Bölümler 9Şu an: 5.Şüphe.
- 1 1.Büyük arkana: Ölüm kartı.6.038 kelime
- 2 2.Cellatlar.5.750 kelime
- 3 3.Pandora.4.946 kelime
- 4 4.Direniş.3.158 kelime
- 5 5.Şüphe.3.510 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6.Şeytanin yemini.5.283 kelime
- 7 7.İki Düşman.4.475 kelime
- 8 8.Beklenmedik misafir.4.775 kelime
- 9 9.Anahtar.3.628 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selam millet, nasılsınız?😍
Yeni bölümle yeniden buradayız! Bu bölümde işler biraz daha derinleşiyor, bazı taşlar da yavaş yavaş yerinden oynuyor.
Hazırsanız başlayalım. İyi okumalar efenim..✨
****************************************************************************
5.Şüphe.
Hayatta bazı anlar vardırki o anın içindeyken bile aslında bir dönüm noktasında olduğunu hissedersin.Tüm yaşadıkların, belki de bugüne dek biriktirdiğin her şey o tek anaçıkıyormuş gibi. Nefes alırsın, belki kalbin daha hızlı atmaya başlar, gözlerinetrafı tarar ama o an sanki her şey bir durağanlığa bürünmüş gibidir. Bu anlarbir yol ayrımında olduğumuzu, geçmişimizle bugünkü kendimizi yüzleştiripbambaşka bir geleceğe adım atmamız gerektiğini işaret eder. Herkesin hayatındaböyle dönüm noktaları olur: Bir kararla yön değiştiririz, bir adımla daha öncegördüğümüz dünyayı ardımızda bırakırız. Bu noktalar basit birer olay gibigörünür, ama ruhumuza işleyip hayatımızı şekillendirir. Tıpkı bir fırtına gibiyıkar ve yeniden kurar, bizi yeniden yaratır. Bazılarımız bu anlarda korkuyakapılır, kimimizse hayata yeniden meydan okur, eski yaralarını göğsünde birernişan gibi taşıyarak ilerler. Bazen beklenmedik bir karşılaşma, bazen de biruyanış... Hangi sebeple gelirse gelsin dönüm noktaları cesaret ister, güçister, çünkü bizden bir parçamızı bırakmamızı ve geride kalan her şeye elvedadememizi talep eder. Bu yolculukta neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz, ama neolursa olsun içimizde taşıdığımız ışık ve karanlıkla yüzleşmek zorunda kalırız.
Belki de en zor kısmı buyüzleşmeye gerçekten hazır olup olmadığımızı bilmemektir. Ama tüm korkuya,bilinmezliğe rağmen bu anlar bizim kaderimizle buluşma noktalarımızdır. Buyüzden her dönüm noktasında derin bir nefes alır ve içten içe bir karar veririz:Ya eski alışkanlıkların güvenli gölgesinde kaliriz ya da kendimizi bir kez dahabaştan yaratiriz. Mutfağa ulaştığımda içeride yalnızca onun var olduğunugördüm. Masada oturmuş, önündeki eti usulca kesip sakince çatalına alarakyemeğine odaklanmıştı. Bana bir kez olsun bakma gereği duymadan, hattavarlığımı dahi fark etmemiş gibi her lokmayı aynı dinginlikle ağzınagötürüyordu. Bu adamda tuhaf bir soğukkanlılık vardı, adeta bir duvar kadarsessiz ve umursamazdı. Sanki çevresindeki her şey, hatta ben bile onun düzeninibozamayacak kadar önemsizdim. Mutfak ise neredeyse steril bir düzen içindeydi.Her şey yerli yerinde, temiz ve soğuk. Tezgahın köşesinde birkaç bıçakdizilmişti, metal yüzeyleri pürüzsüz ve parlaktı. Camdan dışarı süzülen loşışık mutfağı neredeyse bir laboratuvar soğukluğuna bürümüştü.
Masanın üzerindeki yemektabakları bile kusursuz yerleştirilmişti. Bu kadar titizlikle hazırlanmış birmasa benim için değildi, buna emindim. Ancak yine de önümde bir tabak vardı:makarna ve yanında özenle pişirilmiş bir et. Onun benim için yemek hazırlayabileceğifikri bile sinirimi bozuyordu, ne de olsa gece boyunca hiç dışarı çıkmadığımiçin evde başka biri olup olmadığını bilmiyordum. Ama dün gece boyunca hiç sesduymamıştım, bu yüzden evde yalnız olduğumuzu tahmin ediyordum. Onun yemekhazırlamış olması hoşuma gitmek yerine beni daha da huzursuz etmişti. Yemeğeoturmaya gelmemiştim, aksine onu rahatsız etmek, huzurunu kaçırmak içinburadaydım. Kendimi hissettirmek, varlığımı görmezden gelmesinin nafile birçaba olduğunu ona göstermek istiyordum.Yavaşça masadaki sandalyeyi çekip tamkarşısına oturdum. Dizlerimi birleştirip bacak bacak üstüne attım, kollarımıgöğsümde bağlayarak ona bakmaya başladım. Gözlerim bir kez olsun başka yönesapmadan, kaşlarım çatık bir şekilde ona dik dik bakıyordum. Bakışlarımı farkedeceğini ve nihayet rahatsız olacağını düşündüm. Fakat o bana hiç bakmamayayemin etmişçesine sakince yemeğine devam etti.
Sessizlik sinirlerimikemiren bir bıçak gibi ağır ağır içime işliyordu. Bir müddet daha bakışlarımıondan ayırmadan öylece oturdum. Fakat her çatal darbesi, her dingin hareketibeni çıldırtıyordu. Bu adamın bu kadar sakin kalması akıl almazdı. Lanet olası,onun bu soğukkanlılığı sınırlarıma dokunuyordu. En sonunda bakışlarımı ondançevirdim ve başımı yana çevirerek burnumdan derin bir nefes verdim. İçimdefokurdayan öfkeyi bastırmaya çalışıyordum, ama bu adam beni daha da çiledençıkarıyordu. Etrafı incelemek için göz gezdirdiğimde mutfağın her köşesinde busoğuk disiplinin izlerini gördüm. Evin her köşesi onun karakterinin biryansımasıydı sanki, titiz, düzenli, ama bir o kadar da karanlık ve yabancı. Budüzen ve soğukluk onun karakterini olduğu kadar beni burada tutma amacını daima ediyordu. Ailemi öldürdüğünü iddiaeden bir adamla aynı çatı altında olmak, her adımda nefesimi kesen bir işkencegibiydi. Buraya sadece yemek yemeye gelmediğimi çok iyi biliyordum. Aksine banave aileme olan bu nefreti anlamak, içimdeki öfkeyi kontrol altında tutarak herayrıntıyı öğrenmek için buradaydım. Kimdi bu adam, ailemden ne istemişti? Vebeni burada tutarken amacının ne olduğunu hâlâ çözememiştim.
Beni hapsetmeye çalışsada bu soğuk duvarlar arasında boyun eğecek değildim. Kendimi buraya sıkışmışhissediyor, ama teslim olmamaya yemin ediyordum. Bakışlarımı tekrar onaçevirdim, onu pişman edecektim. Onun oyununa düşmeyecektim. Kendimi sessizcetoparladım ve gözlerimle ona meydan okuyan bir bakış attım. Lokmalarınıboğazına dizecektim, bu akşam şeytanla aynı masada oturacaktım, ama sonundamasayı deviren ben olacaktım. Eğer bana zarar vermeyi amaçlıyorsa bilmeliydi kionunla yüzleşmekten, onu sorgulamaktan asla vazgeçmeyecektim. Beni bu evdetuttuğu sürece her hareketimi, her sözümü onu alt etmek için kullanacaktım.Öfkem kalbimde bir intikam ateşi gibi yanıyordu. Onunla aynı masada oturmakzorunda kalsam da burada olmamın tek amacı bu adamın zihnindeki sır perdesiniaralamaktı. Onu benı bir piyon gibi oynatmasına izin vermeyecektim.
Bakışlarımı masanınucunda sakince yemek yemeye devam eden adama diktim. İçimde kaynayan sorularacevapsız kalmak sabrımı zorluyordu. Gözlerimi ondan ayırmadan, ilk sorumusoğukkanlı bir tavırla sordum. “- Neden buradayım?” Başını bile kaldırmadı,sanki sorum önemsiz bir fısıltıymış gibi yemeğine devam etti. Dudaklarımı sıkıpöfkemin kabarmasına engel olmaya çalıştım, ama her suskunluğu içimdeki gerilimibiraz daha körüklüyordu. Sesimi biraz daha yükselterek tekrar sorguladım. “-Neresiburası?” Sanki karşısında ben yokmuşum gibi… Her lokması, her hareketi benimiçin kasıtlı bir kışkırtma gibiydi. Sinirlerim gerildikçe nefesimi kontroletmeye çalışıyordum, ama o bu suskunluk oyunuyla beni adeta köşeyesıkıştırıyordu. Bu kez daha fazla sabredemeyerek keskin bir tonda devam ettim “-Benden ne istiyorsun?” Yine cevap vermedi, tek bir kelime bile etmiyordu. Ne bumasada oturmamı neden istediğini, ne de aileme dair bu öfkesinin kaynağınıanlatmak gibi bir niyeti vardı. Sinirlerimin gerildiğini hissettim, ama onungözlerinde en ufak bir etki bile göremiyordum. Onunla göz göze gelmek içinadeta meydan okuyarak biraz daha eğildim “- Sana soruyorum, kimsin ve benden neistiyorsun?” dedim, sabrımın sonuna yaklaştığımı belli ederek.
Tam bu soruyuyönelttiğimde çatalını ve bıçağını sert bir hareketle aynı anda masaya vurdu.Sesin odada yankılanmasıyla birlikte içim ürperdi, korku bir an için göğsümdebeliriverdi. Ama ona bu zaafı göstermek niyetinde değildim, gözlerimikaçırmadan dimdik oturmaya devam ettim. Adam kendinden emin bir alayla başınıbana çevirip donuk bir ifadeyle bakarken sessizliğini bozdu. “- Ailen sanagörgü kurallarını öğretmedi mi? Yemekte konuşulmaz” dedi, öyle bir küçümsemeylesöyledi ki her kelimesi içimde derin bir öfke dalgası yarattı. Dudaklarımı biran sıkıca kapattım, gözlerimi kısarak ona baktım. Öldürdüğünü ıdda ettığıailemin terbiye verip vermedığını sorgulamıştı, bu çok can yakıcıydı. Siktiğiminpuştu benimle dalga geçiyordu. Onu kızdırmak için oradayken o tüm kontrolüelinde tutuyordu ve bana bir ders vermeye çalışıyordu. Ama bu sözler içimdekikararlılığı daha da pekiştirdi. O masada korktuğumu gösteren en ufak birbelirti vermeyecektim. Eğer benimle dalga geçmekse amacı yanıldığını anlamasıuzun sürmeyecekti.
Bakışlarımı sabitleyerek “-Beni kaçırdın farkında mısın?” dedim, sakin ama kararlı bir sesle sordum. Gözlerini bir an bile benden ayırmadan,tepkisiz bir ifadeyle bakmaya devam etti. Bu suskunluk, tavırlarında saklı birüstünlük çabası, her kelimesiz saniye içimde daha da büyüyen bir öfkeyaratıyordu. Sesimi biraz daha sertleştirerek devam ettim. “-Kimsin, neyinpeşindesin, derdin ne bilmiyorum ve gelmiş bana ‘aileni ben öldürdüm’ diyorsun.Sonra da seninle yemek yemem için kıyafet getiriyorsun. Cidden, sen ne çeşitbir ruh hastasısın?” Sözlerim ağır bir taş gibi ortalığa düştü. Onun sakinliğiise neredeyse bu sözlerimin üstünü örter gibiydi. Belli belirsiz bir nefes aldı“- Bu tür konuşmalarını yeni uyandığın için mazur göreceğim, ancak haddiniaşmaya devam etme-…” Kaşlarımı çatıp onu sözünün ortasında keserek meydanokudum. “- Ne?” dedim burnumdan soluyarak “- Haddimi aşarsam ne yaparsın? Benide mi öldürürsün?” Bu sözlerimi beklemiyormuş gibi bir an durakladı. Korku,huzursuzluk ya da şaşkınlık yoktu gözlerinde, ama kelimelerimin bıraktığıgölgeyi hissedebiliyordum. Derin bir nefes aldım, dudaklarımı sıkarak sözlerimedevam ettim: “- Yapsana, ne duruyorsun?”
Yüzündeki donukluk, tekbir kas bile hareket etmeden beni izlemeye devam etti. Ardından soğuk birgülümseme, sanki bu küçük meydan okumam ona eğlenceli gelmiş gibi dudaklarındahafifçe belirdi. “- Ne yapmaya çalıştığını görmüyor muyum sanıyorsun?” dedi,sesi sakin ve kararlıydı. “-Beni kışkırtmayı bırak, bu senin yararına olur” Gözlerimikısıp onu dikkatle inceledim. Bu adam her hareketi, her bakışı, her kelimesiylebir planın parçası gibiydi. İçimdeki öfkeyi yatıştırıp akıl oyunlarına karşıbir duvar örmek zorundaydım. Onun soğukkanlı tavrına, bana bakışlarındaki bukendine güvenli ifadesine rağmen burada pes etmeyeceğimi bilmesinisağlamalıydım. Bu masada korkuyu benimpayıma yazmaya çalışan bir yabancıyla aynı sofrayı paylaşıyordum. Ama ne kadaruğraşırsa uğraşsın içimdeki bu savaştan galip çıkacak olanın ben olduğumu onagösterecektim.
Bu garip sessizlik bircevap beklediğim her saniye daha da ağırlaşıyordu. Sanki varlığım, hattamasadaki sinirli bekleyişim bile onun umrunda değilmiş gibi soğukkanlı birşekilde yemeğine devam ediyordu. Her lokmayı sakin, sabırlı bir titizliklealıyordu, başını bir kez bile kaldırmadan. Onun her hareketini gözlerken birşey fark ettim, sağ elinin üzerinde geniş bir siyah-beyaz gül dövmesi, zarif vetehditkâr bir şekilde derisine işlenmişti. Parmaklarının üstünde ise birkaçsimge gözüme çarpıyordu, sağ elinin serçe ve yüzük parmağında kocaman, ağırgörünümlü yüzükler vardı. Her parmak hareketi yüzüklerin parıltısıyla birleşipneredeyse dikkat dağıtıcı bir görüntü oluşturuyordu. Sol eline kaydığındabakışlarım orada farklı bir dilde yazılmış, anlamını çözemedigim kısa bir yazıgördüm. Sol parmaklarının üzerindeyse Roma rakamlarıyla işlenmiş birkaç sayı veharf… Bu detayların her biri onun kimliği hakkında ipucu verir gibiydi, amaaynı zamanda fazlasıyla gizemliydi. En sonunda dayanamayarak avucumu masayasertçe vurdum ve “-Bana cevap vereceksin! Neden buradayım?!” diye bağırdım, öfkemlekarşısına bir set çeker gibi.
Bakışlarını nihayet yenidenbana doğru çevirdi, ifadesinde ufacık bir kıpırtı bile yoktu, ama gözlerininiçine baktığımda beni süzdüğünü gördüm. “-O sesinin tonunu kıs” dedi, kısa vekeskin bır tonda. Otoritesi o denli güçlüydü kı ınsanı etkisine alması zordeğıldı, ancak ona boyun eğecek kadar aklımı yitirmemiştim. Dudaklarımı sıkıp,aksine sesimi daha da yükselterek yanıt verdim. “-Kısmıyorum!” Bir an için yüzübiraz daha sertleşti, ama hala soğukkanlıydı. Gözlerinde hiçbir duygusalyansıma yoktu, sanki duvar gibi bir sessizlikle bana bakıyordu. “- Odana çık” Bukibir dolu ve soğuk emir sabrımı taşırdı, elımı yeniden vurarak küvetle ayağakalktım. “- Bana emir verip durma! Karşında çalışanının olmadığını unutma!”dedim, öfkem sesime keskin bir kesik gibi vurdu. “-Sorularıma cevap ver!” O anağır adımlarla masaya yaslanarak elindeki peçeteyi usulca ağzına götürdü.Peçetenin ucuyla dudaklarını silerken düşünceli bir sesle sanki sözcüklerintadına bakar gibi mırıldandı. “-Ne duymak istiyorsun?”
Bakışlarımı gözlerindenayırmadan soğukkanlı bir netlikle sordum. “-Benden ne istiyorsun?” dedim dahasakince, cevaplara ihtiyacım vardı. Bir an sanki düşünüyormuş gibi başını yanaeğdi, dudaklarında alaycı bir tebessüm belirirken yavaşça, oyun oynar gibimırıldandı “- Hmm… senden ne istiyorum demek?” diye sordu, bu sözleri sankitadını çıkararak söylemişti. Beni delirtmeye, sinirlerimi zorlamaya kararlıgibiydi. Tek bir yanıtla beni yatıştırmak yerine kafamda daha fazla soruoluşturmak, her adımımı sorgulamamı sağlamak istercesine oyununa devamediyordu. Sakin, ama zehir gibi bir tonda gözlerimin içine bakarak konuştu: “-Kalbini”dedi, sözlerinin ağırlığı sanki havayı daha da yoğunlaştırıyordu. Tek kaşımıkaldırdım, bu alaycı sözlerin altında yatan anlamı çözmeye çalışırken ifademdeküçümseyici bir gülümseme belirdi. Ama o bakışlarını gözlerimden ayırmadandevam etti. “- Ruhunu, benliğini...” Kelimelerinden bir soğukluk, acımasız birihtiras seziliyordu. Onunla aynı masada otururken kalbim hızla çarpıyor, amabunu ona belli etmemek için kendimi kontrol etmeye çalışıyordum. Bir anlıksessizliğin ardından o ürpertici ses tonuyla ekledi “- Tenini, kokunu...” Sesiadeta kayıtsız bir talepti, ama bir yandan da içten içe bir meydan okumataşıyordu. Gözlerindeki o sert parıltı ne kadar ciddi olduğunu anlatır gibiydi.
Kelimeleri her birzerreme dokunuyor, beni daha da tedirgin ediyordu, ama aynı zamanda öfkeminateşini de körüklüyordu. Ona bakarken küçümseyici bir ifadeyle kaşlarımıçatarak bu anlamsız oyunun bittiğini ona hissettirmek istedim. Ama osoğukkanlılıkla cümlesini bitirdi “- Her şeyini, senden her şeyini istiyorum”İçimdeki tüm dengeyi alt üst etti, benden her şeyimi zaten almamış mıydı? Üsteliktüm bunları bu kadar net, bu kadar sakin bir tonda istemesi… Sanki sahipolabileceği tek şey benmişim gibi… Anlamını tam çözemediğim, ama içimdeyankılanan bir cümleydi bu. Ağzımdan çıkacak bir kelimeyi bile önemsiz kılacakbir kesinlik taşıyordu. Onunla bakışlarımız arasında sessiz bir savaş vardışimdi. Kelimelerle üzerime adeta bir ağırlık bindiriyordu, bir gücün, biriradenin kendini bu kadar soğuk bir şekilde ortaya koymasına katlanmak zordu.Ancak zayıflık gösteremezdim. Ne istiyorsa istesin asla sahip olamayacağı tekşey ben olacaktım.
Sessizce derin bir nefesaldım ve içimdeki soğukkanlılığı yeniden toparlayarak ona baktım. O masadakalmak, oyununu sürdürmesine izin vermek istemesem de bunu daha uzun süre devamettireceğini anlamıştım. Tek bir an bile gözlerimi ondan ayırmadan yerimeoturdum ve bir an bile tereddüt etmeden “- Beni burada zorla tutamazsın” dedim. Sesimkararlı ve meydan okuyan bir tonla yankılandı. Onun soğukkanlı bakışlarınınbana vereceği tepkiyi beklerken dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrılmabelirdi. Sanki söylediklerim eğlenceli bir oyunun parçasıymış gibi, umursamazcagözlerini devirip hafifçe gülümsedi. “- Öyle mi?” dedi, kelimeleri adetaüzerinde oynuyormuş gibi. Gözlerindeki o soğuk alaycılık tüm benliğimi rahatsızederken ifadesinde bir zafer işareti saklı gibiydi. Yumruğumu sıkmaktan başkabır şey gelmedi elimden. “- Otur ve yemeğini ye, Pandora” Sözlerininağırlığı kontrol etme arzusunun ne kadar güçlü olduğunu hissettiriyordu. Bukadar sıradan, bu kadar talepkâr..
“-Bana böyle seslenmeyikes!” dedim. Yüksek bir tonla söylediklerimin ona ulaşmadığını hissediyordum,ama bunu söylemeden edemedim. Gözlerimin içine bakarak bir saniyeliğinebekledi, ardından aynı soğuk, kayıtsız tavrıyla yemeğine döndü. Bunu gördüğümdenefes vererek “- Neden bana ‘Pandora’ diyorsun?” diye sordum, sankiiçinde başka bir anlam arıyormuşum gibi. Bana bır çok kez böyle seslenmişti,ancak nedenını hala anlamış değıldım. “- Adın bu çünkü” dedi basitçe, sankibildiği apaçık bir gerçeği ifade ediyormuş gibi aynı soğuklukla. Gerçek adımıböyle bir kesinlikle ifade etmesi bile sinirlerimi alt üst etti. Bir andüşündüm, sonra alayla karşılık verdim. “-Ailem çok düşünmüş mü bu ismikoyarken?” dedim. Kendi sözlerimin verdiği ironi beni hafifçe gülümsetmişti. “-Her şeyi çok biliyorsun ya? Bunu da biliyorsundur” Sesimdeki o meydan okumayla onudaha da tetiklemek, sınırlarını zorlamak istiyordum. O ise sakince beniizlemeye devam etti, ancak tuhaf bır şekilde yemeğini bırakmıştı. Yine degözlerinde hafif bir eğlence parıltısı gördüm, ama çabucak gizlendi. “- Babamda Zeus falan mı?” diye devam ettim. “-Ne diye merakına yenik düşüp sikik birkutuyu açan kadının ismini kızına verirsin ki?” Dedim, Mitolojiye ılgımolduğundan Pandora’nın kım olduğunu bılıyordum.
Bir an sessizlik oldu.Sözlerimin ona etki edip etmediğini anlamaya çalışıyordum, ama yüzünde herhangibir değişiklik yoktu. Aynı şekilde, oifadesiz suratıyla beni izliyordu. Ama o an gözlerindeki bakış dikkatimi çekti,sanki bir şey söylemek istiyormuş da susuyormuş gibiydi. “- Neden bana öylebakıyorsun?” diye sordum, gözlerimi ondan ayırmadan. İçimdeki merak herkelimeme yansıyordu. Tek kaşını usulca kaldırırken “- Nasıl bakıyorum?” dedi,kelimeleri o kadar yavaş ve dikkatli seçilmişti ki, sanki her bir hecede banameydan okuyordu. Gözlerini hiç kırpmadan, o bakışların ardında sakladığısırları bana söylemiyormuş gibiydi. Onunla göz göze kalmaya devam ederken “-Bir şey söylemek istiyor da susuyor gibi” dedim dum duz, gözlerimi kısarak. “-Sessizlik yeminin bitti, ama bakışlarınla iğneliyorsun şımdı de” Bubakışlarının ardında gizlediği duyguları çözmek istiyordum. Sankisöyleyeceklerini bir duvar gibi saklıyordu, ama bir o kadar da meydan okuyordu.İçimdeki merak onun bakışlarının ardındaki sırları çözmek için daha dabüyüyordu.
Ona o kadar dikkatlibakıyordum ki her bir hareketini, her bir mimik değişimini analiz ediyordum.Ama o beni görmektense, kendi dünyasında kaybolmuş gibiydi. Yine de bir şeyvardı. Bir şeyin peşindeydi. Ve ben de ne olursa olsun o sırrı çözmeliydim.Sonunda sessizliğini bozan ilk sözleri geldi. “- Bence güzel bir isim” dedi,yine aynı tonda. Kendini haklı çıkarmak isteyen bir tavır vardı sesinde, bir okadar da merakımı körüklüyordu. Sanki onun için bu ismin bir anlamı vardı, amabu anlamı çözmek kolay olmayacaktı. Bunu hissedebiliyordum. Kırmızı şarabındanbir yudum daha içti ve yemeğine devam etti “- Şimdi propagandan bittiyse,yemeğini ye” dedi. Bir an sadece sustu ve yemek yemem çok da umurundaymış gıbıgözlerini üzerimden ayırmadı. Ama ben dedığını yapmak yerine “- Bir şartla yerim” dedim, kararlı birşekilde. Sözlerimle açık renkte olan gözleri aniden parladı. “- Benimlepazarlık yapacak konumda olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi, sanki bu düşünceyibile hakaret sayıyormuş gibi.
Bu bir kaybetmemücadelesi değildi, ama bir şekilde kazanmak zorundaydım. “- Sen kendini ilahfalan mı sanıyorsun?” dedim, sesimde bir gülümseme var gibi olsa da asılderdimi saklamaya çalışarak. “- Egon boyunu aşmış resmen” Bu onun aşırıözgüvenine karşı vermek istediğim bir tepkiydi. Sözlerimle bir an sessizlikoldu, gözleri hafifçe daraldı, ama gözlerinden o rahatlık eksik olmadı. “- Çokkonuşuyorsun” dedi, sakin ama biraz da rahatsız olmuş gıbı. Kollarımı bağlarkenıstedığımı almanın verdığı memnuniyetle oturduğum sandalyeye yaslandım. “- Benhep çok konuşurum” derken gülümsedim, ama bu sadece görünüşteydi. İçimdeki merakher geçen saniyede daha da büyüyordu. “-Rahatsız olanlar gitmeme izin verebilir”Bu sözlerimle bile onu daha da sinirlendirmeyi umuyordum. Herkesin konuştuğundaonu durduramayacağını, ondan korkmadığımı anlamasını istiyordum. Ancak o benıyanıltacak bır tepki vererek hafifçe gülümsedi, bu gülümseme düşündüğümdenfarklıydı. “- Haklısın” dedi, ama bu kelimelerin hangi konuda haklı olduğumudüşündüğü belirsizdi. Bu kabulleniş benı rahatsız etti, çünkü ne konuşmamlailgiliydi, ne de gitme konusundaki cevabıydı. Gözleri bir dakika bile bendenayrılmadan, sanki kararını vermek istercesine dikkatle beni izliyordu. “- Amagitme ihtimalini aklından çıkar” dedi, arkasından ağır bir şekilde ekledi “- Çünkühiçbir yere gitmiyorsun. Bu defa buna izin vermem”
Sözleri içimde bir donmahissi uyandırdı. Bir anda her şeyin daha da karmaşık hale geldiğini fark ettim.“- Bu defa derken?” dedim, biraz daha merakla. “- Daha önce gittim mi?” Osoruyu sorarken her şeyin aslında bambaşka bir geçmişi olabileceğini, birşeylerin eksik olduğunu hissettim. Daha önce gitmiş miydim? Bu adamla gerçektenbir yerlerden tanışıyor muyduk? Bütün o sözlerin arasında kaybolan bir zamandilimi vardı ve bunu çözmek her şeyin ardındaki gerçeği anlamak istiyordum. Bakışlarındabir şeyler saklıydı, her hareketinde bir anlam arıyordum, her adımında biripucu. Ama ne kadar uğraşsam da o bana daha fazla gizem bırakıyordu. Kendimi bir satranç tahtasında gibihissediyordum. Her adımım onun bir sonraki hamlesini tetikliyor, beni daha daderine çekiyordu. Ama ben vazgeçmeyecektim. Bu oyunun sonunu görmek, doğruyuöğrenmek istiyordum. “-Seni uyarıyorum, bir şey bilmeden daha fazla konuşma”dedi, sesi soğuk ve sertti. Ama gözleri bir parça huzursuzlukla titriyorgibiydi, ya da belki sadece bana öyle geliyordu. Ne kadar sakin görmeye çalışsada içindeki karanlık bir şekilde yüzeye çıkıyordu.
“-Sanırım şimdi anlamayabaşlıyorum, seni terk ettim diye mi benden nefret ediyorsun?” dedim, sesimdekihafif tını ona bir alay gibi yankılandı. Tüm bu yaptıklarının bır sebebiolduğunu biliyordum, ama bu kadar basit olamazdı. Çenesi gerilimle seğirirkensöyledikleri bana bir uyarı gibiydi. “-Bilmiyorsun” dediğinde sesindeki orahatsızlık sanki içindeki bir şeyin daha fazla açığa çıkmasını istemediğini,gizlemek istediğini gösteriyordu. Gözlerinde bir şeyler, derin bir boşluk, birkorku gizliyordu. Ama onun bu korkusunun bana karşı olan tavrını şekillendirdiğinigörüyordum. Kelimeleri bilinçli olarak beni geri itmek, üzerimdeki baskıyıartırmak içindi. Ama ben o duvarı yıkmaya kararlıydım, her ne pahasına olursaolsun. “-Aman tanrım, bu yüzden mi ailemi öldürüp bana düşmanınız dedin?”dediğimde, bu sözler havada bir süre asılı kaldı. Sözlerim onun duvarlarınısorgularken o hala bana karşı soğuk ve savunmacıydı, ama gözlerinde bir şeyvardı. Bir anlam belirmeye başlıyordu. Her şeyin ardında, bana gerçeğigöstermeyen bu duvar gibi duran adamınaslında bir yerlerde çözülmeye yüz tutmuş bir yanını hissediyordum. İçimdebüyüyen, kaybolan, gizlenmiş her duyguyu ortaya çıkarmak için her kelimeyi, hersoruyu dikkatle seçiyordum.
“-Söylesene, duygularınımı incittim?” diye sordum. Sesim ona bir şans daha vermek isteyen, yavaşçaaçılan bir kapı gibiydi. Bunu bir şans olarak sunuyordum ona. Onun bakışlarınınardında neler olduğunu, içindeki korku ve öfkeyi çözmeye çalışıyordum. Ama obana sadece soğuk bir bakışla karşılık verdi. O bakış bir kırılganlık, birkayıtsızlık taşıyordu, ama bunun altında derin bir gerilim vardı. “-Kes sesini”dedi, sesindeki titreme biraz bile olsa zayıf düşüşünü gösteriyordu. İçimdekises ona doğru bir adım daha yaklaşmak, kırılganlığını daha fazla görmekistiyordu. Bir an gözleri boşluğa daldı, sanki geçmişin içinden bir anıyıhatırlıyor gibiydi. O an gözleri kayıtsız, derin bir boşlukla beni geçiciolarak terk etti, ancak sonra bir an için yine bana döndü. Bu dönüş bana halakırılgan olduğunu gösteriyordu. Ne kadar saklamaya çalışsa da içindeki savaşıben hissedebiliyordum ve onu kışkırttıkça çökeleceğini de anlıyordum. “-Kuyruğunabastım ve sen de zavallı bir yavru köpek gibi, sana gelmeyeceğimi anladığındabeni düşmanım mı ilan ettin?” dediğimde alaycı bir gülümseme dudağımda belirdi.
O an atmosferingerginliği iyice arttı. “-Sana kes sesini dedim!” diye hırladığında sanki herkelime bir tehdit gibi üzerime düşüyordu. Ama durmayacaktım, bu defa bıçaksırtında olmalıydım. O benı susturulmak istendiğinde ben de sesimi yükseltip,her duyguyu daha derinlemesine açığa çıkarmalıydım. “-Bütün olay bu mu yani?Tüm hikâye bundan ibaret mi?” dedim küçümsemeyle “-Sen beni sevdin, ama bensana karşılık vermedim” dedim, her cümlem hem onun duygularını hem de banayaşattığı kısıtlamaları sorguluyordu. Bir an gözlerim onun bakışlarından kaçsada biliyordum ki söylediklerimle ona daha derin bir yara açıyordum. “-Sabrımısınama” diye yanıtladı, ancak sesindeki tehdit beni durdurmaya yetmedi. Aksinedamarına daha çok bastım. Durmadım, çünkü artık susmak bana bir seçenek gibigelmiyordu. “-Şimdi ne planlıyorsun? Daha ne kadar tutacaksın beni burada?Yoksa bana aşık olmamı mı bekleyeceksin?” dedim, alayla karışık bır tonda.
O ıse derin bir nefesaldı ve kendini toparlamaya çalışarak sesini alçaltmaya başladı. “-Şimdisabırlı davranacağım, ama hafızanı geri kazanana dek...” diye mırıldandı. Sakinleşmeyeçalışırken elleriyle dızlerının üzerine bıraktığı peçeteyi dikkatle alıp masayayerleştirdi. Ardından yavaşça ayağa kalktı ve kargalı bastonuna uzandı. Ben deona tepki vermek amacıyla ayağa kalktım “-Bu kadar önemliyse geçmişim, anlat ozaman!” dedim, cevapsız sorular boğazıma yığılmıştı. Onun içinde sakladığı,bana bildirmediği her şeyin gerçeğini öğrenme isteğiyle doluydum. Ama yanıtıbeni daha da çıkmaza sürükledi. “-Kendin hatırlayacaksın” dedi, yine soğuk birşekilde. Sonra sanki her şey durdu, zaman adeta donmuş gibiydi. O mutfaktançıkmaya doğru adım atarken ben de arkasından sessizce bakıyordum. Kalbim hızlıhızlı atıyordu, çünkü söyledikleri içimdeki tüm gerilimi tetiklemeye yetiyordu.Bır süre durdum, ancak sonra birden “-Ya hiç hatırlamazsam?” diye sordum.
Durdu ve bir anlığınabenimle göz teması kurmadan cevap verdi. Sesinde bir tür rahatlama vardı, amaaynı zamanda bir tür tehdit de saklıydı. “-Hatırlayacaksın ve hatırladıkçaölmek için bana yalvaracaksın” dedi, her kelimeyi yavaşça, iyice sindirereksöyledi. Sözleri kulaklarımda yankılandı. “Ölmek için bana yalvaracaksın…”Bu cümle onun bana verdiği acının ta kendisi gibiydi. Benimle derdı neydi? nesaklıyordu? Ne anlama geliyordu bu sözler? Bılmıyordum, ancak durmadım,yanıtımı hemen verdim: “-Ben kimseye yalvarmam, kendimden vazgeçmeyeceğim!”diye sesimi yükselttim. Duygularım bir anda çalkalandı, kendime verdığım bırsöz vardı ve ne olursa olsun kendimden vazgeçemeyecektim. Alina’nın sözleriaklımda yankılanırken yavaşça, ama emin adımlarla ekledim: “-Ama seni öldürdüğümdedurmam için asıl sen bana yalvaracaksın” Sözlerime karşın yüzündeki ifadedeğişmedi, ama bir şeylerin farklı olduğunu hissettim. Bir şeyler sarsıldı,gerilim aniden tırmandı. İşte o an usulca bana döndü. Bakışlarında, gözlerindegarip bir soğukluk ve tuhaf bir derinlik vardı. Sanki aramızda bir boşlukkalmamış gibi, her şey bir anda birbirine girmişti. “-Dene, belki bu seferbaşarırsın” dedi. Sözleri bir meydan okumadan çok içindeki bildiği birgerçeği haykıran bir fısıldamaya benziyordu. O an içimde bir şeyler daha fazlakırılmaya başladı.
Ve sonra her şey karıştı,bir anda. Söyledikleri içimde derin bir şüphe bırakırken arkasını döndü vegıttı. Sanki daha önce ben onu öldürmeye çalışmışım gıbı geçmişi hatırlıyordu,durmadan iğneliyordu. Bunu nasıl bilirdi? Neden? Ne vardı geçmişimde ve onunlaolan bağımda? Yavaşça, her şey bir yapboz gibi tamamlanıyordu. Ama ne kadaryakın olsam da tüm bu gizemi çözmek o kadar kolay değildi. Yine her şeykaybolmuştu, ama bu kaybolmuşluk bir güvence gibiydi. Sözlerinde bir sır vardıve ben bu sırrı çözmeye kararlıydım…
****************************************************************************
Ve bölüm sonu!✨
Bu bölüm hakkında ne düşündünüz? Sizce bundan sonra neler olacak, kim neyin peşinde? 👀 Tahminlerinizi, teorilerinizi ve bölümde takıldığınız her detayı yorumlarda bekliyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, kendinize iyi bakınn🥰
Bölüm etkileşimi
