3. bölüm / 9
Canavar3.Pandora.
Bölümler 9Şu an: 3.Pandora.
- 1 1.Büyük arkana: Ölüm kartı.6.038 kelime
- 2 2.Cellatlar.5.750 kelime
- 3 3.Pandora.4.946 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.Direniş.3.158 kelime
- 5 5.Şüphe.3.510 kelime
- 6 6.Şeytanin yemini.5.283 kelime
- 7 7.İki Düşman.4.475 kelime
- 8 8.Beklenmedik misafir.4.775 kelime
- 9 9.Anahtar.3.628 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selam dostlar! 🌸 Nasılsınız? umarım hepiniz iyisinizdir.
Yeni bölüm yayında! Umarım keyifle okursunuz. Okuduktan sonra düşüncelerinizi ve yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın, hepsini büyük bir heyecanla okuyorum.
Şimdiden hepinize keyifli okumalar! 🫶✨
****************************************************************************
3.Pandora.
Yaşamak her şeyden öncekalpten gelen bir ateşle gerçekten var olduğumuzu hissettiren her türlüduyguyla dolup taşmaktır. Yaşamak sabah uyandığında gökyüzünü ilk gördüğün annefesini tutmaktır, ya da sevdiğin birinin gözlerine baktığında hissettiğintarif edilemez o hafif ürperti... Yaşamak korkularımızla yüzleşmek,hayallerimizin peşinden gitmek ve yeri geldiğinde düşmekten korkmadan adımatmaktır. Bu hayatı tüm acı tatlarıyla beraber, farkında olarak ve cesurcayudumlamak gibidir. Var olmaksa tüm bu duyguların izini taşıyan, ama onlarıyaşamak için kendini zorlamayan bir sessizlik hali gibidir. Suyun akıntısınakapılıp gitmek gibi, rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi sadece orada olmaktır.Hayata bir pencerenin ardından bakmak, derinlere dalmak yerine sığ sulardayüzmek… Var olmak bir nefes almak, ama o nefesin ne anlama geldiğinisorgulamamaktır. Belki alışkanlıkların içinde kaybolmak, belki de etrafındakitüm renkleri görmeden geçip gitmektir. Yaşamak, kendini yaşamın içine atmaktır.Var olmak ise yalnızca nefes almakla yetinmek.
Önceki hayatımda neyiseçtiğimi bilmiyordum, bıldığım tek şey önüme ikinci bir şans geldiğinde bu kezgerçekten yaşamak istediğimdi. Kendi halinde, sessiz, belki başkaları içinsıradan olan bir hayatım vardı. Günümün çoğunu çiçekçi dükkânında geçiriyordum,raflarda özenle dizdiğim renkli çiçeklerin arasında sanki her biri bana bir sırfısıldayacakmış gibi onlarla konuşarak. Müşteriler geldiğinde gülümseyerekonlara buket hazırlıyordum, kimi zaman onların hikâyelerini dinliyor, bazen biryaş gününe, bazen bir vedaya, bazen de taze bir aşka çiçeklerle eşlikediyordum. İşi bitirip birinin eline rengarenk bir demet tutuşturduğumda o anhem onlar hem de ben için küçük bir mutluluk anıydı. Şansım yaver giderse aradabir bahşiş de kapardım, işte o zaman küçük bir zafer kazanmış gibi hissederdimkendimi. Gün batımında dükkânı kapatıp eve dönerdim. Evin balkonunda bir fincankahveyle otururken yanımda en yakın dostum Alina olurdu. Onunla geçirdiğim odakikalar benim için en değerli anlardı, iki dostun hayatı basitçe yorumladığı,eski hikayeleri güldürerek anlattığı o anlar...
Hayata dair çok büyükbeklentilerimiz yoktu, onunla kahkahalara boğulmak ya da sessizce göz kırpmakbile o günün özeti olurdu. Biraz heyecan istesem bile sınırlarım belliydi.Mesela aksiyonu ışıkları kapatıp beraber bir korku filmi izlerken buluyorduk.Genelde ben filme kendimi kaptırırken Alina yanımda bir battaniyenin altınasaklanıp gizlice ağlardı. İçimden kıkırdar ona belli etmemeye çalışırdım.Eğlence bu küçük anlarda saklıydı belki de, ne bir gösterişli gece hayatı ne deheyecan dolu maceralar, sadece onunla paylaştığım bu sıradan anlar banayetiyordu. Hayat basitti, karmaşık değildi. Her şey sıradan, ama kendincegüzeldi. Gün bitiminde yorgun argın eve geldiğimde kendimi gerçekten iyihissederdim. Tüm dünyaya meydan okumak gibi bir isteğim yoktu, sessizliğiniçinde saklı huzuru bulmuştum ve bir çiçekçi dükkânının kokularında, kahvefincanında, Alina’nın kahkahalarında yaşamak benim için yeterliydi. Ancak ogünden sonra her şeyin değişeceğini iliklerime kadar hissetmiştim, içimdeuğuldayan bir rüzgâr gibi... Beni bekleyen karanlık bir yol o sessiz hayatımınaltına saklanmış bir fırtına vardı sanki, öyle ki kokusunu bile duyar olmuştum.
Gözlerimi açtığımdaüzerimde ağır karanlık çarşafların sıkıca sarıldığı soğuk ve sessiz bir odadabuldum kendimi. Yorgun, bitkin bedenim sanki saatlerdir bu tekdüze pozisyondahareketsiz kalmışım gibi, kaslarım uyuşmuş, sızlayan bir ağırlık hissi tümvücudumu sarmıştı. Neredeydim? Bilinmezliğin yarattığı o tanıdık ürperti,aklımı saran bir sis gibi zihnimde dolanmaya başladı. Odada fazladan tek bireşya bile yoktu, her şey koyu tonlarda, sade, karamsar ve ıssız bir atmosferleçevrelenmişti. Duvardaki devasa camdan görebildiğim tek şey gri gökyüzüneyaslanmış dağların kasvetli silüetiydi, odanın perdeleri bıle yoktu. Göğeyükselen bu dağlar derin bir sessizlik içinde uykusuzluğu andıran bir yalnızlıkyayıyordu. Camın ardındaki manzara bir yandan özgürlüğü çağrıştırırken diğeryandan bu odanın soğuk mahkumiyetini hatırlatıyordu. Üzerimde uzun ve bol birsiyah tişört vardı, kıvrımlarında yabancılık hissi veren, tanımadığım birgiysi. Kendi elbisem neredeydi? Saçlarım kuru ve dağınık, ne zamandır böyleuyuduğumu bilmiyorum. Belki de saatler, hatta günlerdir... Aklımdakibulanıklığın yerini aniden keskin bir farkındalık aldı, beynime gerçeğin sertbir tokadı gibi inen kaçırıldığım düşüncesi yayıldı. Burası benim seçimimlegirdiğim bir yer değildi.
Odanın içi karanlık birmağara gibi sessizdi. Duvarlar soğuk ve cansız bir tonla boyanmıştı, gri vesoluk bir renkle, adeta zamanın burada durduğunu hissettiriyordu. Belirsizgölgeler arasında kaybolmuş gibi hissediyordum. Odanın köşelerinde yer alaneşyalar, tozdan bir tabaka ile örtülüydü, sanki uzun zamandır kimse oraya ayakbasmamış gibiydi. Hava içimi üşüten bir soğukla doluydu, bunu ilk nefesimdehissettim. Yalnızca aynalı masasının üstünde duran antika, koca şamdan odayıaydınlatma umuduyla duruyordu. Şamdanın metal yüzeyi zamanla kararmış veyüzeyindeki lekelerle geçmişin hikayelerini fısıldar gibiydi. Ancak mumlarerinmeye yakın olsa da yanıyordu, umut gıbı. Hava soğuk ve cansızdı, bu birbakışta anlaşılıyordu. Pencereden gelen soğuk rüzgar cildimde ürpermelere yolaçıyordu. Camın hemen önünde yer alan bir masanın üstü dağınık bir şekildeyerleştirilmiş nesnelerle doluydu. Üzerinde birkaç eski kitap, sararmışsayfalarıyla bana geçmişten bir hikaye fısıldıyordu. Kitapların kapaklarızamanın izlerini taşıyor, üzerine düşen toz tabakaları ise onların yıllar boyuyalnız kaldığını anlatıyordu.
Bir süre yatakta oturarakodayı taramaya devam ettim. Duvarlarda neredeyse hiçbir şey yoktu, sadeceboğucu bir boşluk hissi vardı. Gözlerim odayı keşfederken dikkatimi çekendolaba takıldı. İçinde belki de benim elbısemın olduğu umudunu taşıyordum, amane yazık ki bu umutla dolu kalbimde belirsizlikler çırpınıyordu. Dolabın altrafında sadece siyah renkte kısa botlar yer alıyordu, hava şartlarına görefazlasıyla uygundu. Hâlâ nerede olduğuma dair kesin bir bilgi sahibiolamamıştım. Kaçırılıp kaçırılmadığıma bile emin değildim. Belki de biri benikurtardı, ama eğer kurtarıldıysam, neden yanımda kimse yoktu? O an içindebulunduğum durumun garipliği daha da belirginleşti.
Dolaba yöneldim, amakapısını açtığımda karşılaştığım manzara umduğum gibi değildi. İçerisi boştu,sadece paslı raflar ve karanlık bir köşe vardı. Hiçbir kıyafet, hiçbir kişiseleşya yoktu. Kuruyan dudaklarımı dışarı çıkararak derin bir nefes aldım, dudaklarımsuya hasret gibi çatlamıştı. Kafamda yankılanan sorular beni bu durumukabullenmekten alıkoyuyordu. Nerede olduğumu öğrenmem gerekirdi, belki dekendimi bulmak için adım atmalıydım. İstemeden de olsa odadan çıkmamgerektiğini biliyordum. İçimdeki kaygılar ve merak beni adım adım ilerlemeyezorladı, yavaşça, titrek bacaklarımla kapıya doğru yöneldim. Her adımdaiçimdeki korkunun yankıları büyüyordu, ama pes etmek yoktu. Bir şeylerkeşfetmem ve bu karanlık odanın dışına çıkmam gerekiyordu. Kapıyı açtığımdakarşıma ahşap merdivenin korkuluğu çıktı. Demek ki bulunduğum ev bir katlıdeğıldı, bu gerçek içimdeki belirsizliği daha da artırdı. Korkuluğun pürüzlüyüzeyine gözlerim takıldı. Merdivenin başladığı noktayı bulmak için dikkatleilerledim, çıplak ayaklarım soğuk ahşapla temasa geçtiğinde titredim. Yavaşyavaş aşağıya inmeye koyuldum. Her adımda ahşabın gıcırtısı sessizliği delipgeçiyor ve içimdeki gerilimi artırıyordu.
Yavaş, ama kararlıadımlarla iniyorum. İçimdeki korku ve merak ikisi de birbirine karışmış haldebeni aşağıya doğru itiyordu. Hâlâ neredeydim? Buraya nasıl gelmiştim? Busorular zihnimde dönerken merdivenin her bir basamağında tedirginlik büyüyordu.Sonunda derin bir nefes alarak seslendim: “-Kimse var mı?” Sözlerimyankılanırken sesimin yankısı karanlıkta kayboluyordu. Cevapsız kalan sessizlikruhumu daha da tedirgin ediyordu. Kalbim gürültücü bir davul gibi çarpıyor,dışarıda bekleyen bilinmezlik beni çağırıyordu. Merdivenin sonuna doğruyaklaştıkça tedirginliğim artıyordu. Bir an için duraksayıp, derin bir nefesaldım ve yeniden seslendim: “-Kimse var mı? Sesimi duyan var mı?” Sesim soğukhavada yankılandıktan sonra kayboldu, yanıt alamamak içimdeki korkuyu daha dabüyüttü. Merdivenin sonuna vardığımda geniş bir salonun girişindeydim, çıtırçıtır bır ses duymaya başlamıştım. Odanın içi karanlık ve kasvetli bir havayladoluydu, ancak duyduğum ses belkı de bırının burada olabıleceğını düşündürdübana. Tuğla duvarlar soğuk ve boş bir görünüm sergiliyordu, duvarların her birizamanın ağırlığını hissettiriyordu. Ahşap tavan ahşap destek direkleriylebirleşerek rustik bir hava katıyor, ancak aynı zamanda karamsar bir görüntüoluşturuyordu. Odanın genel tasarımı içimdeki kaygıyı daha daderinleştiriyordu.
Gözlerimi odanındetaylarına daldırdım. Griden oluşan halının yüzeyinde kaybettiğim sıcaklığınizlerini ararken ortada siyah deri bir koltuk belirdi. Koltuğun görünümüderinin parlaklığına rağmen içindeki boşluğu ve soğukluğu hissettiriyordu.Dikkatimi çeken bir başka detay ise odanın karşı köşesindeki tekli koltuktu.Orada, az önce sesını duyduğum şöminenin ateşinin başında bir adam oturmuştu.Sırtı dönük bir vaziyette yanan ateşi izliyor gibiydi, hareket etmeden, sankidüşüncelere dalmış bir haldeydi. Tekli koltuktaoturmuş, sol bacağını biraz öteye itmişti. Bu onun rahat bir pozisyondaolduğunu gösteriyordu, ama aynı zamanda hareket etmeden kalması onun bırkarmaşa içinde olduğunu düşündürüyordu. Eline sıkı sıkıya tuttuğu bir bastonvardı, bu baston sıradan bir tahta parçası gibi görünmüyordu. Aksine antika birparça olarak hemen dikkatimi çekti. Ucu sımsiyah, zamanla parlamayı kaybetmişgibi görünüyordu, ancak diğer ucu bir kuşun figürüyle süslenmişti. Bastonuntutma yeri, zarif bir şekilde işlenmiş ve altın renkte bir kuzgun figürüylebezemişti. Kuzgunun detayları kanatları hafifçe açık ve başı yukarıda, sankigökyüzüne bakıyormuş gibi tasvir edilmişti.
Evin içinde birini görmekiçimde garip bir heyecan yaratıyordu. O anki duygularım karışık bir şekildeçarpışıyordu: merak, korku ve biraz da umut. Adamın sırtı dönük olduğu içinyüzünü göremiyordum, bu belirsizlik onu daha gizemli kılıyordu. Tedbirli birşekilde durdum, sanki biraz daha hareket etsem her şeyin sonu gelecek gibihissediyordum. Ama sonra adamın banadönmeyeceğini fark ettim, sırtındaki yük, içindeki düşüncelerin ağırlığıydı veonun varlığı bana ait bir dünya açıyordu. Bu düşünceyle birlikte cesaretimitopladım ve sesli bir adım atarak ona yaklaştım. Kalbim hızlı hızlı atıyordu,düşüncelerim birbiriyle yarışıyordu. “-Merhaba?” dedim. Sesim odanın boşluğunadüşerken biraz titrek geldi, bu da konuştuğuma pişman olmama neden oldu. Saçmalamışolabileceğimi düşündüm, ama ne diyeceğimi bilememiştim. Adamın hala sırtı dönükolduğundan yüz ifadesini göremediğim için içimdeki korku daha daderinleşiyordu. Herhangi bir yanıt alıp alamayacağımı bilmeden onun yanınadoğru birkaç adım daha attım.
Merakım belirsizliğimlebirleşip beni ona doğru çekti. Farkında olmadan yanına kadar gelmişim, buşekilde ateşin ışığının düşmesiyle onun yüz profiline odaklanabildim. Sırtıdönük olan adamın sakalları düzensizce uzamıştı, sanki bakımına pek de önemvermiyordu. Saçları arkasına taranmış, ama birkaç tutam yine de gözlerininüzerine düşmüştü. Kahverengi gözleri şöminenin alevlerinde kaybolmuş gibi,ateşe derin bir dikkatle odaklanmıştı. Dudaklarıüçgen bir biçimdeydi, sanki ona bir şeyler söylemek istercesine hafifçearalanmıştı. Bıyıkları ise o belirgin dudakların gizlemek üzereydi. Üzerindesiyah bir kumaş pantolon vardı, bu pantolonun kaliteli olduğu hemenanlaşılıyordu. Beyaz gömleği ise sanki üzerine atılmış gibi, yakası açık vekolları bolca katlanmış bir haldeydi. Kollarındaki dövmeler onun geçmişiyleilgili birçok hikaye anlatıyordu, ama gömleğin yakası açık olsa da o dövmelerigörmek için ona yeterince yakın değildim. Onu incelerken uzun bir sessizlikortamı oluştu. Adamın ateşi izlemekten başka bir şeyle ilgilenmediğini farkettim. Sanki etrafındaki dünya onun için yoktu. İçimdeki merak kabarıyor, amanasıl başlayacağımı bilemiyordum. Tam o sırada onun bakışlarının derinliklerinedalıp gittiğini anladım. Beni fark etmemiş gibi görünüyordu, bu düşünceiçimdeki huzursuzluğu daha da artırdı.
Bu durumu bozmamak içinyanımda beklemek yerine sesimi yükseltmekte karar kıldım. “-Karışık vermeyecekmisin?” dedim, oldukça kaba bır şekilde yüzüne bakmaya devam ettim. Kuşkusuzbırı bana bu şekilde baksa çoktan ona dönüp suratına bır yumruk yapıştırmıştım,ancak adam delirtecek seviyede umursamıyordu. Kaşlarım şaşkınca kalkarken belkıresmi bır tavır takınmanın her şeyi çözebileceğini düşünerek devam ettim, çünküAlina olsa böyle yapardı. “-Kimsiniz acaba?” Omuzlarının gerıldığını hıssettım,ancak dönüp bana bakmadı. Bu tavrı katlanılmaz boyut almaya başlasa dasakinliğimi korudum. “-Neden burada olduğumuzu bılıyor musunuz?” Yine aynıyanıt, kendımı aptal gıbı hissettiriyordu. Kollarımı bağlayarak etrafabakındım, onun dışında başka bırını bulma umuduyla. Ancak kimse yoktu, sadeceıkımızdık, o ve ben. Sahi, kımdı bu adam?
Merak ıçımı kemirirkenbır adım daha ona yaklaşarak konuşmaya çalıştım “-Bak, az önce uyandım ve sonhatırladığım ormanda olduğumdu, sonrası karanlık” Kendımı açıklarken aptal gıbıhissetmemek elde değıldı, muhtemelen duvarla konuşmak bu adamla konuşmayaçalışmaktan daha kolaydı. Adama dum duz bakmaya devam ederken ellerimi çözdümve sabırsızca “-yanı acaba biraz bana yardımcı olabılır mısın?” diye sordum,sesım sakındı, ancak delirmek üzre olduğum kolayca anlaşılıyordu. Sabırlı bırıdeğıldım, hiç bır zaman da olmamıştım. Bu nedenle daha fazla tahammül edemedimve “-En azından adını söyle,” dedim, sesim soğuk ve keskindi. Kelimelerim karanlıkodada yankılanırken dikkatimi aniden elinde tuttuğu bastona çevirdim. Adamınengelli olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Bir bacağını diğerine göre daha öne atmıştı,bu da ayağında bükülme zorluğu çektiğini gösteriyordu. Bu detayları çok iyibiliyordum, çünkü ben de aynı zorlukları yaşamıştım. Gözlerim bu keskingözlemlerimin getirdiği anıların ardında kaybolurken kendimi aniden “-Sen...konuşabiliyor musun?” diye sorarken buldum. Bu kadar düşüncesiz olmam yaşadığım olayların ardından dengeminşaşmasıyla ilgiliydi. Anlık bir pişmanlık duydum, ama bu cümle dilimdendökülmüştü.
Adam, ilk başta beni hiçgörmemiş gibi, ateşe odaklanmaya devam ediyordu. Fakat son sorumu duyduğu anda,dikkatini üzerime çevirdi. O an, adımlarım kendiliğinden gerilerken,yutkunmadan edemedim. Yüzünün tam halini ilk kez görebiliyordum. Biçimlikaşları çatılmamış olsa da, keskin bakışlarından sorduğum sorunun rahatsızedici etkisini hissedebiliyordum.. Dudakları aralanmış, ama kelimeler hala onaitaat etmiyormuş gibi görünüyordu. Yüzündeki ifadeyi inceledikçe, kafamdabirçok soru belirmeye başladı. Onun içinde bulunduğu durumu anlamak, beni dahada tedirgin ediyordu. İçimde bir yer, bu adamın hikayesinin benimkine benzerolabileceğini düşünüyordu, ama yine de bu belirsizlik, merakımın önünde büyükbir engel olarak duruyordu.
Karşımdaki adam soğukodanın karanlığında dikkat çekici bir şekilde görünüyordu. Keskin bakışları, açıkkahverengi gözleriyle birleşerek ateşin yanındaki aydınlıkta parlıyordu.Gözlerinin derinliklerinde bir hikâye gizliymiş gibi, her bakışında bir anlamarıyordum. Siyah saçları, dağınık bir şekilde geriye taranmıştı, bazı kısatelleri kaşlarının üzerine düşerek onun sert ifadesini daha daderinleştiriyordu. Sakalının bakımsız, ama çekici görünümü, keskin hatlarıyla yüzüne karizma katıyordu. Yüzüneyakışan burnu hafifçe kıvrılarak, yüz ifadesine güçlü bir karakter ekliyordu.Belirgin elmacık kemikleri, onun karizmatik havasını pekiştiriyordu. Vücudu iseyapılıydı, bunu giydiği gömlekten bile kolayca anlayabilirdiniz.
Sessizliği bu sefer o böldü.“-Gerçekten hatırlamıyorsun değil mi?” dedi, ama o an ben ona değil, onunçekici aura ve güçlü varlığına odaklanmıştım. Gözlerim yüzündeki her detayıincelemekle meşguldü, keskin bakışları, belirgin elmacık kemikleri ve yüzüneyakışan burun.. söylediklerine kulakvermek yerine sadece ona bakarak kaybolmuş gibiydim. Düşüncelerim kafamdaçarpışırken gözlerim ondan ayrılmadı. Onun sakin duruşu içimdeki gerginliği birnebze dindirse de merakım daha da kabarıyordu. Belirsizlik içinde kaybolmuşkenona dair bir şeyler bulmak için derin derin bakıyordum. Kendimden geçerkensöylediklerini duymam imkânsız hale gelmişti, ancak sonunda kendimi toparlayıponunla iletişim kurmak için ağzımdan dökülen kelimeler “-Anlamadım, tanışıyormuyuz?” oldu. Cümlemi kurarken sesimdeki kararlılığı hissetsem de içimdekimerak ve belirsizlik hâlâ çalkalanıyordu.
Adamın yüzündekiifadesizliğe baktıkça içimdeki merak daha da büyüyordu. Sözlerim bitince beniuzun bir sessizlikle süzdü, dikkatini yüzümden ayırmadan sanki tüm varlığımanüfuz edercesine. Bu kadar sakin bir adamın sessizce bana bakarak iç dünyamıböylesine alt üst edebilmesi karşısında şaşkındım. Gözlerindeki anlamı tamolarak çözmekte zorlanıyordum, ama o her bakışıyla sanki bir şeyleri bendensaklıyormuş gibi duruyordu. Bir süre sonra yüzünde hafif bir kıpırtı belirdi vedudaklarından kelimeler soğuk bir akıntı gibi döküldü “-Fazlası” Bu kısave belirsiz cevabı içimde yankılanarak daha da büyüyen bir karmaşa yarattı.Kaşlarımı hafifçe çatarak bu cevaba bir anlam vermeye çalıştım. Ne demekistemişti? Sesimin tonu şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak bir kez daha cevapvermeye zorladı beni. “-Aksanınızyabancı geldi” dedim, içimde hafif bir tereddütle. “-Kimsiniz acaba? Yanlışanlamayın lütfen, anlamaya çalışıyorum” Söylediklerimle biraz olsun güvenlikarayışındaydım, açıklığa kavuşmayı bekliyordum, ama sanki cevabını bildiğim birsoruyu tekrar soruyormuşum gibi çaresiz hissediyordum. Adam bu sorumu duyarduymaz daha dikkatli ve yoğun bir bakışla beni süzmeye başladı. Gözleriüzerimde ilerlerken bakışlarındaki soğuk ve ağır anlam beni kelimenin tamanlamıyla orada çıplak bırakıyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu.
Üzerimde sadece siyah,geniş bir tişört olmasına rağmen onun o güçlü bakışları altında sanki hiçbirşey giymemişim gibi hissettim. Bir anda ürperdim, tüm dikkatimi toplamakzorundaydım. İçgüdüsel bir hareketle ellerimi yavaşça göğüslerimin üstündenkollarımın altına yerleştirdim, sanki bir şekilde kendimi korumayaçalışıyordum. Onunla aramdaki mesafe bu kez daha da geniş ve aşılması zor birengel gibi görünüyordu. Bu bakış konuşmaya cesaret edemediğim, ama hissetmektende kaçınamadığım bir tür çıplaklık yaratıyordu. O bakışların altında ezildiğimihissederken sessizliğin kırılmasını beklemek bir işkenceye dönüşüyordu. Tam osırada dudaklarından yine o soğuk ve derin sesiyle kelimeler döküldü: “-Biziki düşmanız” Bu sözlerin ağırlığıiçimde yankılanırken ellerim yavaşça düştü, yüzümde ise anlık bir şaşkınlıkbelirdi. Kaşlarım istemsizce çatıldı, zihnimde kaynayan sorular birden daha daçoğaldı. Düşman mıydık? Ne tür bir düşmanlık ne tür bir geçmiş? Ve en önemlisi,bu adam kımdı?
Sabırsızlığımdan doğan öfkemve merakım birbirine karışarak kontrolsüz bir çıkış buldu: “-O zaman nedenburadayım?” diye sordum, sesim belirsiz bir tonda yükseldi. Ona biraz dahayaklaştım, gözlerimdeki soru işaretlerini cevaplamasını bekliyordum. “-Beyefendi,bana açıklar mısınız? Bu resmen adam kaçırma!” dedim, bu kez daha sert birtonla. Ona anlamadığımdan tahammül sınırımın zorlandığından emin olmamıistedim. Ama cevap yoktu, yüzünde tek bir değişiklik, bakışlarında bir kıpırtıbile olmadan sanki orada değilmişim gibi ateşe odaklanmış duruyordu. Artık bubelirsizliğe ve umursamaz tavrına karşı sabrım tükenmişti. “-Cevap vermeyecekmisin?” dedim, bu kez sesimdeki öfkeyi saklamadan. Bu umursamazlık beni iyiceçıldırtıyordu, ellerimi havaya savurdum, dikkati bana dönsün diye son bir çabagösterdim. “-Alo!” dedim, kelimenin sonunda sesim öfkeden hafif titremişti, amabu da işe yaramamıştı.
Adamın yüzündeki o sakinve kendinden emin ifade karşısında iyice pes etmiştim. Sanki bilmediğim biroyunun içindeydim ve kurallarını bana öğretmeye hiç niyeti yoktu. Onun buinatçı sessizliğinin altındaki nedeni anlamaya çalışırken aniden içime dolan o tedirginliklecesaretimi topladım ve gözlerimi dikerek son bir hamle yaptım. “-Benimle oyunmu oynuyorsun?” diye mırıldandım, sesimi alçak, ama öfkeli tutmaya çalışarak.Bir adım daha attım, neredeyse nefesini hissedecek kadar yaklaştım, fakat ohala tepki vermiyordu. Bir sessizlik duvarına çarpıp yere yığılmış gibiydim.Artık daha fazla tahammül edemezdim, bu saçmalıktan ve bu karanlık yerdenkurtulmak istiyordum. Derin bir nefes alıp kendimi geri çektim. “-Bu saçmalığadaha fazla maruz kalmayacağım” dedim, cümlemdeki kararlılığı saklamadan. Onasırtımı dönüp adım atmaya hazırlanırken aniden soğuk ve güçlü bir elin kolumadolandığını hissettim. Parmaklarının sertliği ve tenindeki o tuhaf soğuklukbeni adeta yerime mıhladı. İçimdeki öfke bir anda buz gibi bir korkuya dönüştü. Donup kaldım, kolumdaki o ağır tutuşbütün bedenimi kontrolü altına almış gibiydi. Ne yapacağını ne söyleyeceğinikestiremeden kelimenin tam anlamıyla onun esiri olmuştum.
Kalbimin gürültüsükulaklarımı sağır ederken arkamı dönmek için kendimde cesareti topladım.Kollarımdan dökülen soğuk terlere rağmen yüzümü ona çevirdim ve gözlerim tekraro keskin kahverengi bakışlarına takıldı. Yüzündeki ifade sanki hiçbir şeydenetkilenmiyormuş gibi sakindi, fazlasıyla sakin. Ardında ne sakladığını, busessizliğin içinde ne kadar çok şey barındırdığını bilmiyordum, ama kontrolütamamen ele almıştı. “-Kapılar kilitli ve her tarafta koruma var” Sesi o kadar etkiliydi ki adeta kelimeleriylesarılıyordum. Ellerini usulca bileğime doğru kaydırdı, parmak uçları neredeysehafif bir rüzgâr gibi dokunurken bu temas beni bir anda irkilmeme sebep oldu. Ardındankolumu bıraktı, ancak dokunuşunun etkisi üstümde asılı kaldı. Bir an gözlerimdekorkuyla karışık bir belirsizlik parladı, ağzımdan neredeyse istemsizcefısıldadım: “-Sen...” Kimdi bu adam? Ne istiyordu benden? Bu esrarengiz gücünve soğukluğun ardındaki anlamı çözmeye çalışırken, öfkemi ve korkumu bastırmayaçalışarak sesimi bir nebze daha sertleştirdim: “-Ne dediğinizin farkında mısınız?!” Bu sorum karşısında gözlerinde kısa birkıvılcım belirdi, ama hiçbir şey söylemedi. Tüm bu karmaşaya rağmen o hâlâsakindi, ben ise her kelimesinde biraz daha çözülüyordum.
“-Neden buradayım?!” diye sordum, çaresizliğimsesime iyice sinmişti. Kaçmaya çalışan zihnim bulunduğum yeri anlamlandırmayaçalışırken onun soğukkanlılığı beni iyice bir çıkmaza sokuyordu. Bu suskunluğunve sırların arasında tutsak gibi hissetmek beni giderek boğmaya başlamıştı. Amao bütün bu kaosun arasında hâlâ sakinliğini koruyarak karşılık verdi. “-Aitolduğun yerdesin” dedi, aynı sakinlikle. Ait olduğum yer mi? Neresi? Burada neişim vardı? Bu yerde kendimi tanımadığım bir şeyin parçası gibi hissediyordum,ama aitlik fikri bir an içimde anlamlandıramadığım bir şekilde yankı buldu. “-Madem düşmanmışız, neden beni burada tutuyorsunuz? Ne yaptım size?” Şaşkınlıkla dolusesim bu kez daha kararlı ve sert bir tona büründü. Adamın gözlerinde uzunsüredir sönmüş bir ateşin izlerini fark eder gibiydim. Bakışları beni delipgeçerken sanki her kelimemin altında bir cevap bulmaya çalışıyor gibiydi. Cevapalmakta ısrarcıydım ve söylediklerimin onun sakinliğini bozmasını istiyordum.Boğazımda bir düğümle devam ettim, kelimelerime vurgulayarak: “-Ben basit birçiçekçiyim, öncesi yok. Size ne yapmış olabilirim?” Sözlerim kafasında biryerlerde yankı bulmuş olacak ki dudaklarında kısa bir anlık kıvrım belirdi. Bualaycı gülümseme yüzündeki ifade ile tam bir tezat oluşturuyordu, ama aynızamanda bana bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiriyordu.
Merakım korkuma galip gelmişken bir adım dahaatarak aramızdaki mesafeyi azaltıp gözlerimi onun karanlık bakışlarına diktim. “-Sevdiğinizbirini mi incittim?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak “- Hakaret mi ettim?” Öncekihayatımı bılmıyordum, bu yüzden her ıhtımalı değerlendirmeye çalışıyordum. Eğeradam haklıysa hatamı düzeltmeyi düşünüyordum. Bu sözlerimle bir şeyleri tetiklemiş olmalıyım, çünkü dudaklarındaki oalaycı kıvrım biraz daha belirginleşti. Yüzündeki sertlik sanki bıçaklakesilmiş gibi aniden derinleşti. O an bakışlarıma biraz daha dikkatliceodaklandığını hissettim, beni süzmeye başladığını fark ettim. Tüm bu bakışlarınve garip hislerin altında hissettiğim çıplaklık daha da rahatsız edici halegeldi, ama bir şeyleri açıklığa kavuşturmak zorundaydım. Nefes alırken içimdekiumutsuzluğu bastırarak son bir soru sordum: “-Bakın, ben bir kaza geçirdim vegeçmişime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Size ne yaptım bilmiyorum, ama telafietmeme izin verin. Sadece söyleyin, ne yaptım size?”
Sessizlik bir kez daha aramızda hüküm sürerkengözleri yavaşça gözlerimden izlerle dolu olan ellerime doğru kaydı. Neredeysegöğsümde bir ağırlık hissettim, sanki o bakışlarıyla geçmişin tüm ağırlığınıüzerime yüklüyordu. Sonra ağır bir sessizlikle, sözleri dudaklarından döküldü: “-Güneşimialıp götürdün” Bu sözler anlamını kavramakta zorlandığım bir yarımkalmışlığın ifadesi gibiydi, ama içindeki acı ve sitem öylesine belirgindi kibir anlığına nefesim kesildi. Daha sonra kinayeli ve derin bir alayla ekledi “-Oysaben baharı sevmiştim” Söylediklerini anlamlandırmaya çalışırken beynimdekiher şey birbirine girdi. Bu sözler, bu imalar, alıntı gibi.. derin bir boşluğuniçinde asılı kalmıştı. Öfkeyle gözlerimi ona diktim ve “-Sen benimle dalga mıgeçiyorsun be adam? Ne bu? Kafiyeli şiir falan mı?” diye bağırdım, sözleriminhavada asılı kalışı ikimizin arasında neredeyse elle tutulur bir gerilimyaratmıştı. Sakinleşmek için birkaç derin nefes aldım, ama bu adamın varlığıiçinde bulunduğum bu tuhaf ve rahatsız edici belirsizlik yüzünden kaçmakisteğim arttı. Birkaç adım geri çekilip derin bir nefes daha aldım, amauzaklaşmak pek de işe yaramıyordu. İçimdeki öfke hala canlı, hala buradaydı veyüzümde bir maskeye dönüşmeden sakin kalmam gerekiyordu.
Sonunda dayanamayıp yeniden ona döndüm. Sesim bukez daha kontrollü, ama hala belirgin bir tedirginlik barındırıyordu. “-Buyaptığın şeyin suç olduğunun farkında mısın? Adam kaçırma, zorla alıkoyma... Nekadar yatarsın haberin var mı?” Sözlerim ortamda yankılanırken gözlerimi ondanayırmadım. Dikkatini çekebilmek için bilinçli olarak sesimi daha dasertleştirmiştim. Kendi kendime sakin olmam gerektiğini tekrar ediyor, herkelimemi daha da netleştiriyordum. Sakin görünmeye çalışırken içimde fırtınalarkopuyordu. Onunla göz göze geldiğimde yeniden kendine hâkim bir şekildebastonuna doğru uzandığını gördüm. Parmakları yavaşça bastonun sapını kavradı,bu basit hareket bile sanki kalkıp gitmeye hazırlanıyormuş gibi bir hisveriyordu. Ama yüzünde hiç acele yoktu, tam tersine bu hareketini sergilerkengösterdiği sakinlik daha da rahatsız ediciydi. Bu sessiz, ağırbaşlı tavrı benidaha da sinirlendirdi. “-Son kezsoruyorum” dedim, tüm cesaretimi toplayarak “-Neden buradayım ve neden bana ‘düşmanız’dedin?” Cevaplar için daha fazlabekleyemezdim. İçimde biriken sorular patlayacak kadar dolmuştu. Eğer birşeyleri ortaya çıkaracaksam bunu en açık şekilde yapmalıydım. Adamın benitanıyor olma ihtimali iyice kafamı karıştırıyordu, geçmişimi bılıyorolabılırdı. Bu düşünce benı ona yaklaştırırken ıçımde garip bır umut belırdı,belkı gerçekten kım olduğumu öğrenebilirdim.
Beni dinlerken yüzünde enufak bir duygu izi dahi yoktu, ancak gözlerindeki sert, çözülmez ifade içimdebir titreme yaratıyordu. Sözcüklerimle ona ulaşmaya çalışırken derin bir umutkıvılcımı içimde parlıyordu, ama aynı zamanda sanki karanlık bir uçurumunkıyısında bekliyor gibiydim. “-Beni tanıyorsun anlaşılan... Sevmeyecek vedüşman olacak kadar hem de” Bu sözcükleri bir kez dile getirince içimde büyüyenkorkuyu biraz bastırabildim. “-O zaman biliyorsundur,yanı ailem.. eğer bir ailem varsa ve seni bulabilecek durumdalarsa... Onlar dapeşimdedir artık” Devam ederken farkettim ki onun karşısında hem korkusuz hem de kararlıyım, tüm yaşadıklarımıöğrenmeye ihtiyacım vardı. Her şeye rağmen bu yabancının gözlerinde geçmişiminyankılarını bulmayı umuyordum. Bir yandan da aklımın derinliklerinde belki birailem olduğunu düşünerek içimde bir yerlere kök salmış kaybolmuşluk hissiylebaş etmeye çalışıyordum. Bir an için bana dönüp gözlerime bakınca sanki içimigörebiliyormuş gibi geldi, ancak bu kısa sürdü.
“-Annem, babam...” dedim,sesi daha da yükselterek. “-Merak edeceklerdir. Kimse çocuğunu kolay kolaysilemez” Bir anlık sessizliğin ardından sözlerimin etkisini görmek içingözlerimi ona diktim, içimdeki umut ve öfke birbirine karışmış bir şekildedolup taşıyordu. Ancak o kelimelerimi zihnine çekip orada tartarak bakışlarınıüzerimde sabitlemeye devam etti, yüzünde en ufak bir çatlak dahi oluşmadan. Biranda içimde kopan tüm fırtınalar onun yüzündeki o ifadesiz bakışta dondu kaldı.“-Neden öyle bakıyorsun?” diye sordum, kelimelerim biraz daha fazla sertleşmiş,kendimi korumak için güçlü kalmaya çalışıyordum, ama sesimdeki titreme buçabamı ele veriyordu. Yine de gözlerimde beliren yaşları gizlemek için ne kadarçabalasam da gözyaşlarımın varlığını hissettiğimde utançla bakışlarımı kaçırmakistedim. Onun söyleyeceği şeyin içimdeki kuşkuyu doğrulayacak türden olduğunubiliyordum ve kendimi bununla yüzleşmeye henüz hazır hissetmiyordum. Sessizkaldı, ama onun bu donuk ifadesi en acı cevap kadar ağır ve doluydu. Artıksaklayamayacak kadar gerçeğe yakındım, duygularımda bir yarılma oluşmuştu.Kısık bir sesle ve yutkunarak “-Ailem... yok mu?” dedim. Bu sözcüklerin kendiiçimde bıraktığı yankı tüm bedenimi sarsan bir acıya dönüşüyordu. Gözlerindekiufak, belli belirsiz bir kıpırtıya odaklandım, belki yanlış anlamışımdırumuduyla.
Başını hafifçe yana eğipbana baktı, gözlerindeki soğuk ve mesafeli bakış içimde ince bir ürpertibıraktı. “-Belki de sen beni yeterince tanımıyorsundur” dedim, kendi sesimgüçsüz ve çaresizdi. Bu cümleye tutunarak içimdeki boşluğu kapatmaya çalıştım,fakat onun yüz ifadesi bana başka bir gerçek sunuyordu: acımasız, katı vehiçbir umudu beslemeyen bir gerçek. Derin bir nefes alışı sanki uzun süredirbeklediği bir cümlenin hazırlığı gibiydi. Sonunda konuştu, soğukkanlı ve sakinama kelimelerin altında eziliyormuşum gibi bir ağırlık hissettim: “-Sekiz yıl…Sence de bir insanı tanımak için yeterli süre değil mi?” Bu kelimeler zihnimdeyankılanırken o karga bastonunu sıkıca tutarak yavaşça ayağa kalktı. İlk defatüm heybetiyle karşımda durduğunda aslında tahmin ettiğimden çok daha uzun veyapılı olduğunu fark ettim. Omuzları geniş ve güçlüydü, bastona rağmen sağlamduruyordu, vücudu her an harekete geçmeye hazır bir sertlikle duruyordu sanki.Çenesini hafifçe yukarı kaldırarak, tepeden bana bakarken onun karşısında nekadar küçük ve zayıf göründüğümü hissettim.
Aramızdaki bu fizikselüstünlük farkı içimdeki tedirginliği daha da körükledi. Sözlerinin ardındanadeta taş kesilmiş gibiydim. O ise hiçbir merhamet belirtisi göstermiyor,sadece sert ve soğuk bir kararlılıkla bana bakmaya devam ediyordu. Bakışlarısanki her şeyi benden söküp almış gibi boştu, ama bir o kadar da ürperticiydi.Ellerim istemsizce yumruk haline geldi, ama bu karşısında ne kadar güçsüzolduğumu değiştirmiyordu. Tüm o duygular, korku, öfke, acı bir arada içimdedüğümlenmişti, fakat bu karşımdaki adama baktıkça her şey yerle bir oluyordu. İçimdekibütün hayalleri, umudu, hatta yaşamaya dair o tutunduğum ince ipliği de alıpgötürmüştü sözleriyle. Sekiz yıl… Eğer sekiz yıl boyunca beni tanıdıysave hala bu kadar donuk, bu kadar mesafeli ise tahminlerim doğrulanmıştı: aitolduğum, dönmeyi umduğum, beni bekleyen kimse yoktu. Gözlerimden yanaklarımasüzülen yaşları artık saklayamıyordum. İçim çöküyor, bedenim sanki bir ağırlığınaltında eziliyordu.
Sessizliğin içindekalmıştım. Dudaklarım titriyor, ancak ne yutkunabiliyor nede bir şeylersöyleyemiyordum. Sanki tüm ruhum sözcüklerle birlikte boşalmış, bu gerçekle başbaşa kalmıştım. Onun bu kadar sakin, bu kadar katı ve umarsız duruşu bileiçimdeki boşluğu daha derinleştiriyordu. Öylece kalakaldım, onun söyledikleriniişitmiş olmayı dahi istemiyordum. Ama duydum, her harfi içime kazındı, acınınbütün sertliğiyle yüzleşmek zorunda kaldım. Sözler ağzımdan dökülmeden önceiçimde durdurulamaz bir fırtına gibi kabarmıştı. “-İkisi de mi?” dedim, sesimçatallı, inanmak istemeyen bir tınıyla. Boğazım düğüm düğüm olmuş, nefes almakdahi zorlaşmıştı. Karşımdaki bu soğukkanlı adam yüzünde hiçbir duygu belirtisiolmadan “-Uzun zamandır” dedi sadece. Yutkunmaya çalıştım, ama kelimeleri içimesindiremiyordum. Bu kadar soğukkanlı ve basit bir açıklama içimdeki acıyı dahada derinleştiriyordu, gözlerımın dolduğunu hissediyordum. Sanki ona inanmayarakgerçeği değiştirebileceğimi sanıyordum. “-Yalan söylüyorsun” dedim, sesimdeöfke kadar korku da vardı. “-Yalancısın! Nereden bileceğim ben senin yalansöylemediğini?” diye patladım, öfkem yüzünden yükselen sesime kendim bileşaşırarak.
“-Zaten hiçbir şeyhatırlamıyorum. Ne malum, belki de benimle kafa buluyorsundur! Belki sadecedüşmanız diye böyle şeyler söylüyorsun... Tanıyor muyum seni gerçekten, tanımammı gerekiyor?” Kafamda onunla ilgili düşünceler karmakarışık hale gelmişti. Onadoğru bir adım daha yaklaşıp gözlerinin içine dik dik bakarken onun rahatlığıve soğukkanlılığı karşısında daha da çaresiz hissettim. Bir anlık sessizliktenefes alıp vermelerimizi duyuyordum. Ardından soğuk bir şekilde, her kelimesiniağır ağır, hiç acele etmeden söyledi: “-Babanı tanıyordum” dedi, gözlerinibenimkilerden kaçırmadan “-İkisini de ben öldürdüm” Bu sözlerle dünyaönümde kayıp gitti. Sanki etrafımdaki her şey bulanıklaşıp küçülüyor, benseboşlukta süzülüyordum, tek başıma ve kimsesiz. Duyduğum sözlerin her biri adetabir kurşun gibi içime saplanmış, nefesimi kesmişti. Duyduklarımı sindirmeyeçalışırken beynim her şeyi reddediyor, kalbim kabullenmekte zorlanıyordu. Okadar uzun süre hiçbir şey söyleyemedim ki ağzımdan çıkan en ufak ses bile heran parçalanacak gibi kırılgandı. Dakikalar süren sessizliğin ardından tümgücümü toparlayarak dudaklarımı araladım. Ama sesim hırıltılı bir fısıltıdanibaretti. “-Neden?” dedim, başka hiçbir şey söyleyemeyecek kadar darmadağın birhaldeydim.
Gözlerini yüzünde tek birduygu kıpırtısı olmadan üzerime dikti. “-Öyle gerekti” dedi kısaca, sanki budünyayı derinden sarsan bir itirafta bulunmamış gibi. Yutkunmayı dahi unuttum,boğazımda düğümlenen öfke ve acı birleşip tüm bedenimi sararken o sadecesoğukkanlıydı. “-Öyle gerekti?” diye tekrar ettim, sesi soluğum titreyerek. Bubasit, hafif kelimelerin bu kadar korkunç bir anlam taşıyabileceğine inanmakistemiyordum. Dolup taşan gözlerimden istemsizce yaşlar süzüldü, içimde birikenkoca bir çaresizlik dalgası artık tutulamıyordu. “-Sen… sen nasıl bir insansın?”diye bağırdım, gözyaşlarım yanağımda süzülüp giderken. Kendımı tutamadan onadoğru bir adım attım, ellerim yumruk haline gelmiş, tüm bedenim titriyordu.İçimde ne kadar acı, öfke varsa gözlerimden ona fırlatmak ister gibi baktım. “-Kimsinsen?” dedim, sesim çatallaşarak, sanki her kelimede bir parçam eksiliyordu. “-Kimsinde bir insanın hayatını alabilme hakkını kendinde buluyorsun?! Kimsin sen ki…”Sözlerim tükenirken dayanamadım ve tüm çaresiz öfkemle göğsüne doğru ittim onu. Ama bedenindeki sarsilmazlik adeta kayagibi sağlamdı, karşısında ne kadar küçük ne kadar çaresiz olduğumu bir kez dahahissettim.
Nefes nefese kalmış, hernefesimde içimdeki öfkeyle yanıyordum. “-Kim yapabilir bunu?” dedim bır kezdaha vururken. Sesim fısıldar gibi, ama gözlerinde hâlâ en ufak bir pişmanlıkbelirtisi yoktu. “-Hangi hakla?” Sesim yorgun, kırık dökük, hüzünle karışık birtonda yükseldi. Bir an daha onun bu merhametsiz yüz ifadesine dayanamazkennefesimi zor tuttum. “-Bu düpedüz canilik!” dedim, tüm acım gözlerime vurmuştu.“-Canavarsın sen!” Sözlerimle onusarsabilmeyi, o soğukkanlı maskenin ardında bir çatlak görebilmeyi umuyordum.Fakat gözleri hâlâ boş, hâlâ acımasızdı. Bir an için bile olsa duygularımıanlamasını beklemek bir canavardan merhamet dilemek gibiydi. “-Konuş!” dedim,sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Ancak onun sessizliği daha dasinirimi bozdu. Bir kez daha vurdum, bu sefer daha sert. Gözlerim dolu dolu,yaşlar yanağımdan süzülürken içimdeki öfke ve hüzün karışıyordu. “-Nasılyapabildin?! Hiç mi vicdanın sızlamadı?” diye ağladım, kelimelerim onun soğukifadesine çarpıyordu. “-Ne istedin onlardan?! Ne istedin ailemden?!” Sesimgiderek yükseliyor, her bir kelime adeta onu yaralamak için havayafırlatılıyordu. “-Nasıl yaptın?! Konuş!” İçimdeki acı bana bunu yapma gücüveriyordu, ama bir yandan da yaşamakta olduğum bu korkunç gerçeklikle yüzleşmekistemiyordum.
Fakat aniden beklenmedikbir şekilde bileklerimi kavradı. Hayretle ıslak gözlerimi açtım, ne olduğunuanlamadan az önceki sert hamlemle koltukta buldum kendimi. Kollarım derikoltuğun başlığında, onun elleri arasında bağlıydı. İçimdeki korku büyüdükçegözlerimdeki yaşlar daha fazla süzüldü. Yüzüme bakarken belki de gözlerimdekikorkuyu okuyabileceğini düşündüm, ama o sadece soğukkanlı bir ifadeyleduruyordu. Daha fazla dayanamadım, onu daha fazla görmek istemedim. Gözlerimikapattım ve yanaklarımdan akan yaşları silmeye çalışırken sesi kalbimdekiçarpıntıyı hızlandırıyordu. “-Bırak!” dedim, titreyen bir sesle. İçimdeki korkuve çaresizlik bağıran bir çığlık gibiydi, ama sözlerim onu etkilemiyordu. “-Bırakbenı!” diye tekrar ettim, ama o bırakmıyordu. Tam tersi, parmakları tüy gibihafif dokunuşlarla bileklerimde geziniyor, beni daha da savunmasızhissettiriyordu. O an sesimi kontrol altına almakta zorlandım. Beni daha dakapana kısıyor, tek ayağını ayaklarımın arasında sabitleyerek hareket etmemeizin vermiyordu.
“-Bırak…” diyeyalvarırken gözlerim yine kapanmıştı, gözyaşlarım yanağımdan aşağıya doğru yolçiziyordu. Onun dokunuşları iğrenç bir sıcaklıkla beni sararken sesimtitreyerek tekrar çıktı: “-N’olur gitmeme izin ver” İçimdeki çaresizliksözcüklerime acı bir ağırlık katıyordu, ama o parmaklarını bileklerimdegezdirmeye devam etti. Yavaşça yanıma daha da yaklaşıp yüzünü benimle aynıhizada getirdi. Gözlerimi açtığımda onun kahverengi bakışlarıyla karşılaştım,soğuk ve ürkütücü. Saçlarımın arasına parmaklarını sokarak derin bir nefesalıyormuş gibi kulağıma yaklaştığında yutkundum. Onun sıcak nefesi cildimde birtitreme yaratıyordu, o an duraksayıp hareket etmemesinin beni nasıl bir boşluğadüşürdüğünü fark ettim. O öylece durmaya devam ederken gözlerim bir anlığınakapandı, gerçeklikten kopmuş gibi hıssetmıştım. Kulaklarımda kalp atışlarımyankılanırken dudakları kulağıma değdiğinde içimde bir şeyler yerle bir oldu. “-Nefesal” diye fısıldadı kısık bır tonda “- İnanın bana, duyacak çok şeyin var”Sesindeki soğukkanlılık beni daha da rahatsız ediyordu. Nefesimi tuttuğumu farkettiğimde içimde bir panik dalgası yükselmeye başladı. Gözlerim açıldığındaonun ifadesinde merhamet veya acıma bulmayı ummuştum, ama orada yalnızca bir boşlukvardı. “-Daha hikâyenin başındasın Pandora”
Sözlerin anlamını tamolarak kavramama izin vermeden üstümden çekildi. İçimde bir şeyler yerindenoynadı, ama ben hâlâ aynı pozisyonda duruyordum. Sanki o bıraksa bile dokunuşuve varlığı zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Gözlerimi açtığımda bana doğrueğilmiş olan o acımasız yüzü hala akımdaydı. O yere düşürdüğü kargalı bastonunualırken hareketleri yavaş ve dikkatliydi. Gözleri bana geçici bir bakış atarkensanki geri çekilirken bir parça zorlanıyormuş gibi göründü. “-Şimdi uslu birkız ol, odana çık ve sana giymen için bir şey getirmeden sakın dışarı adımınıatma” dedi sert bir sesle. Emrinin ağırlığı içinde barındırdığı tehdit vekontrol hissi içimdeki korkunun daha da büyümesine neden oluyordu. Bana doğrukaymış olan bakışlarıyla birlikte giydiğim silah tişörtünün yukarıyasıyrıldığını ve kalçalarımın ortaya çıktığını fark ettim. Yutkunmaktazorlandım, hemen üstümü düzelttim, ama hareketlerim panik içindeydi. “-Ve şunubil, sabırlı bır insan değılım, sakin benı sınmaya kalkma, yoksa bunun bırbedeli olur” dedi buz gıbı bır tonda, ardından ekledi: “-Sorunun cevabınagelecek olursak..” Bir elını yana açarakevi gösterdi, nerede olduğumu açıklar gıbı. “- Cehennemine hoş geldin,Pandora” Haklıydı, burası benim cehennemim olacaktı ve o, bakışlarındaonlarca duyguyu aynı anda taşıyan adam, Şeytanımdı…
****************************************************************************
Ve bölüm sonu✨
Sizce bu adam kim ve neyin peşinde? Hadi bakalım, tahminlerinizi ve teorilerinizi yorumlarda benimle paylaşın. Hepsini merakla okuyacağım! 😍
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere! 🫶✨
Bölüm etkileşimi
