9. bölüm · Beyhûde Sitem

9. Bölüm: Ateş hattı

Zeynep Çelik

Selamün aleyküm arkadaşlarrrrr
Yeni bir bölüm geliyorrrrr
Keyifle okuyup yeni bilgiler elde etmenizi temenni ediyorum.

(...)

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Kapı ağır ağır aralandı. Metal menteşelerin çıkardığı o ince, tiz ses odanın sessizliğini yırtar gibi oldu. İçeri Neva hemşire girdi. Yüzü solgundu; sanki kanı çekilmişti. Gözleri, gördüklerini hâlâ taşıyordu.

-Ağır vakalar geliyor…” dedi nefesi kesik kesik. Göğsü hızla inip kalkıyordu. “Ama… bunlar çok farklı.”

Leyla anında doğruldu. Refleks gibi. “Nasıl farklı?”

Neva’nın dudakları aralandı ama kelimeler kolay çıkmadı. Bir an sustu. Sanki söyleyecekleri gerçek olursa geri dönüşü olmayacaktı.

-Yaralar…” dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. -Normal değil. Bazılarında yanık var ama… bu bildiğimiz yanık değil. Ne ateş, ne kimyasal… başka bir şey.”

O an oda daraldı.Hava ağırlaştı. Soluduğum oksijen bile yetmemeye başladı.

Leyla’yla göz göze geldik. Hiçbirimiz konuşmadık ama aynı şeyi düşündüğümüz açıktı: Bu, bildiğimiz hiçbir vakaya benzemiyordu.

-Kaç kişi?” diye sordum. Sesim düşündüğümden daha sert çıktı.

- Belirsiz." dedi Neva. “Yoldalar… en fazla on dakika.”

On dakika.

Zaman bir anda anlamını yitirdi. On dakika; hazırlıksız, izinsiz, ekipmansız bir müdahale için ölümle eşdeğerdi. Neva hızla çıktı. Kapı bu kez daha yavaş kapandı. Ardından gelen sessizlik… bu sefer huzurlu değildi. Keskin, boğucu ve tehditkârdı.

-Leyla…” dedim. Sesim bu kez daha kontrollüydü ama içimdeki fırtınayı saklayamıyordu. “Biz ne yapacağız?”

Hiç tereddüt etmedi. "Ne yapacağımızı biliyorum.”

Bir adım yaklaştım. Gözlerimi ondan ayırmadan. "Hayır,” dedim düşük ama sert bir tonla. “Bilmiyorsun. O insanlar buraya geldiğinde elimizde hiçbir şey olmayacak. Ne doğru ekipman, ne yeterli destek. Ve biz…” bir an duraksadım, kelimeyi yutmak ister gibi, “onları kaybedeceğiz.”

Leyla’nın çenesi gerildi. Gözlerinde korku vardı ama daha baskın olan şey kararlılıktı. Bu kez geri çekilmedi.

-Peki,” dedi, sesi netti. “Ne öneriyorsun?”

İşte o an karar verdim.Geri dönüşü olmayan o çizgiyi içimde sessizce geçtim.

“Dayanacağız.” dedim. “Zaman kazanacağız ve onları hayatta tutacağız.”

Bir adım daha attım. Sesimi alçalttım.

“Ve sen… ben burayı stabilize etmeye çalışırken, gidip o malzemeleri getireceksin.”

Leyla dehşetle kaşlarını çattı. “Nasıl?”

Derin bir nefes aldım. Plan henüz tam değildi. Ama başka seçeneğimiz de yoktu.

-Hastanenin özel deposundan,” dedim sonunda. Kelimeler ağzımdan ağır ağır döküldü, sanki ben bile duymak istemiyordum. Leyla’nın yüzü anında değişti. Gözbebekleri büyüdü, omuzları gerildi.

-Hifâ, hayır…” dedi, başını iki yana sallayarak. “Bu olmaz. Tufan buna asla izin vermez. Duyarsa…” sesi titredi, cümlesini tamamlayamadı. “Çok kötü şeyler olur. Ben… ben bunu yapamam.”

Bir adım yaklaştım. Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.

-Leyla, bunu yapmak zorundasın.”

-Hayır.” dedi bu kez daha keskin. Ama o keskinliğin altında korku vardı. “Hifâ… yapamam.”

Sözleri havada asılı kaldı. O an, dışarıdaki siren sesleri uzaktan yankılanmaya başladı. Yaklaşıyorlardı.

Zaman daralıyordu.

Gözlerimi onunkilere kilitledim. Kaçmasına izin vermedim.

-Yapmazsan…” dedim, sesim çaresizce yayıldı, “o insanlar burada, gözlerimizin önünde ölecek.” Derin bir nefes çektim içime, "Ve biz, hiçbir şey yapmadan izlemiş olacağız.”

Bir adım daha attım. Artık neredeyse fısıldıyordum.

-Bu yükle yaşayabilir misin, Leyla?”

O an sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik boş değildi; suçluluk, korku ve yaklaşan felaketle doluydu.

Siren sesi bu kez çok daha yakındı. Karar vermek için kalan süre… saniyelere inmişti.

Ve ilk defa… Leyla cevap veremedi.Bu defa kapının dışından sedye sesleri gelmeye başladı.

-Ya emre uyacağız,” dedim yavaşça, “ya da insan kalacağız.”

Leyla uzun süre sustu. Sonra tekrar konuştu.

-Eğer bunu yaparsak… geri dönüşü yok."

Kapıya doğru yürüdüm. Elimi kapı koluna koydum.

“Zaten yok.”

Kapıyı açtım.

- Leyla... korkunun da ecele faydası yok."

2 saat önce

Fısıltı Timi, dar bir vadinin ortasında, bombardımanın yankılarıyla sağır olmuş bir sessizliğin içinde kapana kısılmıştı. Toprak, az önce yağan ateşin izleriyle yanık kokuyordu. Duman hâlâ havada ağır ağır yükselirken, telsizlerden tek bir cızırtı dahi gelmiyordu.

“Albay’la bağlantı yok…” dedi yüzbaşı, dişlerini sıkarak. Sesi alçaktı ama içindeki öfke saklanamıyordu.

Bu ikinci pusuydu.

Ve düşman çok daha yakındı.

“Çevreleniyoruz!” diye bağırdı Kutay, nefesi kesik kesik.

Sözleri biter bitmez karanlıktan fırlayan gölgeler timin üzerine çöktü. Altay, sağından gelen sert yumruğu havada yakaladı. Refleksi kusursuzdu. Bileği ters açıyla büktü, adamın kemiği çatırdayarak teslim oldu. Bir hamlede yere yatırdı. Gözlerinde tereddüt yoktu. Silahının kabzasını kaldırdı ve tek bir darbeyle adamın nefesini sonsuza dek kesti.

“Mesafe sıfır! Ateş etmeyin, yakın temas!” diye bağırdı.

Artık silahlar ağır geliyordu. Düşman nefes mesafesindeydi.

Yüzbaşı Ömer başını çevirdi. Kutay, iki adamı birden kollarının arasına almıştı. Kasları gerilmiş, damarları belirginleşmişti. Adamların nefesleri kesilirken boğuk hırıltılar duyuluyordu.

“Dayanın!” diye dişlerinin arasından fısıldadı Kutay. “Henüz bitmedi!”

Bir adım ötesinde Altuğ vardı. Yakasını tuttuğu adamla yerde yuvarlanıyorlardı. Toz, kan ve ter birbirine karışmıştı. Altuğ’un yüzü sertti, gözleri karanlığa meydan okuyordu.

“Beni buradan kaldıramazsın!” diye homurdandı rakibine, ardından dirseğini adamın yüzüne geçirerek üstünlüğü aldı.

Bir silah sesi yankılandı.

Hatun.

Ayakta kalan tek sabit nokta gibiydi. Dizlerinin dibine yığdığı adamın başına soğukkanlılıkla bir el daha sıktı. Nefesi düzgündü, elleri titremiyordu. "Temiz.” dedi kısa ve net.

Altay gözlerini tekrar çevirdi.

Akif.

Sessizliğin içinde ölüm gibi ilerliyordu. Elindeki bıçak, ay ışığını kısa bir an yakaladı. Sonra tek bir hareket— hızlı, kesin, profesyonel.

Adamın boğazından çıkan ses yarım kaldı.
“Gürültü yapma…” diye mırıldandı Akif, neredeyse normal bir tonla.

Son olarak Cemil’e baktı.

Ve bir an duraksadı.Cemil artık savaşmıyordu. Cemil, kontrolünü kaybetmiş gibiydi. Sırtına atladığı adamı yere çivilemişti. Bir an saçlarını çekiyor, bir an dişlerini geçiriyordu. Tırnakları teröristin yüzünü parçalıyordu. Gözleri ise yabancıydı.

“Cemil!” diye bağırdı Altay. “Kendine gel!”

Cemil başını kaldırdı. Nefesi düzensizdi. Yüzünde kan vardı— kime ait olduğu belli değildi.

“Çıkış yok…” dedi boğuk bir sesle. “Ya onlar… ya biz…”

Yüzbaşı öne çıktı. Gözleri timin üzerinde gezindi. Her biri hâlâ ayaktaydı.

Ama sınırdaydılar.

“Dinleyin…” dedi, sertçe “Geri çekilmek yok. Birimiz düşerse…. Hepimiz biteriz."

Bu bir emirden çok, kaçınılmaz bir kader gibiydi.

Altay başını kaldırmadı bile. Tetiği çekmeye devam etti. Silahının geri tepmesi omzuna vurdukça, sanki içindeki öfkeyi daha da diri tutuyordu. Barut kokusu ciğerlerine doluyor, görüşü dumanla bulanıyordu ama gözleri hâlâ soğuktu. Hesap yapıyordu. Kayıpları, mesafeyi, kalan zamanı…

Fısıltı timi köyün merkezine ilk ulaştığı anda, sessizlik diye bir şey zaten yoktu. Kendilerinden önce gelen özel harekat timinin birçok askeri yerde yatıyordu ve her yer parçalanıyordu. Duvarlar kurşunlarla delik deşik, sokaklar yankılarla doluydu. Ama asıl sessizlik, kimsenin söylemeye cesaret edemediği gerçeğin içindeydi.

Onları bekliyorlardı.

İlk kurşun sıkılmadan önce bile yerleri belliydi. Açılar kusursuzdu. Tuzak temizdi. Bu bir çatışma değil, bir infazdı. Plan sızdırılmıştı… ya da daha kötüsü, biri onları buraya bilerek sürüklemişti.

Altay’ın çenesi kilitlendi.

“Yaralıları çıkarın,” dedi, bu kez bağırmadı. Sesi neredeyse sakindi. O sakinlik, emrin ağırlığını daha da arttırıyordu. “Hemen.”

Bir asker tereddüt etti. “Komutanım, çıkış hattı—"

“Biliyorum,” diye kesti Altay. “Yine de çıkaracaksınız.”

Çünkü o artık farkındaydı

Bu köyden herkes sağ çıkamayacaktı.

Buna kendisi de dahildi.

Ateş hattının ortasında kaldı. Geri çekilmek için bir adım daha atmadı. Mermiler etrafında vızıldarken, sanki çoktan kararını vermişti. Cehennemin içinde yol aramıyordu artık.

Sadece neyi kurtarabileceğini seçiyordu.

Ve kendi canı… o listenin en altında bile değildi.

{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{

Hifâ'dan ( Hastane)

Hastane görevlileri koşar adım hazırlıkları yaparken, içimde ansızın bıçak gibi bir sancı kıvrıldı. Bir an yerimde sendeledim. Dizlerim kırılacak gibi oldu. Ama duracak zaman değildi. Göğsümü sıkıştıran o acıyı yuttum, derin bir nefes aldım ve sessizce Rabb’imden güç diledim. Sonra yeniden ileri atıldım.

Leyla çoktan geride kalmıştı. Onu tanıyorsam, gereken malzemeleri çoktan toparlamış olmalıydı. Önümde Neva hemşire ve iki personel, sedyeyi güçlükle taşıyarak ilerliyordu. Sedyenin yanına yetişip askerin nabzını kontrol ettim. Ardından başımı Neva’ya çevirdim.

“Asel hemşire nerede?”

Neva’nın yüzü ter ve yorgunluk içindeydi. “Arka kapının önünde hocam. Bir sonraki yaralıları bekliyor.”

Kısa ve sert bir nefes verdim. “Tamam. Siz askere acil müdahaleyi yapın.Kan kaybetmesin.”

Sözüm biter bitmez sedye yeniden hareket etti. Ben ise vakit kaybetmeden arka kapıya yöneldim. Koridorların içi bile yaklaşan çatışmanın ağırlığıyla sıkışmış gibiydi; her duvar, birazdan içeri girecek olan dehşetin sessizliğini taşıyordu.

Asel’i kapının önünde bulduğumda, sabit duramayan ayaklarıyla yerinde gidip geliyordu. Gergindi. Yorgundu.

“Asel, ne yapıyorsun burada?” dedim, sesimi kısarak ama sertliğini koruyarak. “İçeri geç. İçeride birçok yaralı var.”

Asel gözlerini kaçırmadan cevap verdi. “Hocam, şu ana kadar gelen yaralılar o kadar ağır değil. Ama Neva’nın dediği vakalar birazdan burada olacak. Çok ağır yaralılar. Önce Şırnak'ta tedavi edilmeye çalışılmış fakat hepsine yetişememişler bazıları burda tedavi edilecek. Leyla hoca burada olmamı özellikle tembih etti.”

Bu sözler havayı bir anda daha da ağırlaştırdı.

Başımı hafifçe eğdim. O an yaklaşan şeyin ne olduğunu tam bilmiyordum ama sezgim açıktı: Bu, sıradan bir sevkiyat değildi. Bu, savaşın hastane duvarlarına kadar sızmış hâliydi.

“Tamam,” dedim. “Sen içeri geç. Görevi ben devralıyorum. Elimizdeki bütün ameliyathaneler hazırlansın. Bizi neyin beklediğini bilmiyoruz.”

Asel kısa bir an durdu. Sonra sessizce başını salladı.

“Peki, hocam.” Ve içeri girdi.

Ben arka kapıda bir an kaldım. Uzakta duyulan ayak sesleri, bağırışlar ve sedye tekerleklerinin sert sesi, yaklaşan bir baskının habercisiydi.

Gitgide daralan nefesim, göğsümde demir bir mengene gibi kapanıyordu. İlacımı almak için çantamı bulmalıydım. Bir yudumluk rahatlama, birkaç dakika daha dayanmak demekti. İlacı içmezsem hastalara müdahale edecek hâlim kalmayacaktı. O yüzden kendimi zorlayarak odama yöneldim.

Ama işimi hallettikten sonra arka kapıya daha yeni varmıştım ki ambulansın kapısı sertçe açıldı.

İçerden inen görevliler, sanki kendileri yaralıymış gibi panikle bana doğru koştu.

“Doktor, yetiş!” diye bağırdı biri, sesi nefes nefeseydi. “Hasta ağır yaralı… durumu çok kötü!”

Adımlarım bir anlığına yavaşladı. Yine de sesimi toparlayıp, “Açılın! Hastaya bakacağım!” dedim.

Sesim çıktı ama ben duymadım bile. Çünkü o an, sözlerimin ağırlığını taşıyacak gücüm kalmamıştı. Cümlem havada asılı kaldı; ben ise sedyeye bakakaldım. Ve dünya… dünya bir anda sessizliğe gömüldü.

Kanlar içinde yatan adam yabancıydı.

Öyle olmalıydı.

İlk bakışta tanıyamadım. Yüzü kanla, tozla, acıyla örtülmüştü. Ama sonra gözlerim ona biraz daha uzun takıldı. O an içimde bir kapı kapandı, ardından başka bir kapı yıkıldı. Tanıdım onu. Tanıdım ve keşke tanımasaydım dedim.

Onu tanımıştım.

Kalbime görünmez bir kurşun saplanmış gibi oldu. Bir anda kanım çekildi; yüzümün sıcaklığı gitti, ayaklarımın altı boşaldı. Zaten dar olan göğsüm, bir anda bir el tarafından sıkılmış gibi kapandı. Bir adım daha atamadım. Ayaklarım beni taşımayı reddetti. Daha fazla bakamadım.

Sedyede yatan yüzbaşıydı.

Yüzbaşı.

O ismi zihnimde duyduğum anda içimdeki bütün direnç dağıldı. Onu böyle görmek… kan içinde, cam kırıkları arasında, nefesi yarım, bedeni savaşın diliyle konuşur halde görmek…

Bir şey söylemek istedim ama kelimeler boğazıma dizildi. Dudaklarım aralandı, ses çıkmadı.

Ve içimde, çok derinlerde bir yerden, acıyla karışık tek bir düşünce yükseldi:

“Lütfen… dayan.”

Sesim boğazımda düğümlenmişti ama çıkarmak zorundaydım:

“Bu hastaya ne oldu?”

Görevlilerden biri soluk soluğa cevap verdi. “Cam yanığı, doktor. Sıcak cam parçaları hem kesmiş hem yakmış. Bazıları sıyrık… ama bazıları derinin altına işlemiş. Kafada çarpmanın etkisiyle de ciddi hasar var. Camların kemiğe denk gelme ihtimali çok yüksek.”

Sözler havada buz gibi asılı kaldı.

Ben ise yüzbaşının kan içindeki hâline bakarken, içimde yükselen çaresizliği bastırmaya çalışıyordum. Gözlerime hücum eden yaşların sebebini bilmiyordum.

“Ameliyathaneye alınsın,” dedim arkamdaki personellere, bu kez sesim daha çok titriyordu, “Hemen. Onu kaybetmeyeceğiz.”

Gidişini gözlerimle takip ederken, aklıma bir gün öncesi düştü. Daha dün, gözümün önünde dimdik duruyordu. Sapasağlamdı; nefesi yerindeydi, bakışı keskindi, yürüyüşünde bile yenilmez bir taraf vardı. O an, onun böyle görülecek kadar yakın olduğunu bilmiyordum. İnsan, bazı anların değerini ancak onları kaybedince anlıyordu.

Şimdi ise gördüğüm manzara, sadece kalbimi acıtıyordu.

Ömer Altay’ın ardından gelen iki ambulanstaki askerler de onun arkadaşıydı.

Kutay ve Akif.

Onlar da Altay’dan farklı değildi. Sanki aynı ateş hattından geçmemiş, aynı patlamanın içine düşmemiş, aynı ölümle yüz yüze gelmemiş gibi durmuyorlardı. Hayır… tam aksine, üçü de aynı gecenin yorgunluğu, aynı cehennemin izleri ve aynı sessiz acısıyla birbirine bağlanmıştı. Biri önden yürümüş, diğerleri onu arkadan takip etmişti. Şimdi hepsi sedyelerin üzerinde, aynı karanlığın içine çekiliyordu.

Onları o hâlde görmek, savaşın yarasını bizzat göğsümde hissetmek gibiydi. Kurşun sesi uzakta kalmıştı belki ama acısı hastanenin kapısından içeri kadar sızmıştı.

“Çabuk,” dedim kısık ama sert bir sesle. “bu askerleri de alın.”

Ekip hemen harekete geçti. Neva’nın yüzü solgundu, Asel’in gözleri dikkatle sedyelere kilitlenmişti. Yüzünde ağladı ağlayacak ifadeyi saklayamıyordu. Herkes bir şeylerin ne kadar kötü olduğunu biliyor gibiydi ama kimse bunu yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu. Çünkü bazen gerçek, konuşulunca daha da ağırlaşırdı.

Acil müdahale alanına geçip ilk kontrolü yaptım.

Kutay’a baktım. Yüzündeki solgunluk, göz kapaklarının altına çöken karanlık ve omzundaki kan, içimde bir yerleri susturdu.

Akif’in dudaklarında kurumuş kan, alnında yapışmış ter ve cam kırıklarının açtığı izler ise başka bir acıyı fısıldıyordu.

Bunlar sadece yaralı değildi.

Bunlar, bir operasyonun içine gömülmüş üç kardeşti. Ve onların ardından gelen birkaç asker de aynı yazgıyı paylaşmıştı.

Ve ben o an, onların hayatta kalması için yalnızca doktor değil, savaşın içindeki son siper olmak zorundaydım.

{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}

Bölüm Sonuuuu

Hadi bakalım düşünceler ve yorumlar geliversinnnn