17. bölüm · Beyhûde Sitem

17. Bölüm: Beklenmeyen itiraf

Zeynep Çelik

Selamün aleyküm ve rahmetullah ve beraketuh....Nasılsınız yoldaşlar iyisinizdir inşallah??

Lütfen yorum ve beğenileri boş bırakmayın gerçekten emeğe saygısızlık oluyor. Rica ederim aktiflik sağlayın.🌸🌸🌸

Boykot etmeyi ve özgürlük çağrısını unutmayın lütfenm🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Kafeden dışarı çıktım ve biraz etrafa bakındım. Onun telefonla konuşmasını beklerken ileride bir bankta kahve içmesini beklemiyordum. Ne ara gidip yeni bir kahve almıştı ki?

Üzerimdeki şala daha sıkı sarındım. Ve aynı onun gibi hiçbir ses çıkarmadan yanına iliştim. Henüz ağzımı açmıştım ki konuştu.

“Otursana.” Bir an dumura uğrasam da asker adamdan ne bekliyordum ki? Elbette anlayacaktı. Ben de dediği gibi ön tarafa geçtim ve aramızda boşluk kalacak şekilde oturdum.

“Neden geri gelmedin? Yarbay açmadı mı?”

“Açtı… Onun gelmesi yakındır. Ben sadece biraz düşünmek istedim.”

“Hangisini?”

“Ablamı nasıl koruyacağımı, seni nasıl bundan uzak tutacağımı…”

“Adamlar seni öldürecek ama sen bizi nasıl koruyacağını mı düşünüyorsun hâlâ?”

“Ölüm Allah’ın emri, doktor.”

“Can da Allah’ın emaneti, yüzbaşı. Sen emanetine kıymet vermezsen emanet sahibi ölü de diri de olsan bunun hesabını sormaz mı?”

“Haşa, emanete hıyanet bizden değildir.”

“Öyleyse emanetine sahip çık, yüzbaşı. Zira ben bu emanet için emanet sahibine şükürler ediyorum. Benden bunu esirgeme.”

Gözleri beni buldu. Suskundu bakışları, cevap bulmak çok zordu.

“O kadar değerli mi nezdinde? Halbuki tanıyalı daha yeni…”

“Değer, tanımanın değil, vicdanın işidir, yüzbaşı. Mürekkep satırları orada yazar. Ya baştan kalemi kırar infaz edersin ya da önce dinler sonra yargılarsın. Ben seni dinlemeyi seçtim.”

“Ya yalansa söylediklerim?” Ya iyi biri değilsem, demek istiyordu.

Gülümsedim.Hep böyle yapıyordu... Karşıma bütün ihtimalleri saçıyordu. "O zaman,” dedim, “yalan bile olsa, senin bu kadar insanın hayatını tehlikeye atacak bir yalanı neden kurduğunu anlamaya çalışırım. Çünkü yalanın da bir sebebi vardır. Ve ben, sebeplerin peşinden gitmeyi seçiyorum.”

Ömer, uzaklara baktı.

"Hiçbir zaman başıma gelene şikâyet etmeyi sevmedim. Çünkü derdin sahibine saygısızlık yapmak istemedim. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî'nin de (k.s.) buyurduğu gibi; "Dert, Allah'tan gelen bir mektuptur. Onu şikâyetle okuma, sabır ve şükürle oku. Çünkü o mektupta, senin için hayır olan şeyler yazılıdır." Bu satırlar ömrüme işlesin istedim.Ve İmam Gazâlî'nin de dediği gibi: "Şikâyet, kadere isyandır. Kim başına gelene şikâyet ederse, Allah'tan razı olmamış olur. Kim Allah'tan razı olursa, Allah da ondan razı olur." İşte bunun için Allah benden razı olsun istedim. Ama..."

"Ama?" Dedim dinlediğimi belli etmek için.

Derin bir nefes aldı.

"Ama mesele başkalarının hayatı olduğunda buna gücüm yetmiyor. Bu ağırlığı kaldırmak zor geliyor. Herkese yetişmek istiyorum," Gözlerimi kapattı. "Her yaraya merhem, her gözyaşına teselli, her karanlığa ışık olmak istiyorum. Ama...her seferinde, bir noktada o zincir kırılıyor. Bir asker olarak öğrendiğim en acı gerçek şuydu: Herkesi kurtaramazsın. Her yarayı sararamazsın. Her gözyaşını dindiremezsin. Ve bazen... bazen en çok korumak istediğin insanlar, en çok yaralananlar olur."

Bu defa sorusunu soran o oldu.

"Peki Ablam neden ilk bana geldi biliyor musun?"

"Neden?"

"Çünkü şu an bile benden bir şey bekliyor. Benim canım tehlikedeyken bile sevdiklerim bana güveniyor. Peki ya ben? Ben kime güveneceğim? Ben kimden isteyeceğim?"

" Bu sorunun cevabını biliyorsun yüzbaşı."

"Evet biliyorum... Hatta en çok bunun cevabını biliyorum. Allah'a... Doktor. Sadece Allah'a güvenebilirim."

Sıkıntılı bir şekilde iç çekti. Haklıydı mevzu bahis onun hayatı olmasına rağmen yine ondan yardım isteniyordu.

"Öyle yüzbaşı. Hakikate amenna... Lakin olur da bir omuz ararsan artık ben varım. Senin yaptığın gibi yapamam ama sen yine yap diye yanında olurum. Ben senden beklemem ama bekleyeni bekletme diye sana yoldaş olurum. Sözüm olsun yüzbaşı... yorulduğunda fani bir dayanak olurum. Elimden geldiğince ve gücüm yettiğince..."

"Biliyor musun?" Bir anda sorduğu soruyla duraksadım.

"Neyi?"

"Allah, kuluna bir zorluk verdiğinde, onunla beraber bir dayanak da verirmiş. O dayanak, sabır ve tevekküldür. Sen bana verilmiş sabır ve tevekkül vesilesisin....doktor. Hayatımdaki en güzel vesilesin doktor."

Duyduğum sözler ile yanaklarımı bir ateş bastığında yüzümü utançtan yere indirdim. Kalbim fena sancılanıyordu.

Rüzgâr, şalımı yüzüme savurduğunda, şalı çekmek için farkında olmadan elini uzattı. Ama durdu. Tam temas edecekken, eli havada kaldı. Bunu fark etmiştim. Gözlerine baktım. Eli tenimin dibindeydi ama bana dokunmadı.

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. Teşekkürüm şalımı tuttuğu içindi fakat aslında ben herşey için teşekkür etmiştim. O an bir şey oldu. Bir anlıktı belki fakat getireceği sonuçlar beni korkularımla yüzleştirecekti. Çekinerek elimi kaldırdım ve elini tuttum.Ellerim titriyordu ama yavaşça ellerimizi dizlerimin üzerine bırakmayı başarabildim.

“Ben… dokunmanı beklemiyordum,” dedi. Söylediklerini destekler gibi şaşkınlığı bariz belliydi. Heyecanımı bastırmak için tebessüm ettim.

“Ben de,” dedim. “Ama rüzgâr, bazen bahane olur.”

Bu itirafım onun bana içini açmasından mıydı bilmiyorum ama gerçekleri saklamak istemedim. Ve sanki o da öyle hissetmiş gibi ortaya bir gerçek daha bıraktı.

"Sana dokunmaya korktum hep.” Bu kez şaşıran bendim.

“Neden?”

“Çünkü… bir kez dokunursam, bir daha bırakamayabilirim.” Elini çekmeye çalıştığında daha sıkı tutundum ona.

“O zaman bırakma,” dedim anlık gelen cesaretle. “ Sen bırakmazsan, ben de bırakmam. Çünkü sen, tutulmaya değersin."

Gözlerinde, şimdiye kadar hiç görmediğim bir derinlik vardı. Sonra, yavaşça gülümsedi. O gülümseme, tüm karanlığı aydınlatmaya, tüm gölgeleri dağıtmaya yetti. Sanki yıllardır beklediğim bir ışık, nihayet yüzüne vurmuştu.

"Tamam," dedi, ciddi bir ifadeyle. Ama o ciddiyetin altında, bir şeyler saklıydı. "Ama... ihtimalleri değerlendirmemiz lazım. Çünkü... bu, önemli bir karar."

"İhtimaller mi?" dedim, şaşırarak. Ama şaşkınlığımın altında, bir merak, bir heyecan vardı. "Ne ihtimalleri?"

Ömer, yavaşça parmaklarını saymaya başladı. Her parmak, bir anlam, bir duygu taşıyordu.

"Bir," dedi, baş parmağını kaldırarak. Gözlerime baktı. "Seni bırakırsam, sen üzülürsün. Ve ben... seni üzmek istemiyorum. Çünkü senin üzüntün, benim de üzüntüm."

"Evet," dedim, gülerek. Ama o gülümsemenin altında, bir duygu seli vardı. Gözlerim dolmuştu çünkü hiçbir zaman ona söyleyemeyeceğim bir şeyi o ikimizin yerine de söylemişti. "Üzülürüm. Çok üzülürüm."

Ömer, işaret parmağını kaldırdı. "İki: Seni bırakmazsam, ben üzülürüm."

"Neden?" diye sordum, bu defa suratım tuhaf bir şekle büründü.

"Çünkü," dedi, ciddi bir ifadeyle. Gözlerime baktı. Ve o bakışta, tüm samimiyeti vardı. "Senin elin çok soğuk. Benim elim ise... terliyor."

Bir an öylece kaldım. "Ne?" dedim, anlamayarak.

Ömer, omuzlarını silkti. "Evet. Senin elin buz gibi. Benim elim ise... sanki hamamda gibi. Birazda tepkimeye girerler diye korkuyorum."

Bir an bastıran gülmemi tutamadım. Öyle çok güldüm ki, gözyaşlarım geldi. "Yaa," dedim, gülerek, " Sen... Ciddi misin?"

"Komik mi?" dedi, kaşlarını kaldırarak. "Ama ciddi bir konu bu. Kimya dersinde görmüştüm. Sıcak ve soğuk temas edince... buhar oluşuyor."

"Buhar mı?" dedim, gülmemek için dudağımı ısırdım. " Sen gerçekten bir askersin."

"Nasıl yani?" diye sordu, gülümseyerek.

"Yani," dedim, gülerek, "her şeyde ihtimal görüyorsun. Her zaman başka seçeneklerin var."

" Meslek hastalığı be doktor."

Gülmem yavaş yavaş kesilirken, Ömer’in yüzündeki o kendinden emin ifadeyi görünce, içimden yine gülmek geldi ama bu sefer kendimi tuttum.

“Tamam,” dedim, derin bir nefes alarak. “Peki, bu buhar teorin… Başka ne işe yarıyor?”

Ömer düşünceli bir ifadeyle gökyüzünü süzdü. “Mesela… İnsan ilişkileri.”

“İnsan ilişkileri mi?” dedim, kaşlarımı kaldırarak.

“Evet,” dedi Ömer, gayet ciddiyetle. “Sıcak kanlı biriyle, soğuk kanlı biri karşılaşınca… Arada bir şeyler oluşur. Bazen buhar, bazen… Başka şeyler.”

“Ne gibi?”

Ömer bana baktı, gözlerinde o tanıdık ışıltı vardı. “Mesela… Sevgi. Saygı. Güven. Anlayış.”

Gülümsememek için kendimi zor tuttum. “ Öyleyse, seninle benim aramda ne oluşuyor?”

Ömer bir an durdu. Sanki doğru kelimeyi arıyordu.

“Belki de…” dedi, yavaşça. “En nadir bulunan element.”

“Hangi element?”

“Zaman,” dedi Ömer, sesi alçak ve derin. “Çünkü zaman… En değerli şey. Ve biz… Onu birbirimize veriyoruz.”

Nefesim kesildi. Boğazımda bir düğüm, göğsümde bir ağırlık. Ömer’in sözleri, sanki doğrudan kalbime hitap ediyordu.

"Ben,” dedim, sesim titreyerek.

“Bazen… İnsanlar ne istediklerini bilmezler. Fakat bazen de çok iyi bilirler,” dedi Ömer, yumuşak ama kararlı bir sesle. “Sadece… söylemeye korkarlar. Az önce bizde olduğu gibi...”

Gözlerime bir sıcaklık doldu. Bu sefer gülmemek için değil, ağlamamak için kendimi tutuyordum. Ömer’in sözleri, yıllardır taşıdığım yükü hafifletiyor, ama aynı zamanda yeni bir sorumluluk yüklüyordu omuzlarıma.

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık.

Ömer hafifçe gülümsedi. O tanıdık, güven veren gülümsemesiyle.

“Her zaman,” dedi. “Unutma… Buhar geçer. Ama buharın arkasındaki zaman… Hep orada kalır. Asıl yapman gereken o zamanı yakalamaktır."

{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{

Bölüm Sonuuuu

Yorumlar?

Beğeniler?