8. bölüm / 21
Beyhûde Sitem8. Bölüm: Yeni bir savaş
Bölümler 21Şu an: 8. Bölüm: Yeni bir savaş
- 1 1.Bölüm: Memleket sevdasından2.723 kelime
- 2 2.Bölüm : Operasyon3.592 kelime
- 3 3.Bölüm: Pişmanlık2.833 kelime
- 4 4.Bölüm: Nikah ve Silah ( part1)1.720 kelime
- 5 5.Bölüm: Nikah ve Silah (part2)3.382 kelime
- 6 6.Bölüm: Öfkenin Korkusu4.728 kelime
- 7 7. Bölüm: Teklif2.353 kelime
- 8 8. Bölüm: Yeni bir savaş2.219 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9. Bölüm: Ateş hattı2.010 kelime
- 10 10. Bölüm: Altay Değil Yüzbaşı2.206 kelime
- 11 11. Bölüm: Görüşme3.036 kelime
- 12 12. Bölüm: Maskeli adam2.542 kelime
- 13 13. Bölüm: Karar2.205 kelime
- 14 14. Bölüm: Çaresizlik2.537 kelime
- 15 15. Bölüm: Akid2.179 kelime
- 16 16. Bölüm: Hain2.143 kelime
- 17 17. Bölüm: Beklenmeyen itiraf1.275 kelime
- 18 18. Bölüm: Geçici görev2.306 kelime
- 19 Sizlere bir notum var! Okumadan geçmeyin...387 kelime
- 20 20. Bölüm: Bir anlık2.238 kelime
- 21 21. Bölüm: Sonbahardan Zümrüdüankaya1.485 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selamün aleykümmm ve rahmetullahi ve beraketuh...
Yeni bir aksiyonlu bölüm geldiii
(Arkadaşlar elimden geldiğince hatırlatıyorum. lütfen boykot yapın ve boykot çağrısı yapın. Çünkü bu memleket değil insanlık meselesi.#FreePalestine🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
((Hifâ'nın ağzından))
“Af buyur?"
Verdiğim şaşkın tepkinin ardından dudaklarının kenarında kısa süreliğine beliren o belli belirsiz tebessüm, içinde bulunduğum durumu daha da garipleştirmişti.
“Bağışla,” dedi, sesini biraz daha yumuşatarak. “Biraz... ani oldu farkındayım. Eğer kabul edersen, bu meseleyi ablamla konuşman daha doğru olur.”
“Leyla ile mi?” diye sordum, kaşlarım hafifçe çatılırken. Sessizce başını salladı.
O an zihnimde bir şeyler çatırdayarak yerine oturdu. Bir gün önce yaşananlar, Leyla’nın evlilik üzerine açtığı konu, beni ikna etmeye çalışırken sergilediği ısrar, tam da kimin için kız aradığını söyleyecekken yarım kalan o konuşma... Hepsi birer birer, rahatsız edici bir netlikle geri dönüyordu.
“Haberi yok mu bu durumdan?” dedim, sesimdeki kuşkuyu saklamaya çalışmadan.
“Hayır,” diye mırıldandı, bakışlarını kısa bir an kaçırarak. “Sana ilk kez açıyorum bu konuyu. Sadece... evlenmek istediğimi biliyordu.”
Bir an durdum.
Zihnimdeki düşünceler birbirine dolanırken tek bir ihtimal, giderek daha yüksek sesle kendini dayatıyordu: Yoksa... abla ile kardeş, birbirlerinden habersiz aynı kişiyi mi düşünmüşlerdi?
Bu ihtimalin ağırlığıyla sessizliğe gömüldüm. Oysa Leyla’ya açıkça evlenmek istemediğimi söylemiştim. Peki şimdi neden bu kadar kesin bir şekilde karşı çıkamıyordum? Neden içimde, itiraz etmeme engel olan tuhaf bir tereddüt vardı?
“Yüzbaşı...” dedim sonunda, kaşlarımı iyice çatarak. Sesim, içimdeki karmaşayı ele veriyordu. “Bu... bir anda nereden çıktı şimdi?”
İçimden geçenleri ise söylemedim: Görünüşe bakılırsa, sen ve ablan emrivaki yapmayı fazlasıyla seviyorsunuz.
Sözlerimin ardından hafifçe doğruldu, ifadesi yeniden ciddileşti.
“Dediğim gibi,” dedi ölçülü bir ses tonuyla, “görüşmeyi kabul edersen, aklındaki tüm soruları tek tek yanıtlarım.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Ama... şimdi, baş başa konuşmamız doğru olmaz.”
(...)
Ertesi gün...
Hastane odasının donuk ışıkları altında, önümdeki dosyalara eğilmiş haldeydim. Daha önce muayene ettiğim birkaç hastanın değerlerini kontrol ediyorken kağıtların üzerindeki sayılar, bulgular, notlar… Hepsi birbirine karışıyor, zihnimde tek bir anlamlı cümleye dönüşemiyordu. Gözlerim satırlar arasında gidip geliyor, ama aklım sanki çoktan başka bir yere göç etmiş gibi hiçbirini tutamıyordu.
Defalarca başa dönmüş, aynı satırları yine ve yeniden okumuştum. Her seferinde “şimdi anlayacağım” diye umutlanıyor, her seferinde aynı boşluğa düşüyordum.
Bir türlü kendimi veremiyordum.
Başka şeylere verdiğin için olmasın, canım?
İç sesim, her zamanki acımasızlığıyla araya girdi. O an, zaten pamuk ipliğine bağlı olan sabrım biraz daha gerildi. Kendimden kaçmak ister gibi başımı kaldırdım ama nafile… Cevap belliydi.
Sebep de belliydi.
Yüzbaşı Ömer
Zihnimin kıyılarını aşındıran, her dalgada beni biraz daha içine çeken ve sessizliğiyle bile içimde fırtınalar koparan, beni kendi düşüncelerimin derin sularına bırakan adam...
Eren'den ayrılıp Rize'ye geleli üç ayı geçmişti. Üç uzun ay… Rize’nin yağmurlu sokakları, sisli sabahları, dingin akşamları bu sürede ruhuma iyi gelmişti. Buranın sessizliği, içimde kopan fırtınaları dindirmiş; ibadetlerime daha derin, daha sahici anlamlar katmıştı.
Sevmiştim Rize’yi.
İnsanlarını, sade hayatlarını, bana kattığı o huzuru… Hatta mesleğimi bile orada yeniden sevmiştim.
Ama vakit doluyordu.
İçimde büyüyen o kaçınılmaz his, artık geri dönme zamanının yaklaştığını fısıldıyordu. Ankara… Eski hayatım, yarım kalmış sorumluluklarım, cevap bekleyen sorularım… Hepsi beni oraya çağırıyordu.
Bu belirsizlikle ne kadar daha yaşayabilirdim?
Her şey bu kadar araftayken… Benden bir cevap bekleyen bu adama ne diyebilirdim? Tam bu düşünceler boğazıma düğümlenmişken, kapıya vurulan hafif bir tıklama beni içine çekildiğim o karanlık denizden ansızın yüzeye çıkardı.
“Hifâ?” Leyla’nın sesi, odanın soğuk havasını bir nebze kırdı
“Leyla… Gel, kapıda bekleme.”
Kapıyı kapatıp içeri girdi. Üzerindeki telaşı, yüzündeki ciddiyet gizlenemeyecek kadar açıktı.
“Neler yapıyorsun?” diye sordu, bana dikkatle bakarak.
Yorgun bir gülümsemeyle başımı iki yana salladım.
“Yapıyorum demek isterdim ama… yapamıyorum desem daha doğru olur.”
“Niye?” dedi, kaşlarını hafifçe çatarak.
Sorduğu sorudan, dünkü konuşmadan habersiz olduğunu hemen anladım. Zaten Ömer Altay’ın benim iznim olmadan bu meseleyi kimseyle paylaşmayacağını biliyordum.
“Her zamanki pürüzler işte… bilirsin.” dedim, geçiştirircesine. Sonra konuyu değiştirmek ister gibi ekledim: “Sen niye geldin? İnşallah bir sorun yoktur.”
Leyla, deri koltuğa oturduktan sonra öne doğru eğildi. Elindeki dosyaları masama bıraktı. Bu kez bakışları daha ağırdı.
-Aslında var.”
İçimde hafif bir sıkıntı kıpırdandı.
-Ne oldu?”
-Birçok tıbbi malzeme kaybımız var.” dedi, sesi alçalmıştı. “Tam olarak ne olduğunu çözemedim ama… bir hafta önce gelen kolilerin yarısı boş.”
Sözleri kulaklarıma çarparak yankısını bıraktı. Leyla böyle bir durum için neden yanıma gelmişti ki?
-Ve bu ciddi bir sorun.” Derin bir nefes aldım, kendimi toparlamaya çalışarak.
-Temin edebiliriz Leyla… Bu kadar büyütülecek bir şey değil, değil mi?”
Başını yavaşça salladı.
-Canımı sıkan bu değil.” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Birkaç güne çok ciddi bir hasta yoğunluğu bekleniyor. Ve o zaman bu malzemelere fazlasıyla ihtiyacımız olacak."
Bir an durdu, sonra daha açık konuştu:
-Elimizde olmayabilir, Hifâ. İşte beni korkutan bu.”
Sanki biri göğsüme ağır bir taş bırakmıştı.
-Bu…” dedim, kelimeler boğazımda düğümlenerek. “Bunun anlamı nedir?”
Duvarlar sanki biraz daha daralmış, hava biraz daha ağırlaşmış gibiydi. Saatin tik takları bile huzur vermek yerine gerilimi büyütüyordu.
"Yarın…" dedi, sesi neredeyse çıkmıyordu. "Yarın yeni bir operasyon var."
Cümlenin devamı vardı.Devam etmek istemiyor gibiydi ama sustuğunda daha kötü olacağını biliyordu.
"İçimde bir şey var," diye fısıldadı. "Bu kez… bir şey farklı."
-Sorun ne?"
Gözlerini kaçırdı. "Kolay olmayacak."
"Kulaktan dolma korkular bunlar," dedim ama sesim onu ikna etmekten çok duyduklarımı bastırmaya çalışıyordu. "Neden böyle düşünüyorsun?"
Bir süre cevap vermedi. Parmakları istemsizce titriyordu.
"Bilmiyorum…" dedi sonunda. "Ama bu bir his değil artık. Hisler geçer. Bu… kalıyor."
"Öyleyse söyle," diye direttim. "Adını koy." Birşeyler biliyordu fakat bunu gizlemeyi seçmişti.
Başını kaldırdı. Gözlerinde, henüz yaşanmamış bir şeyin gölgesi vardı.
"Hifâ…" İsmim odada yankılandı, ama bir anlamdan çok bir uyarı gibiydi. "Kırmızı kod gönderilmiş," dedi. "Tüm sorumlu hastanelere."
Sessizlik. Bu kez daha derin, daha soğuk.
"Kırmızı kod…" diye tekrarladım, sanki kelimenin kendisi bile tehlikeliydi. "İlk görevden farkı ne?"
Yutkundu.
"Bu, olacakların önüne geçilemeyeceğinin ilanı. Eğer bir hastaneye kırmızı kod giderse bu, yaralı sayısının hesaplanamayacak kadar fazla olma ihtimali anlamına gelir.Bu, askerlerin kurtarılmak için değil… sayılmak için getirileceği anlamına gelir."
-Ne?" Sözcük dudaklarımdan koparken, içimde biriken öfke ve dehşet aynı anda patladı. Hışımla ayağa fırladım. Söylenenler, zihnimin kaldırabileceğinden çok daha dikenliydi. Korku, sinsice damarlarıma sızmış, bedenimi çoktan esir almıştı.
-..."
- Leyla,” dedim, sesim sertti, “sen ne söylediğinin farkında mısın? Bu iş tek bir hastaneyle sınırlı değil. Birçok hastaneden söz ediyorsun. Eğer anlattıkların doğruysa, il hastanesine sevklerin daha yoğun olması gerekir.”
- Maalesef durum tam olarak böyle,” dedi ağır bir nefesle. “Ve evet, normal şartlarda sevklerin yoğunlaşması gerekirdi. Ama sen de biliyorsun… böyle bir ihtimal yok. Daha önce de söyledim, bu… gizli bir operasyon.”
Kaşlarımı çattım, sabrım ince bir ip gibi geriliyordu.
“Nasıl olmaz?” diye çıkıştım. “Yaralılar var diyorsun. Kan gölüne dönecek bir ortamdan bahsediyorsun. Bu insanların buradan sağ çıkıp çıkamayacağı bile belli değil! Ama iş hastaneye sevke gelince ‘olmaz’ diyorsun. Bu nasıl bir çelişki?”
Leyla bir adım yaklaştı, sesi yumuşadı ama içindeki baskı hissediliyordu.
“Hifâ, sakin ol,” dedi. “Bunu ben söylemiyorum. Bu, yukarıdan gelen kesin bir emir. Ve bu emri çiğnemek… mümkün değil. Ayrıca neden bu kadar takıldın buna? Ben sana asıl sorunun malzeme kaybı olduğunu anlatıyorum.”
Başımı iki yana salladım, dudaklarımdan dayanamıyormuşum gibi bir gülümseme döküldü.
“Aynı şey, Leyla,” dedim. “Malzemeler yok diyorsun. Peki biz neyle müdahale edeceğiz? Kimi kurtaracağız, kimi gözden çıkaracağız? Elimizdeki hastaların yavaş yavaş ölmesini mi bekleyeceğiz?”
-Haklısın,” diye fısıldadı. “Ama bu emir… bir zorunluluk. Ve malzeme kaybı… bizim sorumluluğumuz sayılıyor. Eğer elimizdeki tıbbi ekipmanı koruyabilseydik, belki de bu noktaya gelmezdik.Yani tıbbi malzemelere sahip çıkabilirsek sevke de gerek kalmaz."
- Peki… elimizde şu an yeterli malzeme var mı?”
Leyla’nın cevabı gecikmedi. Ama o tek kelime, her şeyden daha ağırdı.
“Yok.”
Bakışlarımı eee dercesine ona kilitledim. Sessizliğim, sorulmamış bir sorunun en açık haliydi.
“Öyleyse,” dedim yavaşça, “şimdi ne yapmayı planlıyorsun?”
- Yeniden başvuracağım,” dedi kararlılıkla. “Sorumlu birimlere… tekrar, tekrar ve gerekirse tekrar. Umarım… ihtiyaç anına yetişir. Bunu göz ardı edeceklerini düşünmüyorum."
- Benim görevim ne olacak?” diye sordum, gözlerimi ondan ayırmadan.
Hafifçe başını eğdi, ardından bana baktı.
“Yanımda olacaksın,” dedi. “Sen iyi bir hekimsin, Hifâ. Kendini ifade etme konusunda da benden çok daha güçlüsün. Eğer derdimizi doğru anlatabilirsek… Eminim ki bizi duyarlar.”
Bir an düşündüm, sonra aklıma geleni söyledim:
“Peki Tufan Bey? Neden ondan yardım istemiyoruz? Sonuçta benden de senden de daha yetkili.”
Leyla’nın yüzü sertleşti. Bu ihtimali çoktan düşünmüş olduğu belliydi.
“Ondan bunu isteyemem,” dedi net bir şekilde. “Çünkü reddeder. Ve ben… bu kez reddedilmeyi göze alamam. Ama tek başıma da gidemem. Çünkü… bunu başarabileceğimden emin değilim.”
Pes etmiş şekilde başımı salladım.
- Peki. Yalnız temin edilse bile yetişmeme ihtimali var biliyorsun değil mi?"
Onayladı beni.
-Olsun. Biz yine de elimizden geleni yapalım."
(...)
((İlahi bakış açısıyla))
Gece sakindi fakat sokaklar korkutucu ıssızlıkta boğuluyordu. Jandarma komutanlığındaki telaşlı dakikalar ise bu ıssızlığa tezat biçimde sürüyordu. Ömer Altay ve timi, alışılmış disiplinlerinin ötesinde bir hızla hazırlanmış, kısa sürede toplantı odasına ulaşmışlardı. Her birinin yüzünde aynı soru asılıydı: Bu ani çağrının ardında ne yatıyordu?
Masasının başında dimdik duran Albay Erdem, askerlerini bekliyordu. Sert bakışlarının ardındaki soğukkanlılığını korumaya çalışan bir temkin gizliydi. Bu kez farklıydı. Her ne kadar operasyon yönetimini güvendiği tek adama -yüzbaşıya-bırakmak istese de, yaklaşan görevin ağırlığı onu geri planda kalmaya ikna etmiyordu. Bu defa her adımı, uzaktan da olsa, bizzat izlemeliydi.
— Oturun, çocuklar."
Fısıltı timi, disiplinli bir selamla karşılık verip yerlerine geçti. Oda kısa sürede derin bir sessizliğe gömüldü. Gözler Albay’a çevrilmişti. Özellikle yüzbaşı, alışık olmadığı bir belirsizliğin içinde, duyacaklarını bekliyordu.
Albay Erdem, kısa bir duraksamanın ardından konuşmaya başladı:
— Yeni bir görev, yeni bir yol... Şırnak üstlerinden emir geldi. Görev yeriniz belirlendi."
Bu sözler odada yankılandı ama kimse şaşırmadı. Zira bir önceki operasyonun üzerinden uzun zaman geçmişti; sessizlik, fırtınanın habercisi gibiydi.
Cemil sabırsızlığını gizleyemedi:
— Görev yerimiz neresi, komutanım?
Albay’ın dudaklarından dökülen iki kelime, başıboş atmosferi bir anda değiştirdi:
— Asmalı Köyü."
Bir anlık sessizlik… Ardından birbirine çarpan bakışlar, yüzlerde beliren şaşkınlık ve derin bir endişe.
Hatun, kendini tutamayarak araya girdi:
— Ama komutanım… Orası yasak bölge. Kara birliklerinin girmesi mümkün değil ve sadece hava araçları müdahale edebilir ki onlar bile zorlanıyor."
Albay’ın sesi bu kez itiraz kabul etmedi:
— Zaten bu görev, yasak bölgeleri temizlemek için verildi. Ve unutmayın… Bu görevdeki asıl sorumluluğunuz, oradan sağ çıkabilmek. Tıpkı bu operasyona verilen her askerin kaderi gibi."
Bu sözler odanın üzerine bir gölge gibi çöktü. Yüzbaşı, içinde büyüyen endişeyi bastırarak öne eğildi:
— Komutanım… O bölge adeta cehennem. Bizden tam olarak ne istiyorlar?"
— Asmalı Köyü’nü tamamen etkisiz hale getirmek. Oradaki terörist yapılanmayı ve önünüze çıkan her engeli yok etmek… Gerekirse köyü haritadan silmek." Albay nefeslenmek için kendine süre tanıdı. "Bu görev… geri dönüşü garanti etmiyor, evlatlar."
- Komutanım, destek ekip verilmeyecek mi?" Soru Kutay'dan gelmişti.
- Köye vardığınızda özel hareket timi sizi orda bekliyor olacak. Yinede dayanmanız zor olacaktır. Kendinize dikkat edin."
Toplantının en zor kısmına geçildiği vakit her bir asker sessizce planı dinlemeye çalıştı. Albay elindeki haritada bulduğu köyün bütün özelliklerini saymış ve olası ihtimalleri teker teker anlatmıştı. Timdeki herkes birer öğrenci edasıyla albayı dinliyor ve duydukları her kelimeyi kafalarına kazımaya çalışıyorlardı.
(...)
Ömer Altay'ın ağzından
Geride bıraktığımız gecenin keskin ayazı hâlâ kemiklerimize işlemişti. Havalanan helikopterin pervane uğultusu, yaklaşmakta olduğumuzun habercisi gibiydi. Şafak sökmeden, griye çalan o puslu vakitte köyün sınırına iniş yaptık. Burası, Şırnak’ın en riskli bölgelerinden biri olarak biliniyordu; haritalarda sadece bir nokta gibi görünse de gerçekte ölümle iç içe geçmiş bir coğrafyaydı.
Kırsal bir yerleşim olmasına rağmen sıradanlıktan çok uzaktı. Toprak, görünmeyen tehditlerle doluydu. Her adım, her nefes, dikkat gerektiriyordu. Terör unsurları bu bölgeyi adeta bir karargâha çevirmiş; yalnızca kendi yaşam alanlarını değil, çevredeki tüm arazileri de ölüm tuzaklarıyla örmüşlerdi. Mayınlar, düzenekler ve sinsice yerleştirilmiş engellerle köy, dış dünyaya kapatılmış bir kale hâline getirilmişti. Daha önce düzenlenen operasyonlar sonuçsuz kalmış, her girişim bu ölüm ağına takılıp geri dönmüştü. Çünkü burası, onlar için yalnızca bir sığınak değil, korunması gereken bir hazineydi.
Elimizdeki teçhizatın yeterliliğine ve eğitimimizin gücüne güveniyordum. Disiplinimiz ve stratejik üstünlüğümüz, en büyük dayanağımızdı. Ancak içimde, tarif edemediğim bir huzursuzluk da vardı.
Nitekim birkaç saat sonra yaşayacaklarımız, erken kazanılmış zafer hissinin ne kadar tehlikeli bir yanılgı olduğunu bize acı bir şekilde gösterecekti.
İlk emir geldiğinde koordinasyonun doğrudan albay tarafından yürütülmesini yadırgamıştım. Fakat bölgenin içine girdikçe her şey netleşti. Burası, yıkıntılarla dolu bir enkaz alanıydı; her taşın altında, her gölgenin ardında bir tehdit gizleniyordu. Böyle bir yerde bireysel reflekslerle hayatta kalmak neredeyse imkânsızdı. Mutlak disiplin ve üst komuta kontrolü şarttı.
Timin en önünde, dikkat kesilmiş şekilde ilerliyordum. Bir anlık dalgınlık bile ölüm demekti. Tam o sırada botumun ucu, zemindeki anormal bir çıkıntıya değdi. İçgüdüsel olarak durdum. Sağ elimi yumruk yaparak havaya kaldırdım.
-Tim… Yerinde kal. Önümüzde mayın var. Herkes bulunduğu noktayı kontrol etsin. Belli ki tuzaklar buradan itibaren yoğunlaşıyor."
Sözlerim fısıltıdan biraz daha yüksekti ama etkisi emirdi. Herkes durdu. Nefesler bile kontrollü alınıp veriliyordu. Birlik hâlinde hareket etmek avantaj sağlıyordu, fakat aynı zamanda görünürlüğümüzü artırıyordu. Bu ikilem, operasyonun en kritik noktalarından biriydi. Emre bağlıydım; inisiyatif almak yerine zinciri korumak zorundaydım.
Kulaklıktan gelen cızırtının ardından albayın sesi duyuldu. Sert ama güven veren bir ton…
-Evlat, durum nedir?"
-Stabil komutanım. Şu an için temas yok."
-Şu an için” derken kastın?"
-Düşman unsurları, komutanım."
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından sesi daha ciddi bir hâl aldı.
-Evlat… Bu bölgede tek tehdit o unsurlar değil. Bu köyün kendisi başlı başına bir risk alanı. Bunu aklından çıkarma. Cesaretine güveniyorum ama bu operasyon, gözü kara davranılacak türden değil."
-Anlaşıldı komutanım. Daha dikkatli olacağım."
-Biliyorum… Bu yüzden seni oraya gönderdim zaten."
Bir an durdu, ardından daha kişisel bir tonla ekledi: "Yüzbaşı… Kendine de dikkat et."
-Emredersiniz komutanım."
Bağlantı kesildiğinde etrafıma tekrar göz gezdirdim. Sessizlik hâkimdi ama bu, güvenli olduğumuz anlamına gelmiyordu. Aksine, her şeyin fazlasıyla planlı olduğunu gösteriyordu.
Ve biz, o planın tam ortasına ilerliyorduk.
{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}}{}
Bölüm sonuuu
Yorumlarrr
Düşüncelerinizi merak ediyorum.
Beğenileri de unutmayın.
Bölüm etkileşimi
