdi, yıllar sonra birdenbire ortaya çıkmıştı.
“-Yemin ederim şaka yapmıyorum, hem Allah aşkına ben bu konuda şaka yapar mıyım hiç?” dedi Alina, sesi kararlılıkla doluydu, ama yine de içindeki heyecanı hissetmek mümkündü. Alina’nın bu kadar ciddi olması beni endişelendirmişti, onun bu kadar hassas bir konu hakkında bu kadar net konuşması işlerin ciddiyetini artırıyordu. “-Karşımdaydı Noa, elim ayağım boşaldı” dedi. Sesi titrerken içindeki coşku kelimelerine sığmıyordu. “-ilk başta orada oturduğunu görünce bir an yüreğim duracak gibi oldu” Kaşlarımı usulca kaldırırken merakla sordum “-Nerede gördün?” dedim, onu anlamak ıçın doğru sözler arıyordum. “-Hastanede” dedi Alina, heyecanı tüm kelimelerine yansıyarak. “-Bir bankta oturuyordu. Sanki zaman durmuştu. O anı rüya gibi düşündüm, inanamadım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesi bile duymuyordum” Aklımda onlarca soru dolanırken nefes verdim, bu adamı artık bende merak etmeye başlamıştım. Alina’nın üzülmesini ıstemıyordum, o fazlasıyla duygusal bırıydı.
“-Seninle tanıştığını hatırladı mı?” diye sordum, sesimdeki merak duygusunu gizlemeye çalışarak. Alina iç çekti ve “-Bilmiyorum ki!” dedi, bir yudum çaresizlikle. Kollarımı bağlarken kaşlarımı yeniden çattım. “-Ne demek bilmiyorum? Konuşmadınız mı?” dedim, içimdeki merak kıvılcımını daha da alevlendirerek. “-Kızım, sen manyak mısın? Sence konuşsaydık şu anda hayatta olur muydum?” dedi Alina, sesi gergin, ama aynı zamanda keskin bir acıyla doluydu. Onun bu kadar çaresiz duyunca içim burkuldu. “-Ya yine bulamazsan?” dedim, ona duyduğum endişeyi ifade ederek.
Alina bır süre sessiz kaldı, sanki bunu daha önce düşünmemiş gıbıydı. “-Of Noa, öyle söyleme” diye yanıtladı, derin bir nefes alarak. Sesinde bir umutsuzluk vardı, ama içindeki kararlılık sarsılmıyordu. “-Ya ben bu adamı bulmak için neler yapmadım...” cümlesinin ardından bir duraksama geldi. “-En azından teşekkür etsem yeter, ama çıkmıyor... çıkmıyor ki karşıma!” Dudaklarımı dışlerımın arasına alırken kendımı onu sakinleştirmek ıçın konuştum “-Her şey olacağına varır. Sende boş ver, sıkma canını” dedim, ama biliyordum ki bu tür sözler onun içindeki duyguları hafifletmeyecekti. “-Nasıl sıkmayayım ya? İki yıl sonra yeniden karşıma çıkmış. Adı nedir, kimdir... onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum” dedi, sesi karamsarlıkla doluydu. İçindeki özlem ve hayal kırıklığı kelimelerine derin bir anlam katıyordu. “-Moskova’da çalışırken görüyordum onu” diye devam etti Alina, hafif bir gülümsemeyle, ama sesinde hüzün de vardı. “-Hastanenin bahçesinde beklerdi, her gün” Duraksarken nefes verdi “-Başlangıçta onu fark etmemiştim bıle, ama zamanla o yeri benim için özelleştiren bir unsur haline geldi. Her sabah bahçeye girdiğimde gözüm hep onu arardı. Koyu sarı saçları güneşin altında parlıyordu, sanki orada olmakla etrafındaki her şeyi aydınlatıyordu. Yeşil gözleri ise derin bir göl gibi, içinde bir şeyler saklıyormuş gibiydi” Adamın yüzü gözümün önünde şekillenirken elımı çenemin altında yerleştirerek onu dinledim.
“-Bir süre sonra onu izlemeye başladım” diye devam etti Alina, kelimelerinin her birini yavaşça seçerek. “-O anlarda hayatın akışından kopmuş gibi hissediyordum. Her gün aynı saatte orada, hastanenin bahçesinde tek başına duruyordu. Sanki zamanı bekliyordu, ama kimseyi yanına almak istemiyordu. Bazen etrafa bakıyordu, ama gözleri asla beni görmüyordu. Bir boşluk içindeydi, sanki dünyadan kırgın gibiydi” Alina’nın sadece izleyerek onun hakkında böyle çok şey bilmesine şaşırmadan edemedim. “-O kadar sessizdi ki” dedi, sesi bir tık daha derinleşerek. “-Çevresindeki gürültü bile onun sakinliğini bozamıyordu. Bahçedeki diğer insanlar, gülüşmeler ve sohbetlerle etrafa neşe yayarken o ise orada, tek başına durarak hayata karşı bir mesafe koyuyordu. Yalnızlığının altında, belki de bir derin hüzün vardı. İçimde bir his uyandırıyordu, sanki onun içinde sakladığı bir sır varmış gibi. Onun yalnızlığına tanık olmak bana derin bir acı veriyordu” Sesindeki ton o günleri getiriyordu aklına. “-Belki yakınını bekliyordu diye düşündüm, ama kimseyi yanına hiç görmedim” dedi Alina, bir an duraklayarak. “-Gözlerimi ondan ayırmıyordum. O oradaydı, ama ruhu başka bir yerde sanki. Her gün onun için bir şeyler umuyordum. Ama hiçbir şey değişmiyordu, o hala aynı yerde duruyor, aynı boşluk içinde kaybolmuş kalıyordu”
Alina’nın sesindeki hayal kırıklığı o adamın hayatındaki belirsizliği daha da derinleştiriyordu. Onun koyu sarı saçları ve yeşil gözleri Alina’nın kalbinde hem bir umut ışığı hem de kaybolmuş bir hayal olarak kalıyordu. “-Hastaneden kızlar bile ‘seninki geldi’ diye dalga geçiyordu benimle, anlıyor musun?” dedi, sesi içindeki çatışmayı yansıtırken. “-Ama ben hepsine kulak tıkadım. Bilmiyorum Noa, onu tanımayı.. ıyıleştırmeyı çok isterdim” dedi, sesi hüzünle dolmuştu. “-Ama o uyanmamı bıle beklemeden çekip gitti” Onun o kadar derin bir özlemle konuştuğunu duymak yüreğimi sıkıştırıyordu. “-Alina” dedim, onun hissettiği bu acıyı biraz olsun hafifletmeye çalışarak “-belki bir gün onu bulabilirsin. Şu hayatta her şeyin bir nedeni vardır, biliyorsun” Ama gözlerimden kaçmamıştı, onun içindeki umutsuzluk hâlâ oradaydı. Bu düşüncelerle başa çıkarken ona destek olmaya çalışıyordum, ama kelimelerim yetersiz kalıyordu. “- n’olur, kendini bu kadar üzme” dedim yumuşak bir ses tonuyla. “-Hem belkı böylesi daha ıyıdır, zaten nasıl bır adam olduğunu da bılmıyorsun” Alina bir süre sessiz kaldı, derin bir nefes aldı. Sonra sanki başka bir konuya geçmek istiyormuş gibi “-Neyse, kapatalım bu konuyu” dedi, sonra merakla sordu, “-Sage’ı o günden sonra gördün mü hiç?” Sorusu bir anda içimdeki kaygıları yeniden tetikledi. “-Hayır” dedim, tereddüt etmeden. “-Adam çatışmadan sonra ortalıktan kayboldu, bildiğin gibi. Ama anlamadığım bir şey var: Nasıl böyle ateş etti? Hiç korkmadan mermilerin arasına atladı.”
Alina’nın derin bir nefes verdiğini duydum. “-Aynısı sende yaptın, ben de bunu anlamıyorum” dedi. Sözleri kalbimdeki kaygiyi yeniden kabarttı, olaydan bır hafta geçmiş olmasına rağmen sürekli yaptığımı yüzüme vuruyordu. O gün çatışmanın ortasında Kerberos’un peşinden koşarken kendimi tehlikeye atmıştım ve Alina’nın içinde bu yüzden bir kızgınlık vardı. Ama aynı zamanda bir kadını kurtardığım için benimle gurur duyuyordu, sadece henüz bunu kabul etmiyordu. “-Aynı şey değil, Alina!” diyerek sesimi yükselttim. “-Kadını görseydin, sen de aynısını yapardın” dedim kendimden emin bir şekilde. Alina’nın ne kadar iyi niyetli ve saf bir kalbe sahip olduğunu en iyi ben biliyordum. Söz konusu birinin hayatı olduğunda, onu yaşatmak için her şeyi göze alabileceğinin farkındaydım. Ama Alina, tam tersini savunuyordu.”-Kadını görseydim, yardım çağırır ve polisi arardım, çünkü normal olan bu” dedi, sesi keskin bir tonla. “-Ama sen kendini çatışmanın ortasına attın ve az daha araba sana çarpıyordu!” Nefesimi verirken Alina’nın cümlesine devam etmesini bekledim. “-Bak, sen hala anlamış değilsin sanırım, ama ben doktorun olarak hatırlatmalıyım: Yürümen bir mucize Noa, ve ben seni yeniden o tekerlekli sandalyede görmek istemiyorum, arkadaşım” Sesindeki çatallanmadan ağlamaya hazır olduğunu anladım.
Zor bir süreçten geçtiğimi biliyordum, ama içimdeki dürtü buna itmişti beni. Belki de bu hayatta kalma içgüdüsüydü, belki de bilinçsiz bir şeydi, kim bilir. Ama bir şey kesindi: Bu her şeye rağmen yapmıştım. Ve Alina’nın endişesini anlamıyor değildim, fakat yine de kalbimdeki bu güçlü his beni harekete geçirmişti. “-Alina...” dedim, sesimdeki yumuşaklıkla onu sakinleştirmeye çalışarak. Ancak onun ıçındekı derin kaygı benim tüm çabalarımı boşa çıkaracak kadar yoğundu. Hassas bir gün geçirdiğini anlıyordum, yaşadığı sıkıntıların ağırlığı ona zor anlar yaşatmıştı. “-Hayır, Noa “ diye yanıtladı, sesi kararlı ama kırılgan bir tonda yankılandı. “-Yine aynı şeyleri söyleme bana. Hayatını tehlikeye attın ve sana bir şey olabilirdi” Bu cümlesi içindeki korkunun bir yansımasıydı. Onun için benim hayatımın değerinin yüksek olduğunu biliyordum, fakat bu kaygı ikimiz arasında görünmez bir uçurum yaratıyordu. “-Ama olmadı, neden bir olasılık yüzünden tartışalım?” dedim, kelimelerimin ona bir şekilde ulaşmasını umarak. “-Anlamıyor musun?” dedi Alina, sesi daha da çatallandı. “-Seni de kaybetmek istemiyorum” Her bir kelimesi içindeki korkunun derinliğini açığa çıkarıyor, kalbimi sızlatıyordu. Onun için önemli olmak elbette kıymetliydi, fakat bu duygu getirdiği kaygıyla iç içe geçmişti.
“-Alina, yapma böyle” dedim, ona olan bağlılığımı ve sevgimi ifade etmeye çalışarak. “-Beni de üzüyorsun” Alina bır süre sessiz kaldı, ardından hızlıca “-O zaman bir daha böyle bir şey yapma” dedi, kararlılığı sesinden okunuyordu. Bu isteği sadece benim için değil, kendisi için de bir önlem niteliğindeydi. “-Tamam” dedim, ona güven vermek adına. “-Tamam güzelim, yapmam ama sen de böyle konuşma, lütfen” Sesim ona karşı duyduğum sevgiyle dolup taşıyordu. Alina’nın sesı bır süre yeniden kesildi, ardından daha ağlamaklı bır sesle “-Özür dilerim” dedi, ama bu söz benim için fazlasıyla gereksizdi. “-Özür de dileme, sen yanlış bir şey yapmadın” dedim, ona destek vermek adına. “-Bak, yaptığın çok değerli bir şey ve bunu takdir etmemek aptallık olur” diye yanıtladı Alina, ama yine de o düşüncenin altında yatan korkuyu bir türlü kabullenememişti. “-Ama seni kaybetme düşüncesi beni korkutuyor, anlıyor musun?” Cümlesi sanki onun ruhundaki fırtınayı dışarıya taşıyor gibiydi. İçimdeki duygu yoğunluğu kelimelerinin derinliğiyle birleşerek beni derinden etkiliyordu. “-Anlıyorum ve söz veriyorum” dedim, onun içindeki korkuyu dindirmek adına. “-Bir daha böyle bir şey tekrarlanmayacak”
“-Teşekkür ederim” dedi Alina, sesi daha hafif bir tonla yankılandı. “-Böyle de kafanı şişirmiş oldum” Onun gülümsemesi içimdeki kaygıları biraz olsun hafifletmişti. “-Saçmalama, biz kardeşiz” dedim, ona destek vermek için. Alina benim ıçın her şey demekti, onun yeri bende çok farklıydı. “-Öyleyiz, değil mi?” dedi Alina, sesindeki neşe ruhumda sıcak bir duygu uyandırdı. “-Öyleyiz tabii, tüm dünya aksini söylese de, beni kimse senden koparamaz. Sen bile” dedim, bu sözü ona verdiğim bir güvence olarak sundum. Alina kıkırdadı, güldüğünde yüzünde oluşan gamzelerı hayal etmek bıle benı sevındırmıştı. “-Şapşalsın” Gülerken sesinde bir neşe vardı. “-Tatlı bir şapşal değil mi?” dedim ona ayak uydurarak. Alina’yı görmesem de başını salladığından emindim. “-En tatlı şapşal hem de” diye yanıtladığında yanılmadığımı anladım. “-Neyse, hadi ben kapatayım” dedi, biraz tereddütle. “-Evde konuşuruz. Makyajım da aktı zaten, çok çirkin oldum” dedi, sesinde hafif bir şaka tonuyla, ama altında bir parça da olsa rahatsızlık vardı. Onu rahatlatmak için gülümseyerek karşılık verdim “-Saçmalama be, asıl makyaj yaptığında çirkin oluyorsun” Bu sözlerimle onu biraz olsun neşelendirmeyi umuyordum, çünkü Alina tanıdığım en güzel kadınlardan biriydi ve o bunu fark edemediğinde içten içe üzülürdüm.
Mavi gözleri gerçekten de derin bir okyanusu andırıyordu, bakışlarına dalan birinin kolay kolay yüzeye çıkamayacağı kadar derin ve çekiciydi. Gözlerindeki parlaklık bazen bir güneş ışığının denizde yansıyan pırıltısını andırırdı, insanın ruhunu okşayan bir huzur barındırıyordu. Sarı dalgalı saçlarıysa sanki her an bir rüzgârın etkisiyle hareket eden altın iplikler gibiydi. Güneş bulutların arkasına saklansa bile saçları etrafındaki karanlığı dağıtan bir ışık yayardı. Alina’nın güzelliği masal kitaplarından fırlamış bir prenses gibiydi, öyle ki bazen onun gerçek olduğuna inanmak bile zordu. Bu doğallık ve içtenlik yüzündeki en ufak bir gülümsemeyi bile büyüleyici kılardı. Onun çirkin olabileceğini düşünmek en saçma şeydi, ama böyle söyleyerek kendi içindeki güvensizlikleri bir an olsun bastırmaya çalıştığını bilirdim. Alina sözlerim ardından bır kahkaha attı ve “-Sen nasıl bir şeysin ya!” diye yanıtladı, gülmesi telefonun diğer ucuna kadar ulaşıyordu. Onun gülüşü içimdeki tüm endişeleri silip süpüren bir melodi gibiydi. “-Harika bir şeyim tatlım” dedim, sesimde kendinden emin, gururlu bir ifade vardı. Alina’nın gülümsemesini telefonun diğer ucundan bile hissedebiliyordum. Ancak o an telefon ekranına baktığımda şarjımın iyice azaldığını fark ettim, kırmızıya düşmüştü ve kapanmak üzereydi.
İstemeden de olsa konuşmayı bitirmem gerektiğini hatırlatan bir uyarıydı bu. “-Ama artık şarjım kapanmak üzere ve dükkanı kapatmam gerek” diye ekledim, içimde hafif bir acelecilikle. Alina bu duruma aldırmamış gibiydi. Sesindeki neşeyi koruyarak “-Tamam, tamam” dedi, ardından bir kahkaha patlattı. O kendine özgü, insanın içini ısıtan gülüşlerinden biriydi. “-Hadi öptüm!” diyerek tatlı bir vedayla konuşmayı sonlandırmak üzereydi. Ben de hemen sesime aynı sıcaklığı katarak “-Ben de!” diye karşılık verdim ve telefonu kapattım. Telefonu kapattıktan sonra yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Alina’yla yaptığım bu kısa, ama anlamlı konuşma üzerimdeki tüm yorgunluğu biraz olsun hafifletmişti. Etrafıma göz gezdirip çiçekçi dükkanının son haline baktım, tezgâhın üstünde dağınık duran birkaç çiçek sapı, yere dökülmüş birkaç yaprak vardı. İçimde bir huzur ve tatmin duygusuyla işe koyuldum, adeta elimdeki her işi bu ruh haliyle yapabilirdim.
Önce tezgâhın üstündeki çiçek saplarını toparlayarak bir köşeye koydum, ardından yerdeki yaprakları tek tek topladım. Tertemiz olmalıydı her yer sanki bu dükkanın içi bir sır barındırıyormuş gibi, sanki akşam vakti kapanırken bile içinde yaşamaya devam ediyormuş gibi. Gözlerim raflardaki boş vazolara kaydı, hızlıca onları yerine yerleştirip son bir kontrol yaptım. Masadaki örtüyü düzelttim, çiçekleri hafifçe suladım, sabah uyandıklarında taze ve canlı görünsünler diye. Her şeyi yerli yerine koymak beni rahatlatıyordu. Son olarak dükkânın vitrinine yaklaşıp dışarıdan nasıl göründüğünü kontrol ettim. Tam o anda yağmur yağmaya başladığını fark etmıştım, ancak umursamadan ışıme devam ettim. Sokaktan geçenlerin gözünde bile güzel bir görüntü bırakmak istercesine çiçeklerin yerini hafifçe düzelttim, birkaç vazoyu öne çektim. İşim bittiğinde dükkânın anahtarını alıp kapıya yöneldim. Kapıyı çekerken sanki arkamda sıcak bir dost bırakıyormuşum gibi hissettim. Kapıyı kilitledim, anahtarı cebime koydum ve son kez vitrindeki çiçeklere göz attım. Akşamın hafif serinliğinde içimde tatlı bir huzurla yola koyuldum. Yağmur artmaya başlamıştı, şemsiyemi unuttuğum ıçın kendime kızsam da keyfimi bozmadan ilerledim.
Sokak lambasına doğru yaklaştığımda ışığının yine yanmadığını gördüm. İçimden hafifçe homurdanmadan edemedim, çünkü bu lambanın sürekli bozuk olması artık alışıldık bir hal almıştı. Her seferinde düzeltilmesini umarak buradan geçiyor, ama yine karanlıkla baş başa kalıyordum. Çaresizce telefonumu çıkardım ve ışığını açtım. Etrafı bir nebze aydınlatan bu küçük ışık huzmesi yolumu bulmam için yeterliydi. Hâlâ dükkânın önünden hafifçe yayılan çiçek kokusunu duyabiliyordum, sanki geride bıraktığım çiçekler bana iyi akşamlar diliyormuş gibiydi. Yağmur sokakları ıslatırken dar yollarda yavaşça ilerledim, telefonun ışığı yere vurdukça gölgeler dans ediyordu. Her adımımda hafif bir yankı vardı, sanki bütün sokak sessizliğini bozacak tek ses benim adımlarımdan geliyormuş gibi. Ana yola yaklaştığımda yağmur damlalarına daha fazla dayanamadan taksi çağırmak için telefonuma tekrar baktım. Tam ekranı açıp uygulamayı başlatacakken biraz ileride, kenarda bekleyen boş bir taksiyi fark ettim. Heyecanla telefonumu kapatıp hızlandım, neredeyse küçük adımlarla koşar gibi arabaya doğru yaklaştım. Bu kadar şanslı olmayı beklemiyordum, adeta rastgele bir mucize gibi karşıma çıkmıştı. Taksinin yanına vardığımda şoföre eğilip “-Boş musunuz acaba?” diye sordum, sesimdeki beklentiyi gizleyemeden. Şoför bana döndü, yüzü gölgede kalıyordu, ama gözlerinin beni incelediğini hissedebiliyordum. Kısa bir süre baktı, sanki karar vermesi gerekiyormuş gibi durakladı, sonra başını ağır ağır sallayarak onay verdi.
“-Harika o zaman!” dedim ve kapıyı açarak aceleyle içeri girdim, koltuğun yumuşak dokusu sırtıma hoş bir rahatlık sağladı. Şoföre dönerek evin adresini verdim, sesi kalın ve biraz da soğuk bir tonda onaylayarak başını salladı. Motor çalışırken telefonumu son bir kez kontrol ettim. Ekrandaki pil simgesi neredeyse boştu, şarjın kapanmaması için dua ederek kulaklıklarımı çıkardım ve sevdiğim bir şarkıyı açtım. Melodinin huzur verici tınısı kulaklarımda yankılanmaya başladığında derin bir nefes alarak başımı cama yasladım, yağmuru izlemeyi seviyordum. Dışarısı gittikçe koyulaşan bir karanlığa bürünüyordu ve sokak lambalarının loş ışıkları hızla geride kalıyordu. Gözlerimi kısa bir süre kapatmıştım ki, hemen ardından onları tekrar açtığımda içimde tuhaf bir his belirdi. Dikiz aynasına gözüm kaydı ve o an şoförün aynadan bana bakmakta olduğunu fark ettim. Adamın kahverengi gözleri soğuk ve dikkatliydi, bir tür tedirginlik duygusu içime yayılırken bakışları beni adeta ince bir bıçak gibi delip geçiyordu. Üzerimde gezinen o sabit bakıştan rahatsız olmuştum. Sanki oraya ait olmayan bir şeyin izini sürüyormuş gibi bakıyordu, yüzündeki ifade ise ifadesizlik kadar kasvetliydi.
Rahatsızlık hissettiğim için hızlıca doğruldum ve başımı cama yasladığım o rahat pozisyonu terk ettim. Müziğin sesi kulaklıkta hafifçe çınlamaya devam ediyordu, ama bir anda çok daha uzak ve önemsiz hissettirdi. Şarkının melodisini daha iyi duyabilmek için sesini biraz kısmaya karar verdim, belki de içimde büyüyen tedirginlikten kurtulmak için müziğe daha çok odaklanmam gerektiğini düşündüm. Ne kadar kendimi rahatlatmaya çalışsam da içimdeki o gerginlik bir türlü geçmek bilmiyordu. Şoförün az önceki bakışları zihnime adeta kazınmıştı, sanki orada, başının içinde yankılanan bir uyarı çanı gibi çınlıyordu. Başımı cama yaslayarak tekrar dışarı bakmaya başladım, ama bu sefer farklı bir şey fark ettim. Evin yolundan çoktan sapmış, bilmediğim bir yöne doğru ilerliyorduk. Etrafta tanıdık hiçbir şey yoktu, sadece uzayıp giden dar ve boş bir yol vardı. “-Şey… doğru yoldan gittiğimize emin misiniz?” diye sordum, sesimde hafif bir titreme. Az önce geçtiğimiz sapağı düşünüyordum, tam olarak oradan dönmemiz gerekiyordu. “-Az önce sapağı aştık da, şuradan dönmeniz gerekti” Sesimdeki tedirginliği saklamaya çalışarak açıklama yaptım. Adam gözlerini yoldan ayırmadan kısa bir cevap verdi. “-O yolda trafik var, kestirmeden gideceğiz” dedi, kelimelerinin ardında bir tür kayıtsızlık saklıydı.
“-Pekala” dedim ve koltuğa tekrar yaslandım. Ama içimdeki huzursuzluk gitgide büyüyordu. Kulaklıklarımı çıkardım ve etrafı dikkatle incelemeye başladım. Yol gitgide daralıyor, etrafımızı yüksek ağaçlar çevreliyordu. Başımı sağa sola çevirerek tanıdık bir şey aradım, ama etraf sadece koyu yeşil bir karanlığa gömülmüştü. Bu güzergâhın evime yakın olmadığını artık iyice anlamıştım. “-Acaba ne zaman varırız? Acelem var da” dedim. Bu bir yalandı, ama adamın bunu bilmesine gerek yoktu. Gerçekten tek istediğim bir şekilde nereye doğru gittiğimizi öğrenmekti. “-Çok yakında” diye cevap verdi adam. Ancak tam o anda araba aniden ormanlık bir yola saptı. Yol giderek daha tenha ve karanlık bir hal alıyordu, sanki bizi bilinmeyen bir yere çekiyordu. “-Sanki doğru yolda değiliz” dedim, sesim tedirginlikten çatallaşmıştı. Adam bu sefer hiç yanıt vermedi, sanki sesimi bile duymamış gibiydi. “-Beyefendi?” diye tekrarladım, ama adamın tepkisizliği giderek daha da can sıkıcı bir hal alıyordu. Sesimi biraz daha yükselterek “-Beyefendi?!” dedim, ama yine cevap gelmedi. İçimdeki panik büyümeye başladı. “-Cevap verir misiniz? Nereye gidiyoruz?” dedim, ama sesimdeki çaresizlik iyice belirginleşmişti. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı, sanki göğsümde hapsolmuş gibi çırpınıyordu.
“-Çekin sağa, inmek istiyorum!” dedim, ama araba hiç yavaşlamadı. Dışarıda deli gıbı yağmur yağıyordu, ancak bunu umursamayacak kadar gözüm dönmüştü. Sinirlerim iyice gerildi ve elimi çantama attım, telefonumu çıkardım. “-Polisi arıyorum” dedim, ama ekrana baktığımda kalbim bir kez daha sıkıştı. Şarjım bitmişti, telefon kapanmıştı. “-Size diyorum! Arabayı durdurun!” diye bağırdım, ama adamın sessizliği öfke ve korkuyla dolup taşan bir duvar gibiydi. Çaresizce arabanın kapı kolunu tuttum ve açmaya çalıştım “-Arabayı durdurun, yoksa atlarım!” diye tehdit ettim. Kapı koluna asıldım, ama hiçbir şey olmuyordu, kilitlenmişti. Panik içimde büyüyor, ellerim terliyor ve düşüncelerim birbiri ardına hızla geçiyordu. “-Arabayı durdur!” diye haykırdım “-Sana diyorum manyak herif! Durdur şu lanet olasıca arabayı!” Adamın sesi sonunda duyuldu, ama bu seferki tonunda soğuk bir alay vardı. “-Küçük Canavar’a da bak sen” dedi sakince. Kaşlarım çatılırken “-Ne yaptığını sanıyorsun?” diye bağırdım, korkum öfkeye dönüşmeye başlamıştı. “-Çek şu arabayı sağa, durdur!” Adam ıse sesine kasvetli bir ciddiyet ekleyerek “-Sakin kal, çünkü bu boş çırpınışların sonucu değiştirmeyecek” dedi. Sözlerinin anlamı içimde bir buz kütlesi gibi çöktü. Bunu duyduğumda boğazım düğümlendi, nefes almakta zorlanıyordum. Bu ne demekti? Bu adam beni nereye götürüyordu?
“-Ne saçmalıyorsun?! Ne içtin be adam!” diye bağırdım, ellerim titriyordu. Çaresizlik içinde kapı koluna tekrar asıldım ama nafile, kapı kilitliydi ve pencereler de açılmıyordu. Gözlerim dolmuş, korkuyla kapana kısılmış hissediyordum. Son çare olarak belki biraz acımayı başarabilirim diye düşündüm ve adama döndüm. “-Para istiyorsan… verebilirim, lütfen, ne istiyorsan söyle… bırak beni” Sözlerim boşlukta asılı kaldı. Adamın kahverengi gözleri bir an bile benden yana dönmedi, bakışları yalnızca önündeki yola, ileriye odaklanmıştı. Araba hızlanıyordu, ormanın karanlığına doğru daha da derinleşiyorduk. Göğsümde büyüyen o ağır taşın altında eziliyordum, nefes almak her geçen saniye daha da zorlaşıyordu. Gözlerim arkadan gelen arabanın farlarını fark ettiğinde içimde umut kırıntıları yeşermeye başladı. Belki oradaki biri beni görebilir, yardım edebilirdi. Kim olduklarını bilmiyordum, ama en azından başka birilerinin varlığı kurtulma şansım olabileceğini düşündürdü bana. İçimdeki son enerjiyi toparlayarak kapıya vurup pencereye çılgınca yumruk attım, yardıma ihtiyacım olduğunu anlatmaya çalışıyordum. “-İmdat!” diye bağırdığımda bır anlığına gök gürüldedi “- Lütfen, yardım edin! Buradayım!” diye bağırdım, sesi duyulmaz belki ama yine de yardım istemekten başka çarem yoktu.
Arka koltukta kıpır kıpır çırpınırken öndeki adamın aniden dönüp bana bakmasıyla donup kaldım. Gözlerinde bir anda parlayan o telaş ve panik yüzünden yüreğim ağzıma geldi. Beni izlerken çabalarımı görmüş, ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı. Bakışlarında beliren kararlılıkla bir elini torpido gözüne uzattı ve onu hızla açarak bana doğru bağırdı: “-Aptal! Onlar senin celladın! Yardım mı istiyorsun? O arabadakiler seni öldürmek için burada!” Sözleri başımın üzerinde soğuk bir gerçek gibi yankılanırken gözlerim istemsizce torpidodan çıkardığı şeye, o parıldayan silaha kaydı. Parmakları silahın gövdesine sıkıca sarılmıştı ve bana yönelmiş, geri kalan her şeyi gölgede bırakan bir tehdit gibi duruyordu. Bir an için nefes almayı bile unuttum, her şey sanki ağır çekimde ilerliyordu. O anda gerçek içime işledi. Arkada umutla yardım beklediğim araç… onlar da beni öldürmek için buradaydı. Gerçek bu kadar çıplak ve acımasızdı. Kurtulmak için attığım her adım aslında kendi felaketimi daha da hızlandırıyordu. Tüm kaçış planlarım içimde kıvılcım gibi yanan o umut kırıntıları bir bir solup gitmeye başladı.
Korku içinde arka koltuğun köşesine daha da çekilip çaresizce beklerken aniden kulaklarımı delen keskin bir patlama sesi duyuldu. Arkadaki araçtan gelen bir silah sesi aracın arka camını paramparça ederek etrafa saçıldı. Cam kırıklarının fırlayarak tenime battığını hissettim, o keskin sızıyla bir çığlık kopuverdi dudaklarımdan. Nefesim kesildi, her yanımda soğuk bir dehşet kol geziyordu. Kafamın içinde yankılanan patlama sesleri kalp atışlarımın ritmini çoktan geçip başka bir boyuta ulaşmıştı, yağmur bıle bu sesleri bastırmaya yetmiyordu. Ön koltukta oturan adam küfür ederek aniden direksiyonu kavradı ve ayağını gaz pedalına daha sert bastı. Motorun gürleyerek hızlanmasıyla yolun her kıvrımı daha bir tehlikeli görünmeye başladı. Hızla akan manzara gözlerimin önünde bir bulanıklığa dönüşüyordu. Adam bir eliyle direksiyonu zorla kontrol ederken diğer eliyle torpidodan çektiği silahı arka cama doğru çevirdi. Ara sıra arkasına dönüp göz ucuyla beni yokluyor, ardından silahını tehditkâr bir şekilde hedef alarak öfkeli bir halde arka araca doğru ateş etmeye çalışıyordu.
Gözlerim korkuyla irileşmiş, kalbim deli gibi çarpıyordu. Başımı dizlerimin arasına sakladım, ellerimi saçlarıma geçirip kendimi korumaya çalışarak, korkudan titreyen bir sesle yalvarmaya başladım. “-Lütfen… bırak beni! lütfen, sadece gitmeme izin ver…” Adam ise yanıt vermedi, dudaklarından sadece sert küfürler dökülüyor, gözlerinde karanlık bir kararlılıkla hedefe odaklanıyordu. Arka camdan dışarıya doğru ateş ederken kurşunların metalin soğuk gövdesine çarpma sesi yankılanıyordu. Her yankıyla içimdeki umudun kırıntıları da sarsılıp soluyor, kendimi bu ölümcül kovalamacanın ortasında büsbütün çaresiz hissediyordum. Arka camdan içeri dolan soğuk hava yüzüme vuruyor, nefes almayı zorlaştırıyordu. Korkudan iyice büzülmüş, gözlerimi sıkı sıkı kapatarak ellerimle başımı korumaya çalışıyordum. Her kurşun sesi, her gürültü, her patlama bir adım daha yaklaşıyor ve içinde bulunduğum dehşet anlarını daha da dayanılmaz hale getiriyordu.
Adam hızla yolda kıvrılan direksiyonu bir yandan kontrol etmeye çalışırken yüzünde öfke ve inatla arka aracı savuşturmaya çalışıyordu. Ben o metal kutunun içinde sıkışmış, kaçacak hiçbir yerim olmadığını bilmenin verdiği ağır çaresizlikle sadece bekliyordum. Nefeslerim kısa ve düzensizdi, sanki ciğerlerime dolan her hava zerresi acı veriyordu. Öyle bir an gelmişti ki kurtulmak ya da kaçmak artık bir hayalden ibaretti. Tek istediğim bu dehşet dolu andan sağ çıkmaktı, ama her şey daha da karanlık bir sona doğru ilerliyordu. Korkudan titreyen sesim arabayı kullanan adamın çatışmada boğulan bağırışlarının arasına karışıyordu. Sanki tek bir çığlığım bile beni bu kâbustan çıkarabilecekmiş gibi “-Lütfen, bırak beni! Ne olur, ne istiyorsan veririm, sadece gitmeme izin ver!” diye yalvarıyordum, kelimelerim arabanın içinde yankılanırken boğazımda bir düğüm hissediyordum. Adam ise arka cama doğru savurduğu her kurşunda daha da sertleşiyor, bir an bana dönüp sinirle “-Kes sesini! Sus yoksa şu an seni burada gebertirim!” diye bağırıyordu. Bakışları kararmış, kahverengi gözlerindeki kin beni parçalıyordu.
Tam o sırada arka araçtan gelen bir kurşun bizim arabaya isabet etti. Metalin içini delen o keskin sesle birlikte araç aniden sağa sola savrulmaya başladı. Kontrolsüzce kayan tekerlekler orman yolundaki taşlara çarpıyor, araç bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Yol boştu, ama içimdeki korku büyüdükçe büyüyor, her sarsıntıyla daha da içine kapanıyordum. Arabada her sallanış, geçmişten unutulmaya yüz tutmuş anıları zihnime çekip getiriyordu. Bir an için sanki başka bir zamanda, başka bir yerdeydim. Bir kadın siluetini gördüm gözlerimin önünde. Tanıdık bir yüz, tanıdık bir ses: yumuşak, zarif bir kadın sesi kulağımda mırıldanıyordu. Şarkı söylüyordu, tatlı bir ninni gibi. Kadının dudakları hafifçe kımıldadı, başını yana eğip gülümserken arka koltuğa doğru bir öpücük gönderdi. O an kısa bir an için korku da kaybolmuştu. Kalbim sanki yeniden yumuşak bir şeyler hissetmiş, huzuru tadıyordu.
Ama o huzur anı bir kurşun sesiyle dağıldı, kadın silueti zihnimde kırılıp parçalandı. Araba daha sert bir sarsıntıyla yana kaydı, yoldaki taşlara çarpıyor, her çarpışla ben sağa sola savruluyordum. Şiddetle dönen araç içinde hayatta kalmaya çalışarak kendimi koruyacak bir pozisyon aradım, ellerim başımı sıkı sıkı sarıyordu. Kalbim göğsümde sanki patlayacakmış gibi atıyordu. Kollarım titriyor, zihnim şiddetle akan anılar ve acı arasında sıkışıp kalmıştı. Son bir çarpışma sesi geldi, metal gövde ağır bir darbe aldı. Arabada bir uğultu, motorun zorlanan sesi, savrulmanın verdiği baş dönmesi... Çığlığımı bastırarak gözlerimi sıktım, ama aniden fark ettim: Araç bir ağaca çarpmıştı. Etrafıma baktım: cam parçaları, yıkılmış bir sessizlik, ağır bir darbe... Şimdi her şey durmuş, ama içimdeki korku silinmemişti. Göğsümdeki ağır yük bedenimi ve ruhumu sarıyordu. Gerçekten kurtulup kurtulmadığımı anlamak için birkaç saniye sessizce, hâlâ korkudan büzülmüş hâlde bekledim. Gök hüngür hüngür ağlarken bana olacakları müjdeliyordu sanki.
Çarpmanın etkisiyle başım yana düşmüş, gözlerim sersemlemiş bir halde aracın içinde kalakalmıştım. İçimdeki korku bedenimi saran uyuşuklukla birleşmiş, olduğum yerde kilitlenip kalmıştım. Tam o sırada ön kapının zorla açıldığını duyunca gözlerimi ağır ağır öne çevirdim. Görüntü bulanıktı, ama seçebiliyordum. Şoför koltuğundaki adam arabanın kontrolünü kaybettikten sonra kapıyı açmaya çalışmış, şimdi ise sendeleyerek dışarıya çıkıyordu. Onun panikle uzaklaşmaya çalıştığını görünce başımı biraz daha kaldırdım. Nefes alıp verişlerim hızlanırken dışarıdan gelen başka sesler duyulmaya başladı. Diğer araçtan inen iki adam tehditkâr adımlarla birlikte beni kaçırmaya çalışan adama doğru ilerliyordu. Buz gibi soğuk yüz ifadesiyle ve silahlarını kaldırmış halde yürüyen adamlardan biri dişlerinin arasından tükürürcesine “-Bizden onu kaçırabileceğinizi mi sandın, ha?” diye bağırdı. Korkuyla donup kalmış gözlerim o an nefesimi dahi tutarken adamın silahını doğrulttuğunu gördüm. Gözlerim dehşet içinde büyüdü, bir el silah sesi ardından sessizlik. Adamın acı inleyişi ve hareketsiz bedeni kalmıştı. Konuşmasına ızın bıle vermemişlerdi, öylece öldürmüşlerdi onu. Gördüklerimden sonra çığlık atmak ıstedım, ama ağzımı kapatarak nefesimi tuttum. Bunu yaptığım için ne kadar zaman geçtiğini bile bilmiyordum, ama kalbim neredeyse göğsümden çıkacak kadar sert atıyordu.
İçimdeki ürkekliği bastırarak bir çıkış aramak zorundaydım, başka bir şansım yoktu. Gözlerimi açıp etrafa bakındım ve çarpmanın etkisiyle kırılmış camı fark ettim. Bütün vücudum titriyordu, ama kaçmaktan başka çarem yoktu. Yavaşça arka cama yaklaştım, kırılan kenarlarından dikkatlice sıyrılıp kendimi dışarı attım. Soğuk hava yüzüme çarpıyor, yağmur damlaları tenimle buluşurdu. Korkumla birleşen adrenalinin etkisiyle nefes nefese kalmıştım. Ormana doğru koşmaya başladım. Her şey çok hızlı olmasına rağmen arkamdan bir bağırış geldi. “-Siktir kaçıyor!” Az önce ateş eden adamlar beni fark etmişti. “-Hey! Dur, kaçma!” diye bağırıyorlardı, ama ben arkamı bile dönmeden daha hızlı koşmaya çalıştım. Ayağımın dibinde savrulan yaprakların sesi beni hızlandırıyor, düşmanlarımın sesleri ise daha da yakınlaşıyordu. “-Dur dedim sana! Dur!” diye haykırıyordu biri, ama ben umursamadım. Kaçmam gerekiyordu, bu kaçış benim hayatım için bir savaş gibiydi. Bebek mavisi elbisem karanlık ormanda rüzgârla dans ediyordu. Koşarken saçlarım da arkamda dalgalanıyordu. Her nefes alışımda ciğerlerimde bir yanma hissediyordum, ama durmak yoktu. Arkada kalan adamların ne istediklerini bilmiyordum. Belki beni yakalamak, belki de benden intikam almak istiyorlardı. Ama ölüm düşüncesiyle baş edemezdim. Yaşamak istiyordum!
Adımlarım ağaçların arasındaki toprağa sert bir şekilde vururken kalbimdeki korkuyu geride bırakıyordum. Ayaklarım yolun üstündeki dallara takılırken ve yağmur hunharca üstüme ağlarken bile hızımı kaybetmeden koşuyordum. Etrafımdaki karanlık beni yutmaya çalışıyor gibi hissediliyordu, ama gözlerim ileriye odaklanmıştı. Kaçmanın verdiği heyecan üzerimdeki korkunun üstesinden gelmemi sağlıyordu. Gözlerim ormanın koyu yeşilliğinde kaybolmak istiyordu, belki de bu karanlık benim kurtuluşum olabilirdi. Ormanın derinliklerine doğru koşarken gökyüzü sanki üzerimdeki karanlığı paylaşmaktan çekiniyordu. Gökyüzü yağmurdan dolayı bulanık ve kapkaraydı, ancak bu karanlığın içinde kaybolmak beni daha da özgür hissettiriyordu. O sırada ardımda duyduğum ayak sesleri üzerime doğru geliyordu, ama ben o sesleri duymazdan gelerek hızımı artırdım. Bilmiyorum, ne istediklerini bilmiyordum, ama ölmek istemiyordum. Yaşamak istiyordum, bu yüzden kaçmam gerekiyordu.
Zaman daraldıkça her saniye avuçlarımda eriyip giden bir hayatın ağırlığıyla geçip gidiyordu. Yağmur sanki gökyüzünün hüzünlü çığlığı gibi üstüme düşerken serin damlalar tenimi delip geçiyordu. Her bir ağaç dalı, her bir yaprak sanki önümde kalkan olmuş, kaçışımı engellemeye yemin etmişti. Ama geri adım atmak yoktu, son gücümle ileriye, karanlığın içine yürüdüm. Etrafımdaki fısıltılar, hışırtılar ve gölgeler adeta benim korkumu paylaşır gibi hareket ediyor, her adımda beni daha da kuşatıyordu. Tek bir düşünce beynimde yankılanıyordu: kaçmak. Belki bir yerde o karanlığın içinde unutulmuş bir umut kırıntısı bulabilirdim, belki biri çıkıp bu kaybolmuş ruhuma uzanır, beni içine hapsolduğum girdaptan çekip çıkarırdı. Gözlerimdeki yaşlar çoktan tükenmişti, ama korku iliklerime işlemişti. Ormanın derinliklerine doğru kaçarken önümdeki çalılıklar, gövdeleri göğe yükselen ağaçların arasına sığınıp bir huzur bulma isteğim sadece bir illüzyondan ibaretti. Karanlık içimdeki korkuyu daha da alevlendiriyor, ruhumu bu puslu umutsuzluk içinde kaybetmemi bekliyordu.
Bir... iki...
Kalbim deli gibi atıyordu, sanki ölümüne doğru geri sayım başlamıştı. Koşmaktan nefesim düzensizdi, boğazımda sıkışmış bir yumru vardı sanki. Arkamdan gelen adımlar yaklaştıkça dünya ağırlaşıyor, zaman ise yavaşlıyordu. Her adım toprağa kazınan bir son gibi kulaklarımda çınlıyordu. Yağmur damlaları yüzüme düşüyordu, ama soğukluğunu bile hissetmiyordum. İçimde büyüyen o korku ruhumu sarıyordu. Ağaçlar üzerime kapanıyor, kaçacak yerimi yutuyordu. Gözlerim etrafa kaçıyor, çıkış arıyordu ama zihnim çoktan teslim olmuştu. Onlar beni aramıyordu, çünkü zaten bulmuşlardı. Bu bir kovalamaca değil, yavaş yavaş teslim olmaktı. Her adımları içimdeki sessiz çığlığa bir darbe vuruyor, umutlarımı parça parça ediyordu. İçgüdülerim kaç diyor, mantığım susuyordu. Kaçış yoktu, bunu biliyordum.
Üç... dört...
Zihnim korkuyla doluydu, peşimdeki insanların sert yüzleri bir bir gözümün önüne geliyordu. Gözlerindeki karanlık içimdeki korkuyu daha da büyütüyordu. Kalbim düzensiz atıyor, her vuruşları sanki onların adımlarıyla birleşip uğursuz bir ritim oluyordu. Kulaklarımda yankılanan ses içimdeki sessizliği paramparça ediyordu. Koşarken düşündüm, aslında ne için kaçıyordum? Yaşamak için mi, yoksa sadece var olmak için mi? O karanlıkta nefes nefese kalmışken yaşamın anlamını korku ve umutsuzluk arasında yaralı bir ruhla arıyordum. Hangisini seçmeliydim? Gerçekten yaşamak mı, yoksa sadece var olmak mı?
Beş... altı...
Ormanda yankılanan ayak sesleri peşimdekilerin yaklaştığını yüzüme çarpıyordu. Kaçmak ya da saklanmak artık işe yaramıyordu belki, ama içimde hâlâ küçük, titrek bir umut vardı. İncecikti, ama inatçıydı. “Pes etme, daha zaman var” diyordu. O umut korkunun esiri olmamam gerektiğini hatırlatıyordu. Etrafa bakarken nihayet nefesimi tutum ve kalbimin hızlı atışlarını sessizleştirmeye çalışarak bir ağacın arkasına saklandım. Sırtımı soğuk kabuğuna dayadım, sessizce gölgelerin içinde kaybolmaya çalıştım. Ama arkamdan gelen sesler yağmurun damlalarıyla karışıp kulaklarımda yankılanmaya devam etti, tehlike hızla yaklaşıyordu.
Yedi... sekiz...
Ayak sesleri yaklaştıkça korku büyüyor, içimden zehir gibi yayılıyordu. Kaçıyor muydum yoksa sadece sona biraz daha geç mi ulaşmak istiyordum? Yaşamla ölüm arasında savruluyordum. Bir yanım “Dön ve yüzleş!” diye bağırıyordu. Diğer yanım ise kaçışın verdiği sahte güvenliği istiyordu, sessizliği, gizlenmeyi, görünmez olmayı. Belki biraz daha zaman kazanmak. Her nefesim göğsümde ağır bir yük gibi daralıyordu, boğuluyordum adeta. Her soluk özgürlüğümden bir parça çalıyordu ve ben buna çaresizce seyirciydim.
Dokuz...
Artık karşımdaydılar, cellatlarım. Yüzlerini tanımıyordum, ama taşıdıkları soğukluk ve kin ruhuma işliyordu. Neden geldiklerini, benden ne istediklerini bilmiyordum. Buna rağmen gözlerindeki karanlık niyet içimde ürperten bir korkuya dönüşüyordu. Bakışları tenime dokunuyor, gölgeleri bedenimi sarmalıyor gibiydi. Her adımları görünmez kelepçeler gibi beni sıkıyordu.
On...
Her şey bitti.
Son bir kez derin bir nefes alırken etrafımı saran Ikı adamın varlığını net bir şekilde hissettim. Gözlerim karanlıkta dans eden hayaletlere benzer yüzlere takıldı. Aralarındaki sessiz iletişim benim için karar vermiş gibiydi, ölmemi istiyorlardı. Ama her şeye rağmen bir çıkış yolu bulmak için kendimi yeniden ormanın derinliklerine doğru attım. Ayaklarım taşlara takılıyor, yağmur damlaları sırılsıklam olan elbiseme yapışıyordu. Ayağımın acısı her sert zemine bastığımda yeniden alevleniyor, bedenim yorgun düşerken ruhum daha da derin bir çaresizlik içinde kıvranıyordu. Birkaç adım atabildikten sonra ardımdan gelen adamların sesleri iyice yakınlaştı. Aralarından biri derin bir nefes aldıktan sonra sert bir sesle bağırdı: “-Kaçma! Yoksa seni vurmak zorunda kalacağım!” Sesi iliklerime kadar hissettiğim bir tehdit gibi soğuktu. Ama umutsuzluğum öfkeye dönüşmüştü. Derin bir iç çekerek karşılık verdim: “-Bırakın peşimi!” Ormanın içinde yankılanan kendi sesim bir an bana güç verir gibi geldi. Ama bu çılgınca bir umut kırıntısından ibaretti. Arkama bile bakmadan kaçmaya çalıştım, sadece yaşamak ıstıyordum.
Tam o anda kulakları sağır eden bir silah sesi yankılandı, ormanın derin sessizliği boğucu bir gürültüyle parçalandı. Yağmur sert bir şekilde düşmeye devam ederken kalbim neredeyse duracak gibi oldu. Sırtımdan akan damlalar birer gözyaşı gibi düşerken dehşet içinde çığlık atmaktan kendimi alamadım. Adımlarımı hızlandırmaya çalıştım, ama ayaklarım kaygan zeminde bir şeye takıldı. Dengesizce sendeleyip savruldum, gözlerim hızla bulanırken ayaklarım yerden kesildi. Kendimi toparlayamadan düşerken bir taş veya kök bacağıma acımasızca vurdu. Düşüşüm bir düşmanı kucaklayan bir fırtına gibiydi, yuvarlanarak yere kapaklandım ve bir ağaca çarptığımda aniden durdum. Çarpmanın etkisiyle kafamda bir boşluk oluştu, gözlerim karardı, kulaklarım uğuldamaya başladı. Yağmurun gürültüsü düşüşümle birleşerek karanlık ormanın seslerini daha da yükseltiyordu. Göz kapaklarım ağırlaştı, bilincim karanlığa gömülmekteydi. En son gördüğüm şey ardımda ilerleyen kararlı adımlarla bana yaklaşan cellatlardı…
****************************************************************************
Ve bölüm sonu! ✨
Maşallah, burnumuz beladan hiç çıkmıyor ama… Bu daha başlangıç bile değil. Peki sizce o adamlar kim? Ne istiyorlar? 👀
Teorilerinizi ve tahminlerinizi mutlaka yorumlara yazın, hepsini büyük bir merakla okuyorum! 💬❤️
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Kendinize çok iyi bakın, sağlıcakla kalın! 🫶🏻✨
Bölüm etkileşimi
